Arşivler
Kategoriler

Archive for Mayıs, 2011

Saglıklı Yaşam

Cuma, Mayıs 20th, 2011

SAgLIKLI YAsAM ÖNERİLERİ

Saglıklı olmak, insan mutlulugunun öncelik tasıyan bir ögesidir. Saglık genellikle kendiliginden var olan bir durum olarak algılanır. Oysa saglıklı olma ugrunda caba gösterilmesi gerekir. Hatta bugünkü bilgilerimiz bize bu ugrasın daha dogum öncesi dönemde baslaması gerektigini göstermektedir. Dogal olarak bu asamada yapılması gerekenler, anne ve babalara düsmektedir. Olaya nesillerin saglıgı olarak bakıldıgında, saglıgın ve saglıksızlıgın nesiller boyunca aktarılabilecegi görülür. Anne ve babalar genetik özelliklerinin yanı sıra kendi saglıklarına gösterdikleri özenle bebeklerine saglık aktarabileceklerini bilmelidirler.

Saglıklı bir yasam icin alınması gereken önlemlerin pek cogu günlük yasamımızda uygulamamız gereken kücük ve kolay cabalardan olusur. Nerede olursa olsun günlük yasamı düzenleyen bazı temel kuralların bilinerek uygulanması, saglıgın korunmasını ve diger bireylerle paylastıgımız yasamı kolaylastırır. Bu kurallardan en önemli bazıları temizlik, saglıklı beslenme, bedensel ve zihinsel calısma, düzenli yasam, sigara, alkol, uyarıcı ve uyusturucu maddelerden uzak durma, kazalardan korunma, sorunlarla basa cıkmada dogru ve uygun yöntemler kullanmadır.

cogunlukla günlük cabalarda hedefin mutluluk oldugu varsayılır. Oysa altta yatan asıl neden güvenlik duygusudur. cünkü hayatta kalmayı saglayan en ilkel dürtü korkudur ve güvenlik duygusu korkunun yatıstırılmasıyla ortaya cıkar. Kendimizi güvende hissedebilmemizin ilk kosulu ise bilmektir. Ancak bildigimiz seyi, bildigimiz kadarı ile kontrol edebiliriz. İkinci basamaksa bilginin eyleme dökülmesidir. Bilgimizi davranısımıza yansıtamıyorsak bu bilgi bizim icin huzursuzluk kaynagı olmaktan öteye gecemez. Bir sonraki asama ise paylasarak cogaltma, yandas olusturmadır. Bunun icin bilgimize dayanan dogru buldugumuz davranısı kurallastırmaya calısırız. Toplum icindeki pek cok kural bu yolla olusmustur. Zaman icinde altta yatan bilgi evrimlestikce kurallar da degisecektir.

Bugün saglıklı yasam icin bilinmesi gereken baslıca kurallar sunlardır:

I. TEMİZLİK
A. HİJYEN NEDİR, NE ÖNEMİ VARDIR?

B. CİLT TEMİZLİgİ

C. SAc TEMİZLİgİ VE BAKIMI

D. YÜZ, GÖZ VE KULAK TEMİZLİgİ

E. AgIZ VE Dİs SAgLIgI
1. Dis cürümesi

2. Dis Eti Hastalıkları

3. Dislerin Gelisim Bozuklukları

4. Agız ve Dis Saglıgı Nasıl Korunur?

5. Dis Fırcalama Teknigi

6. Dis İpi Kullanımı

F. MEMELERİN BAKIMI

G. CİNSEL BÖLGENİN TEMİZLİgİ

1. Adet Döneminde Temizlik ve Bakım Nasıl Yapılmalıdır?
2. Tuvalet Sonrası Beden Temizligi
H. EL VE TIRNAK TEMİZLİgİ VE BAKIMI

İ. AYAK TEMİZLİgİ

J. BANYO YAPMA
Cinsel İliski Sonrası Temizlik

II. SAgLIKLI GİYİNME

III. ORTAMIN TEMİZLİgİ VE BAKIMI

A. FARKLI ORTAMLARIN TEMİZLİK ÖZELLİKLERİ
1. Yerler ve Yüzeyler
2. Buzdolabı
3. Lavabo ve Tuvaletler
B. YİYECEK VE İcECEKLERİN TEMİZLİgİ

C. BESİNLERLE İLGİLİ HİJYEN KURALLARI

D. MUTFAKLA İLGİLİ HİJYEN KURALLARI

E. ATIKLAR

IV. BESLENME
V. HAREKETLİ YAsAM

VI. DÜZENLİ YAsAM VE UYKU

VII. cALIsMA ORTAMI

VIII. GÜNLÜK YAsAMDA STRESLERLE BAsA cIKMA

IX. ZAMAN YÖNETİMİ

X. SİGARA, ALKOL, MADDE KULLANIMI
1. Bagımlılık Nedir?

2. İradesiz Kisiler mi Bagımlı Olur?

3. Ne Kadar Alkol İcmek Risklidir?

4. Esrar, Bagımlılık Yapar mı?

5. Ecstasy Bagımlılık Yapar mı?

6. Uyusturucu Bazı Ülkelerde Serbest mi?

7. Ara Sıra Kullanmak Zararlı mıdır?

8. Herkes Uyusturucu Kullanıyor ve Onlara Bir sey Olmuyor! (mu?)

9. Arkadasımın Uyusturucu Kullanması Beni Etkiler mi?

10. Uyusturucu Sadece Kullanan Kisiye mi Zarar Verir?

A- HİJYEN NEDİR, NE ÖNEMİ VARDIR?
Saglıga zarar verecek ortamlardan korunmak icin yapılacak uygulamalar ve alınan temizlik önlemlerinin tümü hijyen olarak tanımlanır.

Her insan kendi temizliginden sorumludur. cocuk yaslarda anne, baba veya ögretmenler tarafından cogu zaman bizzat yapılarak ögretilen temizlik uygulamalarının, cocukluktan sonra bireyin kendisi tarafından yapılması gerekmektedir. Örnegin; tuvaletten sonra ve yiyeceklere dokunmadan önce ellerin yıkanması bir alıskanlık olmalıdır. Her gün yapılan isler arasında banyo yapma bir baska temizlik uygulamasıdır.

Temizligin sadece görünür kirlenme oldugunda yapılması yeterli degildir. Örnegin; uykudan uyanınca yüzün yıkanması, camasırların degistirilmesi, gündelik temizlik uygulamalarıdır.

Su ve sabun olmadan temizlikten bahsetmek olası degildir. Gelismis toplumlarda kisisel temizlikte en fazla kullanılan malzemelerin basında su ve sabun gelmektedir. Bunun yanı sıra banyo süngerleri, lifleri, dis fırcaları, el ve ayak temizligi ile vücut temizliginde kullanılan fırcalar, tırnak makası ilk akla gelen temizlik araclarıdır. Bunların tümü baskalarıyla paylasılmaması gereken, kisisel temizlik araclarıdır.

Basta kisinin kendi saglıgı olmak üzere, baskalarının da saglıgını korumanın en önemli aracı temizliktir. Sadece beden temizligi degil, kullanılan her seyi ve her ortamı temiz tutmak da temiz olmanın geregidir.

- CİLT TEMİZLİgİ

Vücuda ait kisisel temizlik ile pek cok hastalıgın önüne gecilmektedir. Birkac örnek vermek gerekirse; ishalli hastalıklar, soguk algınlıkları, cildin mikrobik hastalıkları, cildin mantar, uyuz ve bitlenme gibi parazitlerle olusan hastalıkları ve bazı allerjik hastalıklar sayılabilir. Uygun vücut temizligi bir cok deri sorununu ve hastalıgını önleyici ve ortadan kaldırıcı bir önlemdir.

Kisisel temizlik alıskanlıklarının önledigi diger bir sorun vücut kokusudur. Vücut kokusu vücut yüzeyinde bulunan mikropların (bakterilerin) teri parcalamasına baglı olarak meydana gelmektedir. Koku meydana getiren vücut bölgeleri öncelikle ayaklar, kıl köklerinin yogun oldugu kasık ve koltuk altlarıdır. Her gün banyo yapılamadıgı durumlarda koltuk altı önce sabunlu bir bezle, sonra su ile iyice silinmeli ve temizlenmelidir. Deri üzerine daha sonra bir deodorant veya ter önleyici uygulanabilir. Deodorantlar kokuyu sadece maskelerler. Bu nedenle temizlik aracı olarak degil, gecici bir uygulama olarak degerlendirilmelidirler. Giysilere sinen ter kokusu, beden temizligi yapılsa bile, aynı giysinin temizlenmeden tekrar kullanılması halinde kalıcı olur. Özellikle sık yıkanmayan kalın kazaklar kullanılırken bu nedenle özen gösterilmelidir. Vücudun terleme oranının artması kokunun da artması anlamına gelecektir. Ancak insan bir süre sonra kendi kokusuna duyarsızlasır. Yogun bedensel calısma vücuttan cıkan ter miktarının artmasına neden olmaktadır. Bedensel etkinligi fazla olmadıgı halde, bazı bireylerin ter bezi salgısı fazla olabilir. Bu durum ergenlik ve menapoz durumlarında özellikle ortaya cıkabilir.

C- SAc TEMİZLİgİ VE BAKIMI

Saclar da bas derisinde bulunan kıl köklerinden uzayarak büyüyen kıllardır. Kıl köklerindeki bezlerden salgılanan maddeler yaglı yapıdadır.

Saglıklı saclara sahip olmak icin düzenli bicimde yıkanmak gerekmektedir. Sacların fırcalanması dökülen saclar, kir ve tozları uzaklastırıcı islev görmektedir. Normal bir sacın haftada en az bir ya da iki kez yıkanması gerekmektedir. Yaglı saclar ise daha sık yıkanmalıdır. Saclar temiz su ile iyice durulandıktan sonra kurutulmadan önce nazik bir bicimde taranmalıdır. Sacların kurulanmasında yumusak bir havlu kullanılmalıdır. Kurulama islemi de yumusak olmalıdır. Eger sert bir havlu kullanılır ya da cok siddetli ovulursa sacların ucları catallanabilir. Saclar elektrikli kurutucularla kurutulabilir. Ancak kurutucunun saca cok yakın tutulmaması gerekmektedir. Bu durumda saclı deri ve saclar fazla sıcaktan olumsuz etkilenebilirler.

Sacların yıkanması icin kullanılan sabunların ve sampuanların esasını kolay cözünebilir özellikteki yag eritici bir madde olusturur. sampuanlara ayrıca koku, renk ve yogunlastırıcı maddeler eklenir. Bu ek maddeler saclı deride tahrise yol acabilirler. Piyasada bulunan sampuanlarda kullanılan bazı maddeler allerjik reaksiyonlara neden olabilir. Bu nedenle sampuan seciminde, niteligi bilinmeyen maddelerden kacınılmalıdır.

Sac diplerinde kepek varsa, sık sık cok sıcak olmayan su ve sabunla yıkamak yararlı olabilir. Saclar bol su ile iyice durulandıktan sonra da kepeklenme önlenemiyorsa bir saglık kurulusuna danısılmalıdır. Hekim önerisi dısında saclar icin yararlı oldugu ileri sürülen maddeler güvenli olmayabilirler. Sac temizliginde kisisel olarak kullanılan fırca ve taraklar sık aralıklarla sıcak sabunlu su ile yıkanmalı ve durulanmalıdır. Saglık yararı dısında sacların temizlik ve düzeni, insanlar arasındaki iliskilerde ve kendini iyi hissetmede etkisi olan olumlu dıs görünüs acısından da önemlidir.

D- YÜZ, GÖZ VE KULAK TEMİZLİgİ

Her sabah yataktan kalkıldıgında su ile yüzün yıkanması gerekmektedir. Gece uykudan önce, yüzün sabunla yıkanarak temizlenmesi yüz derisi üzerindeki günün kirini arındırır. Cildin dogal kimyasal yapısına uygun sabunlar yüz temizligi icin tercih edilmelidir.

cogu zaman görme keskinliginin kaybedildigi farkedilmeyebilir. Bu nedenle düzenli aralıklarla göz muayenesi yaptırılmalıdır. Görme bozuklugu olanların gözlük yerine kontakt lens kullanması oldukca yaygındır. Bazı kisiler sadece göz rengini degistirmek icin estetik amaclı kontakt lens kullanırlar. Kontakt lens kullanımında temizlik cok büyük önem tasımaktadır. Bu temizlige ilk gün nasıl uyuluyorsa kontakt lens kullanıldıgı sürece de aynı titizlikle uyulması gerekmektedir.

Bazen güzelligi daha belirgin hale getirmek icin basta göz cevresi ve kirpikler olmak üzere makyaj amacıyla yüze sürülen cesitli maddeler kullanmaktadır. Öncelikle bu maddelerin kaliteli olması cok önemlidir. Buna ragmen göz cevresinde ve yüzde mikrobik ya da allerjik sorunlarla karsılasılabilir. Makyaj yapılıyorsa her aksam yatmadan önce muhakkak göz cevresinde ve yüzde kullanılan makyaj artıkları uygun krem ve solüsyonlar kullanılarak ya da su ve sabunla temizlenmelidir. Makyaj temizliginde kullanılan malzemelerin niteligi de en az makyaj malzemeleri kadar önemlidir. Bu tür malzemeler yeterince kaliteli olmadıgında cildin yıpranmasına, sivilce ve siyah noktaların olusmasına hatta lekelenmelere yol acabilir.

Kulak temizliginde kulak arkasının temizligi unutulmamalıdır. Kulak icine herhangi bir cisim sokulmamalıdır. Dıs kulak yolunun zedelenmesi tehlikeli iltihaplanmalara neden olabilir.

Kulaga küpe takarken bunun kulakta allerji yapabilecegi bilinmelidir. Bu nedenle kullanılacak küpelerin allerji yapma özelligi cok az olan altın ya da gümüsten yapılanları tercih edilmelidir.

Klipsi olmayan küpe kullananlar kulak memesinde delik actırmaktadırlar. Bu deligi acarken kullanılan delici aracın ve pesi sıra takılan ip ya da halkanın mutlaka mikropsuz olması gerekir. Aksi takdirde kulak memesinde cok tehlikeli durumlara yol acabilecek iltihaplanmalar görülebilir. Ayrıca kulak memesine delik acılırken tek kullanımlık aletler kullanılmadıgı taktirde bugün icin cok yaygın hale gelmis kan yolu ile bulasabilen sarılık (hepatit B), AIDS (HIV) gibi, mikropların yol actıgı hastalıklara yakalanma tehlikesi vardır. Dogal olarak bu riskler kulak gibi vücudun baska yerlerine de takılan cildi delici takıların ve islemlerin (dövme gibi) tümü icin gecerlidir.

E- AgIZ VE Dİs SAgLIgI

Dis ve dis eti hastalıkları ülkemizde ve dünyada en önemli saglık sorunları arasındadır. Ancak hayatı dogrudan tehdit etmedigi icin gereken önem verilmemektedir.

Agız sindirim kanalının girisidir. Agızdaki olumsuzluklar dis saglıgının bozulmasına, sindirimin olumsuz etkilenmesine yol acar. Agızla aldıgımız yiyecekler cignenip, tükürükle karıstırılarak yutulmaya ve sindirime hazır hale getirilirler. Agız aynı zamanda konusmaya yardım eder. Tat alma organı olan dilin; cigneme, yutma, konusma gibi cok önemli yan görevleri de bulunmaktadır.

Dislerin besinlerin parcalanması, ögütülmesi görevlerinin yanı sıra konusmada ve görünümümüzde önemli etkileri vardır. Disleri eksilmis kisilerin bazı sesleri cıkarabilmeleri zorlasır, cignemede ve/veya ısırmada da zorluk olur. Dislerin gelisim süreci icerisinde ilk cıkan süt disleri, daha sonra yerlerini kalıcı dislere bırakır.

Agız ve dis saglıgında en önemli iki hastalık dis cürükleri ve dis eti iltihaplanmalarıdır. Dis eti hastalıkları kimi zaman dis yuvasının bulundugu cene kemiginin erimesine kadar ilerleyen bir etki yapabilir. Dis saglıgının bozulması vücuttaki diger organları da etkileyebilir. Disler neredeyse bütün sistemleri olumsuz etkileyen sürekli enfeksiyon odagı haline gelebilir ve kalp, böbrek, eklemler vb. yapılarda önemli saglık sorunlarına yol acabilen enfeksiyonlara kaynaklık edebilir.

Agızda ve dislerde yapısal ve islevsel herhangi bir bozuklugun olmaması, agız ve dislerin görevlerini tam olarak yapabilmeleri durumu “agız ve dis saglıgı”nın varlıgını gösterir.

1. Dis cürümesi

Dis cürüklerinin olusmasında üc temel etmen bulunmaktadır: Duyarlı bir dis yüzeyi, mikroorganizmalar icin elverisli yiyecek artıkları, bunların parcalanmasına ve asit olusumuna yol acacak mikroorganizmaların varlıgı. Besinler icinde dis cürümesine en cok neden olanlar karbonhidratlar, yani kabaca, sekerli gıdalardır.

Disler düzenli olarak fırcalanır ve bakımlarına özen gösterilirse, mikroplar onlara zarar veremezler. Dis cürügü, diste oyuklar yaparak disin yapısını bozan ve kendi kendine iyilesmeyen bir hastalıktır.

Disler iyi temizlenmeyecek olursa, üzerinde besin artıkları ve mikroplar birikir. Agız icerisindeki bakteriler yiyecek artıklarındaki sekerli maddeleri kullanarak onu saydam, yapıskan bir madde haline getirir ve disler üzerine yapısmasını saglar. Bu birikintilere plak denir. Bu plaklar bakterilerin dis üzerinde tutunmalarını da kolaylastırırlar. Besinlerin tatlandırılması icin kullanılan sekerli maddelerin icinde bulunan asit, dislere zarar verebilir, ancak bakterilerin kendileri de asit olusturabilmektedir. Asit dis minesinin erimesine neden olur. Böylece olusan erime bölgelerinden giren mikroplar kolayca alttaki yumusak dokuya ulasabilirler.

Asitler disin koruyucu tabakası olan dis minesi üzerinde kücük delikcikler olusturur. Bu delikler giderek genisler ve kücük oyuklar haline gelir. Dis minesinin erimesinden sonra cürük hızla ilerler, alttaki tabakada genis ve derin bir oyuk meydana getirir. Dis cürügü dis özüne dogru ilerledikce disler agrımaya baslar. cürük daha da ilerlerse dis özü bölgesinde ve cene kemigi icerisinde cerahat olusmaya ve birikmeye baslar. Buna dis apsesi denir. Eger dis hekimi tarafından daha baslangıcında tedavi edilmeyecek olursa cürük dis icin daha zor, karmasık ve pahalı tedaviler gerekebilir. Dis plagı, dis etlerinin önemli hastalık nedenlerinden biridir. Yemeklerden sonra dislerin fırcalanması ve dis ipi kullanarak yemek artıklarının cıkarılması dislerin cürümesini, dis eti hastalıklarının olusumunu ve ilerlemesini önler.

Dislerin agrımaması saglıklı oldugu anlamına gelmez. Dis agrısının olması icin dis cürügünün cok ilerlemis olması gerekir. Dis cürüklerinin tedavi edilebilir dönemde belirlenmesi icin agrı olusmasını beklemeden senede en az iki kez dis hekimine giderek dislerin muayene ettirilmesi gerekir. Dis hekimleri gerektiginde dislerin filmini cekerek gözle görünmeyen dis oyuklarını da belirleyebilirler.

Dis cürüklerinin erken dönemde tanınması dislerin kaybedilmesini engelleyebilir veya en azından geciktirebilir. Bu hem saglık acısından, hem de sosyal ve ekonomik acıdan önemli katkılar saglar. Agza takma dis takılmasına olan ihtiyacı azaltır. Hicbir sey kendi dogal dislerimizin yerini tutamaz. Kalıcı dislerin erken dökülmesi beslenme sorunlarına neden olur. Dogal dislerin uzun süre dayanmasında agız ve dis bakımının önemi cok büyüktür.

Dis saglıgı acısından sularla aldıgımız flor da cok önemlidir. Sularında flor eksikligi olan yerlesim yerlerinde dis cürüklerinin oranı cok artar. Bu nedenle florla ilgili olarak saglık kuruluslarının önerilerine uyulmalıdır.

2. Dis Eti Hastalıkları

Disin dis eti dısında görünen bölümü dis minesi denilen sert bir tabaka ile kaplanmıstır. Bunun altında daha yumusak bir yapı vardır. En icte ise dis özü vardır. Burada bol miktarda damar ve sinir bulunur. Dis gövdesi dis etine ve onun altındaki kemige girdigi bölümde daralır. Bu bölüme disin boyun bölümü denir. cene kemigi icinde kalan bölümüne ise disin kök bölümü adı verilir. Dis kökü dis yuvasında cene kemigine özel doku uzantıları ile sıkıca baglanmıstır. Dis eti hastalıkları, dis cürükleri agız kokusuna neden olabilir. Agız kokusu oldugunda nedeni arastırılmalıdır.

Dis eti hastalıkları en önemli dis saglıgı sorunları arasındadır. Agız hijyeninin bozuklugu ile yakından iliskilidir. Baslangıc döneminden itibaren dis etleri kolay kanar. Dis eti kanamalarında dis hekimi muayenesi zorunludur. Dis etleri, dis yuvaları ve agız tabanındaki iltihaplanmalar genel olarak dis eti hastalıgı olarak bilinmektedir. Dis üzerindeki plaklar bunun en önemli nedenidir. Tedavi edilmeyen dis eti iltihapları cene kemiginin de iltihaplanmasına ve zarar görmesine yol acabilir.

Dis cürügü, dis eti hastalıkları, sinüzit, bademcik iltihabı, solunum sistemi hastalıkları, sindirim sorunları, agız bakım yetersizligi agız kokusuna neden olabilir. Bu hal, sosyal iliskileri de etkiler. Bazı metabolizma hastalıkları da agızda kendine özgü kokular yapabilir.

3. Dislerin Gelisim Bozuklukları

Agızda kapanma bozukluklarına neden olan dis düzensizlikleri dislerin cürümesini kolaylastırır ve daha erken dönemde dökülmesine yol acar. Düzensiz disler, alt ve üst cene arasındaki iliskinin bozulmasına neden olabilir. cigneme ve temizleme güclügü yaratırlar, kötü agız kokusuna yol acarlar.

Düzensiz dislerin en önemli nedeni süt dislerinin zamanından önce yitirilmesi olabilir. Bunun sonucunda cıkan kalıcı disler birbiri üzerine gelecek bicimde yerlesebilirler. Düzensiz disler konusma bozukluklarına ve görünüm bozukluklarına neden olabilir.

Sigara dislerde renk degisikligi yapar. Sigara icenlerin disleri kahverengimsi bir renk alır. Canlılıgını kaybetmis olan disler gri renkte görünür. cocuklarda hatalı olarak kullanılan bazı ilaclar da dislerde renk degisikligine neden olabilir. Asırı derecede flor dislerin sararmasına neden olabilir.

Hamilelikte ve süt cocuklugu döneminde kullanılan antibiyotik vb. bazı ilaclar dislerde kalıcı renk degisikliklerine neden olabilir. Bu nedenle hekim önerisi olmaksızın ilac kullanılmamalıdır.

4. Agız ve Dis Saglıgı Nasıl Korunur?

Dis hastalıkları ve dis saglıgının korunması acısından erken tanı cok önemlidir. Bu nedenle yılda en az iki kez dis hekimine muayene olunması önerilir.

Dis cürümelerinin önlenmesinde sularda yeterli flor olması, düzenli olarak dislerin fırcalanması, dis ipi kullanılması, asırı tatlı ve sekerli yiyeceklerden olabildigince kacınma bunlar yendiginde mutlaka dislerin fırcalanması, dis hekimi kontrollerine gidilmesi temel uygulamalardır. Dis eti hastalıklarının önlenmesinde de dis fırcalama ve düzenli dis hekimi kontrolleri önemlidir.

Dislerde gelisim bozuklukları varsa erken dönemde özel dis hekimligi dallarında uzmanlasmıs birimlere basvurularak gerekli tedavi saglanmalıdır.

Asırı asitli ve sekerli yiyecekler mikroorganizmaların etkisini artırır. Disler sert cisimlerle karıstırılmamalı, fındık, ceviz vb. kabuklu yiyecekler dislerle kırılmamalıdır. Bunlar dis minesinin catlamasına ve bakterilerin etkisinin artmasına neden olur. Dis minesinin koruyucu etkisi ortadan kalkar.

5. Dis Fırcalama Teknigi

Dislerimizi korumanın en etkili yolu düzenli olarak fırcalamaktır. Dis fırcalamanın ilk adımı dogru fırca secimidir. En uygun fırca naylon ve orta sertlikteki fırcalardır. Agız icinde kolay hareket ettirilmesi ve arka dislere rahat ulasabilme acısından fırcanın kafasının fazla büyük olmaması tercih edilir. Uygun fırca secildikten sonra disler en az günde iki kere düzenli olarak fırcalanır. Dis macunu agza verdigi hosa giden koku ve his nedeniyle dis fırcalanmasını kolaylastırır. Dis parlatma tozları dis hekimi önerisi olmadıkca kullanılmamalıdır. Asırı kullanımlar dis saglıgı acısından zararlıdır.

Dis fırcalanmasında fırcanın durusu dısındaki temel hareket aynıdır: Fırca dis eti cizgisine egimli olarak yerlestirilir. Bu durum bozulmadan kücük dairesel hareketlerle disler fırcalanır. Daha sonra fırca, bir fırca boyu kadar kaydırılarak fırcalama sürdürülür.

1. Dis fırcası 45 derecelik acı yapacak bicimde tutulur ve dis eti hizasından baslanarak agız bosluguna dogru fırcalamaya baslanır. Dıs yüzeylerden baslayan fırcalama sert darbeler halinde degil, yumusak ve daireler cizecek bicimde, ön dislerden arka dislere dogru yapılmalıdır.

2. Daha sonra dislerin ic yüzeyleri aynı sekilde fırcalanır. Bu islemde fırca egik tutularak, dis etinden agız bosluguna dogru hareket ettirilir.

3. Daha sonra dislerin cigneme yüzeyleri fırca düz olarak ileri geri hareket ettirilerek fırcalanır.

Fırcalama isleminin en az iki-üc dakika sürmesi gerekir. Saglıklı dis etleri fırcalama sırasında kanamaz.

Dis fırcası kisiye ait bir aractır, baskalarıyla paylasılmaz. Dis fırcaları birkac ayda bir, en gec altı ayda degistirilmelidir. Gerektiginde ara yüzlerin etkin olarak fırcalanmasını saglamak üzere ara yüz fırcaları kullanılır. Bunlarla ilgili önerilerini almak üzere dis hekimine basvurmak gereklidir.

6. Dis İpi Kullanımı

Dis ipi, dis aralarında kalan yiyecek artıklarının uzaklastırılması acısından cok yararlı bir aractır. cok kücük yaslardan baslanarak uygun dis fırcalama ve dis ipi kullanma tekniklerinin ögrenilmesi gerekmektedir.

Disler fırcalandıktan sonra dis ve dis eti cizgisi ile disler arasında kalan yemek artıklarının temizlenmesi icin dis ipi kullanılır. Bu artıklar en önemli cürük nedenlerindendir.

1. Otuz santimetre kadar dis ipi alınır. Dis ipinin bir bölümü bir elin orta parmagına diger ucu da diger elin orta parmagına dolanır. İpin bir bölümü ortada kalmalıdır.

2. Ortada kalan ip bölümü isaret parmagı ile geriye dogru itilir.İp, disler arasından gecirilir. Bu hareket sırasında sert olunmamalıdır. İp dis etine kadar indirildikten sonra agız bosluguna dogru dis aralarını sıyıracak bicimde indirilir. Bu sırada dis etinin kesilmemesine özen gösterilmelidir.

3. Aynı uygulama diger bir parca ip alınarak alt disler icin de tekrarlanır.

F- MEMELERİN BAKIMI

Kızlarda meme gelisimi 8-13 yaslarında baslar. Meme bakımı gelismeyi izler. Memelerin gelisimi sırasında önce bir tomurcuklanma, daha sonra meme dokusunda genisleme ve büyüme olur. Memenin büyümesi ile beraber meme ucundaki kahverengi kısım da büyümeye baslar. Gelisiminin sonuna dogru meme ucunun kahverengi kısımdan daha kabarık bir hale geldigi fark edilir.

Kızlarda meme gelisimi basladıktan birkac sene sonra sütyen giyme gereksinimi dogar. Genc kız ne zaman sütyen giyme gereksinimi oldugunu en iyi kendisi anlar. Bir genc kıza sütyen almasında yardımcı olabilecek en yakın kisi annesi veya ailesinden birisidir. Öncelikle hangi boy sütyen alınmasına karar vermek gerekmektedir. Bunun icin öncelikle gögüs cevresi gögüs altından mezurle ölcülür, bu sütyenin beden büyüklügünü vermektedir. İkinci ölcüm ise kalıp icin gerekmektedir. İkinci ölcüm gögsün meme uclarından yapılan ölcümüdür. Gögüs altı ile gögüs ucları arasındaki ölcümler arasındaki fark hesaplanır. Bu fark 15 cm.den az ise “B” kalıbı, 15-22 cm arasındaysa “C” kalıbı ve 22 cm den büyükse “D” kalıbıdır. İlk defa sütyen takarken pamuklu dokumadan, gögüsleri rahatca saran ve destek olanlar tercih edilmelidir.

Sütyen dogrudan vücuda giyilen bir camasır olup, sık sık degistirilmesi gerekmektedir. Sütyenlerin yıkanma kuralları ise genellikle üzerinde bulunan kullanım kılavuzunda bulunmaktadır.

G- CİNSEL BÖLGENİN TEMİZLİgİ

Ergenlik dönemiyle birlikte kızlar ve erkeklerde üreme organlarında bazı degisiklikler olmaya baslar. Erkeklerin üreme organlarında olan degisiklik büyüme ve gelisme tarzında olur. Ayrıca bu dönemde erkek üreme organlarının etrafında kıllanma baslamıstır. Önce kısa ve ince olan tüyler daha sonra kalınlasmaya, sertlesmeye ve kıvrılmaya baslar. Erkeklerde cinsel organ etrafında olan kıllanmanın ardından koltuk altlarında, gögüste, yüzde bıyık ve sakal tarzında kıllanma da baslar. Kızlarda da dıs üreme organlarında ve koltuk altlarında kıllanma baslar. Erkeklerdeki gibi önce kısa ve ince olan tüyler, daha sonra kalınlasmaya, sertlesmeye ve kıvrılmaya baslarlar. Bu dönemden itibaren vücut temizliginde banyo yapma dısında üreme organ temizligine özel olarak önem vermek gerekmektedir. Kıllı deride ter bezleri cok daha fazla sayıdadır. Bu nedenle terleme ve terleme sonrasında koku cok daha rahatsız edici olabilir. Bunun yanı sıra terlemeden dolayı kirlenme ve cildimizde mikropların yerlesmesi cok daha kolay olmaktadır. Mikroorganizmaların bu bölgelere yerlesmesi ile kasıntı, kızarıklık, sisme, agrı ve o bölgede ısı artısı gibi iltihabın belirtileri görülmeye baslar.

1. Adet Döneminde Temizlik ve Bakım Nasıl Yapılmalıdır?
Kızlar yaklasık on iki, on üc yaslarına geldiklerinde, bir gün camasırlarında kan lekesi görürler. Genc kız bu kan lekesinin ne oldugunu bilmiyorsa korkabilir, endiselenerek telaslanabilir. Bazen bilgisi olsa da utanabilir, cekinebilir. Hemen hemen bütün genc kızlar bu duygulardan bir kacını beraber yasarlar. Bu nedenle ergenlik belirtileri baslayan kız cocuklarına bu konuda önceden bilgi verilmelidir. Adet kanaması yaklasık ayda bir defa vajinadan gelen bir kanamadır. Normalde 21-35 günde bir adet görme olabilir. Kanama süresi ise 3-7 gün arasında degisir. Adetin baslaması sırasında hafif bir karın ve kasık agrısı, uyku hali, yorgunluk, halsizlik ve sinirlilik olabilir. İlk gün agrı biraz daha fazla, kanama ise koyu renklidir. Daha sonra miktar giderek artar. Bir kac gün icinde kanama azalır ve renginin acıldıgı dikkat ceker.

Adet döneminde kadın üreme organlarından rahmin ic duvarını kaplayan ince doku atılmakta olup, bu doku mikropların cok sevdigi bir ortam özelligini tasımaktadır. Bu nedenle ayakta ya da baskaları tarafından kullanılmayan temiz bir taburede oturarak yıkanma önerilir.

Eger sık olarak banyo yapma olanagı yoksa, adet döneminde dıs üreme organlarının özel olarak temizlenmesi gerekmektedir, cünkü adet sırasında rahimden gelen kan kullanılan pet ile dıs üreme organları arasında birikmektedir. Dıs üreme organları derisi üzerinde biriken bu kan artıkları yine mikropların yerlesmesi ve üremesi icin oldukca uygun bir ortam olusturmaktadır. Cilt üzerinde dogal olarak bulunan mikroorganizmalar vardır. Cilt temizligine dikkat edilmedigi zaman bu mikroplar cildimize zarar verecek sekilde üremeye baslar. Bunun yanı sıra bu bölgede idrar yolu cıkısı bulunmaktadır ve bagırsakların cıkısına da yakındır. Bagırsaklardan atılan dıskı icinde cok sayıda mikrop vardır, tuvalet sonrası temizlik, dıskının ön tarafa bulasmasını önlemek icin önden arkaya dogru yapılır. Aksi halde (arkadan öne dogru) mikroplar kolaylıkla bu bölgeye bulasabilir. Dıs üreme organlarına gelen bu mikroplar yalnızca burada yerlesmekle kalmaz, bu bölgeden iceriye dogru rahatlıkla giderek ic üreme organlarında ve idrar yollarında da iltihap olusmasına neden olabilirler.

Adet döneminde dıs üreme organlarının temizliginin yanı sıra kullanılan pedlerin temizligine de dikkat edilmesi gerekmektedir. camasır icine konan kanı emmesi istenen malzemenin temiz olması gerekmektedir. Adet döneminde kullanılması icin üretilen özel pedler bulunmaktadır. Pedler temiz olarak üretilmekte ve kullanım kolaylıgı da bulunmaktadır. Külot icine yerlestirilen pette bulunan koruyucu tabaka emilen adet kanının camasıra gecmesini önlemektedir. Pedler bir defa kullanılmalı, kanama durumuna göre sık sık degistirilmelidir (bir ped asla altı saatten uzun kullanılmamalıdır). Gece kullanımına veya kanamanın fazla oldugu durumlara yönelik özel pedler üretilmektedir. Pedlere mikrop bulasmaması icin kullanmadan önce acıkta tasınmamalı, özellikle dıs üreme organlarına temas edecek yüzü asla kirletilmemelidir. Sadece tasıma degil, kullanım öncesi el temizligi de önemlidir. Ellerin önceden sabunlu su ile yıkanmıs olması ve pedin dıs üreme organlarına temas edecek yüzünün olabildigince ellenmemesine gayret edilmelidir. Pedler kullanım sonrası kücük torbalara konmalı ya da önerildigi sekilde katlanarak cöp kutusuna atılmalıdır. Pedler suda erimeyen malzemeden oldugu icin tuvalete atılmamalı ve kapatılmadan acıkta bırakılmamalıdır.

Ülkemizde adet döneminde bez kullanımı da oldukca yaygındır. Bezlerin kullanımında da uyulması gereken bazı kurallar vardır. Bezin adet dönemi icin sıvı emici özelligi olan pamuklu kumaslardan, kenarlarının bastırılarak özel olarak hazırlanması gerekmektedir. Adet kanı ile kirlenen bezin üzerindeki kanın yıkanması, camasır suyunda bekletilerek mikroorganizmalardan temizlenmesi, iyice durulanması, kuruduktan sonra da ütülenerek yine mikroorganizmaların yok edilmesi gerekmektedir. Ayrıca temiz bir sekilde saklanması ve tasınması da önem tasımaktadır. Bezlerin degistirilme sıklıgı da pedler gibidir, ancak bezin sıvıyı icinde tutup dısarıya vermeme özelligi olmadıgı icin camasırı kirletmesi daha kolay olabilir.

Bazı kisiler de adet döneminde pamuk kullanmaktadır. Pamugun kolaylıkla ayrılabilme özelligi kullanım zorluguna neden olabilir. Pamuk kullanımı özellikle isteniyorsa, o zaman pamugun temiz bir gazlı bez ile sarılarak kullanılması yerinde olur. Degistirme sıklıgı, saklanması ve uygulanması sırasındaki öneriler bez ile aynıdır.

Ülkemizde tampon kullanımı da yaygınlasmaya baslamıstır. Tampon vajina icine yerlestirilen ve vajinadan dısarıya dogru sarkan bir ipi olan, adet kanını emecek sekilde özel olarak hazırlanmıs bir malzemedir. Üc degisik büyüklükte hazırlanmıslardır. Bu materyalin üretiminde pamuk kullanılmakta, ancak özel islemlerden gecirilerek parcacıkların vajina icinde ayrılmaması saglanmaktadır. Tampon temiz bir sekilde üretilmekte, kullanıma kadar üzeri kapalı kalmaktadır. Kullanım öncesinde yine ellerin mutlaka temiz olması gerekmektedir. Kullanım kılavuzunda anlatıldıgı gibi, tampon üzerindeki ambalaj gösterilen yerden acılmalı, hicbir yere konmadan hemen uygulanmalıdır. Uygulamayı kolaylastırmak amacıyla bazı tamponlarda yardımcı bir arac bulunur. Tamponlar vajina icine dogrudan yerlestirildigi icin uygulama sırasında temizlige özellikle önem verilmelidir. Tamponun vajinada altı saatten fazla kalmamasına özen göstermek gerekir. Tamponun daha uzun süre kalması halinde vücutta bulunan mikropların, üzerinde üreyerek kana karısması “toksik sok” olarak bilinen istenmeyen bir duruma neden olabilir. İlk belirtileri ates ve kan basıncının düsmesi olan, hastanede yatarak tedavi gerektiren toksik sok, ölüme neden olabilir.

2. Tuvalet Sonrası Beden Temizligi

Saglıklı bir insanda idrar mikrop icermez, ancak dıskının her milimetre küpünde milyonlarca bakteri bulunur. Bunlar bagırsaklarımızdan atılmıs olmasına ragmen, herhangi bir yolla tekrar vücudumuzun ic ortamına bulastıklarında hastalıga neden olurlar. Bu nedenle özellikle dıskılama sonrası temizligin özenle yapılması cok önemlidir. Dıskılama sonrası temizlik, daha önce de belirtildigi gibi idrar cıkısı acıklıgına ve kadınlarda vajina girisine mikrop bulastırmamak icin mutlaka önden arkaya dogru yapılmalıdır. Burada dikkat edilmesi gereken diger noktaysa, dıskılama sonrası temizlik yapılırken ellere mikrop bulastırılmamasıdır. Dıskılama sonrası temizlikte dogrudan eller kullanıldıgında kirlilik öyle artmaktadır ki etkili yıkama ile dahi eller tam olarak temizlenmemektedir. Bu nedenle dıskılama sonrasında ilk temizligin, gözle görünür bir kirlilik kalmayıncaya kadar yinelenerek her seferinde kuru temiz tuvalet kagıdıyla, daha sonra yine el degdirilmeden fıskıran suyla ya da ıslatılmıs kagıtla yapılması ve bölgenin tuvalet kagıdı ile kurulanarak temizligin bitirilmesi en uygunudur. Bu islem bittiginde eller mutlaka asagıda el temizliginde anlatılan sekilde etkili bir bicimde yıkanmalıdır. Özellikle ellerde istenmeyen bir bulasmanın oldugu durumlarda kullanılan musluk, sifon ya da kapı kolu ve benzeri bir yüzeye dokunmak gerekiyorsa, buralara dogrudan temas yerine tuvalet kagıdı kullanarak dokunmak, tuvalet kagıdının ruloda kalan bölümünü kirletmemek, hem daha sonra kendimizi hem de birlikte ortamı paylastıgımız insanları, dıskı ile bulastırmamak acısından önemlidir.

H- EL VE TIRNAK TEMİZLİgİ VE BAKIMI

Günlük yasamda en fazla kirlenen organların basında eller gelmektedir. Kirli yüzeylere sürtünen ve dokunan ellerin yıkanmadıkları sürece birer mikrop barınagı olmaya basladıgı bilinmelidir. Bu nedenle ellerin düzenli olarak yıkanması gerekmektedir. Olanak bulunan her ortamda eller akar su altında sabunla, el sırtı, avuc ici ve parmak araları köpüklerle kaplanıp 15 saniye ovusturularak (yavasca 15’e kadar sayarak bu süre belirlenebilir) yıkanmalı, durulanmalı, baskası tarafından kullanılmamıs havlu, kagıt havlu ya da kagıt mendille kurulanmalıdır. Kurulama olanagı yoksa elleri bir yere sürmek yerine havada kendiliginden kurumasını saglamak en dogru davranıstır. Tırnakların kesilmis, varsa ojenin eskimemis olması el temizligi icin ön kosuldur. Su ve sabun bulunmayan yerlerde el temizligi hazır ıslak temizlik mendiliyle yapılabilir.

Eller ne zaman yıkanmalıdır?

yemeklerden önce ve sonra

yemek hazırlamadan önce ve sonra

dis, agız, yüz, göz temizligi yapmadan önce

tuvalet gereksiniminin giderilmesinden önce ve sonra

kirli, tozlu bir isi tamamladıktan sonra

dısarıdan eve ve ise geldikten sonra

hasta olan bir yakınımızı ziyaretten sonra

- yukarıdakilere uyan hicbir is yapılmasa dahi gün icinde cesitli saatlerde (her zaman temiz görünecek sekilde)

Tırnagın etten ayrıldıktan sonraki bölümünün altında kir ve yag kolayca birikir. Ayrıca burada mikroplar barınabilir, bagırsak parazitlerinin yumurtaları da bulunabilir. Tırnakların düzenli kesilmesi, banyo yaparken de tırnak fırcası ile fırcalanarak temizlenmesi gerekir. Tırnak yemek, bu nedenle de saglıga zararlı bir alıskanlıktır.

El tırnakları yarım ay biciminde, ayak tırnakları ise düz olarak kesilir. Ayak tırnaklarının yarım ay biciminde kesilmesi tırnak batmalarına neden olabilir.

I- AYAK TEMİZLİgİ

Ayaklar her gün corap ve ayakkabı icerisinde terlediginden düzenli olarak yıkanmalıdırlar. Yıkanma islemi yapılmaz ise cevreyi rahatsız edecek kokular, daha sonra da ayak saglıgını bozabilecek nasır gibi sorunlar ortaya cıkabilir. Ayaklar düzenli olarak yıkanmalı, her yıkamadan sonra parmak araları havlu hatta sac kurutma aracı ile iyice kurutularak mantar enfeksiyonları icin ortam olusması önlenmelidir. Ayak havluları ellerin kurulanmasında kullanılmamalıdır.

Ayak saglıgı ve temizligi icin kullanılan corap ve ayakkabı da önemlidir. Özellikle corapların pamuklu olması ayak saglıgı icin tercih nedenidir. corapların temiz olması ve günlük olarak degistirilmesi gerekmektedir.

J- BANYO YAPMA
Mümkün oldugunca sık yıkanmak gerekir. Özellikle deri yüzeyinde bulunan mikropların, yıgılan kirlerin, ter ve diger bilesiklerin uzaklastırılması ve dökülen yüzeysel hücrelerin atılması icin de bu uygulama gereklidir.

Yıkanma, su ve sabun kullanarak derinin ovulması ve kirin akıtılmasıdır. Ter, yag, diger deri bezleri salgıları, deri üzerindeki mikroplar, deri döküntüleri, toz, camur vb. birleserek kir denilen tabakayı meydana getirir. Kirli ortamda calısan kisilerde zararlı bir takım maddeler vücuda bulasabilir. İste tüm bunların günlük banyo ile hatta gereginde daha sık banyo ile vücuttan uzaklastırılması saglanabilir. Vücuda bulasan her tür zararlı kimyasal madde banyo ile hemen deriden uzaklastırılmalıdır.

Yıkanma sırasında yıkanmayı kolaylastıracak arac ve gereclerden yararlanılabilir. Lif, kese mekanik etkinligi artırmak icin yarar saglayabilir. Lifler sabunun vücuda daha etkin olarak uygulanmasını saglamaktadır. Sırt bölgesinin sabunlanmasında uzun saplı banyo fırcalarından yararlanılabilir. Kese geleneksel yıkanma araclarındandır. Derideki döküntü hücrelerin uzaklastırılmasına ve bir dereceye kadar deri dolasımına yardımcı olabilir. Ancak soyucu etki yapacak siddette kullanılmamalıdır.

Her banyodan sonra ic camasırları ve giysiler degistirilmelidir. cesitli nedenlerle banyo yapılamadıgı durumlarda da ic camasırlarının sık olarak degistirilmesi gerekmektedir. Spor ve asırı yorucu isler yaparak fazla terlenildigi durumlarda muhakkak banyo yapılmalı ve ic camasırları degistirilmelidir.

Cinsel İliski Sonrasında Temizlik
Cinsel iliski sırasında kisiler arasında vücut salgılarının bulasması söz konusudur. Bu salgıların cogu icerikleri nedeni ile mikropların cogalmasına ve kötü koku olusmasına elverisli ortam yaratırlar. Hatta bazen hastalık etkenlerini icerebilirler, bu nedenle cinsel iliski sonrasında da banyo yapılması önerilir. Ancak vajina yıkanmamalıdır. Vajinanın yıkanması buradaki dogal korumayı bozacagından enfeksiyon riskini artırır.

II. SAgLIKLI GİYİNME

Saglıgın korunabilmesi icin dıs ortam kosullarına göre giyinilmesi gerekir. Giyecekler hava, mevsim ve sıcaklık sartlarına uygun olmalıdır. Giyeceklerin cildi tahris etmeyecek, allerji yapmayacak, teri emebilecek özellikteki maddelerden yapılması gerekmektedir. Vücudun kirlenmesine yol acabilecek islerde önlük, ellerin kirlenmesine yol acabilecek islerde eldiven giyilmelidir. Ayrıca yapılacak is sırasında ellerin, vücudun, gözlerin, kulakların, bas ya da ayakların korunmasını gerektiren bir durum ya da tehlike varsa özel koruyucu kıyafetler giyilmelidir. Bu giyecekler tüm is uygulaması süresince cıkartılmamalıdır.

Saglıga uygun giysiler vücudu dıs ortamın tüm etkilerinden koruyan, mümkün oldugunca teri emebilen, allerji ve kokuya neden olmayan dogal maddelerden yapılan giysilerdir. Ayrıca serbest harekete olanak vermeyen giysiler rahatsızlık vericidir. Tüm giyecekler secilirken, önce rahatlıgın amaclanması en dogru yaklasımdır. Bu konu ayakkabılar icin özellikle önemlidir.

III. ORTAMIN TEMİZLİgİ VE BAKIMI

Saglıgımız, yasadıgımız ortamın temizliginden de dogrudan etkilenir. Temizlik islemleri bilincli olarak yapılmadıgında var olan kirlilik daha genis yüzeylere yayılabilir. Ancak temizlik elemanları dahi, nasıl temizlik yapılması konusunda bilgi sahibi olmayabilirler.

Ortamın temizligi olabildigince sık yapılır. Temizlik sırasında baska yerlere ait esyalar yerlerine götürülüp (dolap ici, baska oda vs.) düzenlenerek ortam hazırlandıktan sonra temizlenmelidir. Yerler ve yüzeyler pürüzsüz olmalıdır. Bu nedenle cila ve boya bakımı en gec iki yılda bir yapılmalıdır.

Tüm mobilya ve malzemeler ortama yerlestirilirken, temizlik icin kolaylık saglama düsüncesiyle, özel ilgi gösterilmelidir. Örnegin; yerinden oynamayacak kadar agır olan parcaların arkasında ve yanında bosluk bırakılır, jaluzi gibi fazla yüzey iceren ve temizligi zor olan malzeme yerine, olanak varsa yıkanabilen basit gerecler kullanılması yararlıdır.

Kirli zeminleri temizlerken kiri temiz alanlara yaymamak amac olmalıdır. Temizlik gerecleri temizlenen yüzeylerden her zaman ve kesinlikle daha temiz olmalıdır.

Önce görünen kirler temizlenir; ileri temizlik, asamalı olarak uygun sıraylagerceklestirilir.

Temizlik sırasında öncelikle sıcak su kullanılır.

Temizligi yapılan yüzeyler sonunda kuru olarak bırakılır.

Kullanılacak malzeme etkili, kullanım amacına ve standartlara uygun olmalıdır.

A- FARKLI ORTAMLARIN TEMİZLİK ÖZELLİKLERİ

1. Yerler ve Yüzeyler
· Temizlik sırasında olabildigince cok yüzeye ulasmak icin, hareket edebilen esyalar yerlerinden oynatılır.

· Vakumlu süpürge ile toz kaldırmadan süpürülür.

· Süpürme sonrası arap sabunlu su ile ıslatılmıs paspasla silinir.

· Uzun süre temizlenmemis, kalıcı kirler bulunan ortamların temizligi özen ister. Yerlerin önce ıslatılarak, spatula gibi kazıyıcılar yardımıyla, mekanik olarak temizlenmesi gerekebilir.

· Mobilyaların tozları, nemli bezle silinir. Lekeler varsa, yüzeyi bozmayacak özel temizleyiciler ya da deterjan kullanılarak temizlenmeli, kuru bez ya da nemli bezle son bakım yapılmalıdır.

· Fayans yüzeyler her gün arap sabunlu nemli bezle silinir. Sabunsuz bezle durulanır.

· Camlar, cerceveler ve kapılar, en gec ayda bir, arap sabunlu su ile ıslatılmıs bezle temizlenir ve sabunsuz bezle durulanır.

· Kapı kolları, banko ya da merdiven kenarı gibi cok kisinin ellerinin degdigi yüzeyler, önce sıcak su ve arap sabunuyla, daha sonra dezenfektan eklenmis suyla silinir.

· Perdeler ve diger kumas materyal en gec iki ayda bir camasır makinesinde uygun programla yıkanır ya da gerekirse kuru temizleme yapılır.

· Pano, tablo, ayna, abajur ve radyatör petekleri de temizlenecek yüzeyler
arasındadır ve mobilyalar gibi temizlenir.
· Akıtmayan naylon torbalar ile birlikte kullanılan cöp kovaları, en gec haftada bir, mekanik temizlik yapıldıktan sonra deterjanlı su ile fırcalanarak temizlenir, kurulanır.

2. Buzdolapları

· Dıs kısmının yüzey olarak temizlenmesi, icinin düzenli kullanılması geregi dısında, otomatik eriticili degilse, buzlugun bakımı düzenli olarak yapılmalı, ic yüzeyleri ve raflar deterjanlı sıcak su ile silinmelidir.

· İcinde yalnızca besinler bulundurulmalıdır.

3. Lavabo ve Tuvaletler

. Önce görünür kirler ıslatılarak temizlik fırcalarının kazıyıcı kenarları da kullanılarak temizlenir.

· Toz ya da sıvı, ovucu bir deterjanla önce fırcalanarak temizlenir ve su ile durulanır.

· Musluk basları da toz ya da ovucu bir deterjanla, baska bir fırca ya da bez kullanılarak temizlenir.

· Sabunlukların dıs yüzey temizligi her temizlikte yerine getirilmelidir. Sıvı sabunlar bittiginde sabunluklar fırcalanarak temizlenip, kurulanmalı ve bu islemlerden sonra yeniden doldurulmalıdır.

· Evyelerin dısında kalan yer ve yüzeyler yukarıda belirtildigi gibi temizlenir.

· Tuvalet ve lavabo fırcaları ayrı olmalı, baska yüzeylerde kullanılmamalı ve temas ettirilmemelidir

Temizlik sırasında kullanılan malzemeler ve bunların bakımı da özen ister. Temizlik sırasında eldiven kullanmakta yarar vardır. Burada amac el cildinin korunmasıdır. Eldiven giyilmeden önce eller kurallara uygun olarak yıkanır ve kurulanır. Kirliligin yayılmasının eldivenler aracılıgıyla olabilecegi unutulmamalıdır. Atık bulasmıs eldivenler, kendileri de birer bulastırıcı arac olurlar. Bu nedenle temizlik sırasında eldivenler, faras ve fırca gibi bir arac kullanmadan dogrudan, atıklarla temas ettirilmemelidir.

Deterjanların doga kirliliginde önemli payı oldugu bilinmektedir. Bu nedenle gereksinimi karsılayacak en az miktarda kullanılmasına özen gösterilmelidir. Durulanarak yüzeylerde bulanık görüntü yapmayacak sekilde temizlenirler. Yüzey ve yerlerin kaplamalarına zarar vermeyecek özellikte olanlar kullanılmalıdır. Arap sabunu da sulandırılarak akıskan kıvamda deterjan gibi kullanılabilir. Arap sabunu ile hazırlanmıs temizlik suyuna hic bir zaman camasır suyu karıstırılmamalıdır. Karıstırılırsa etkileri azalacagı gibi ortama zehirli gazların cıkmasına neden olunur.
Temizlik bezleri ısıya dayanıklı, tüy bırakmayacak, yumusak pamuklu kumaslardan yapılmıs saglam bezler olmalıdır. Kuru ya da nemlendirilmis olarak, kirlendikce su ve sabun ya da deterjanla temizlenip durulanarak kullanılır. Yırtılınca yenilenirler. Sıcak su ile yıkanamama özelligi ve gözenekleri nedeniyle cok genis alan olusturdukları icin temizlenmeleri zor olan plastik süngerler bez yerine kullanılmamalıdır. Görünür bicimde yıprandıklarında yer paspasları yenilenmelidir. Temizlik fırcaları esnek ve hareketli ancak kuvvet uygulayacak kadar saglam ve ısıya dayanıklı olmalıdır. Bu özellikleri bozuldugunda kullanılmayıp yenilenmelidir.

B- YİYECEK VE İcECEKLERİN TEMİZLİgİ
Yiyecek ve icecekler hastalık yapıcı mikroplarla bulasmamıs olmalıdır. Denetlenmis, kapalı kaynak suları en emin temiz icme suyudur. Acık su kullanmak güvenli degildir. Böyle sular, kaynama basladıktan sonra en az üc dakika daha kaynatılıp sogutulur ve bu sayede temiz olarak icilebilir.

Anne sütü mikropsuz oldugundan ilk altı ay yalnızca emzirilerek beslenen bebekler bu acıdan en güvenli durumda olanlardır. Emzirdikce süt olustugundan, anneler sık emzirerek süt miktarını artırabilirler. Biberon kullanma hem emzirme üzerine olumsuz etkisi oldugundan hem de temizlenme zorlugu nedeniyle mikroplar icin uygun ortam olusturur. Gerektiginde, bebek beslenmesinde biberon yerine kasık ya da kücük bardak kullanılmalıdır.

Besin maddelerinde bulunan cok sayıda mikroorganizma, mutfak temizliginin önemini artırır. Bu nedenle ayrıca özen ister. Gerekli malzemelerin satın alınması ile yemeklerin sunulması arasında, depolama, hazırlama, pisirme, bekletmeden, servis sonrası temizlik ve bakıma kadar tüm is akısı mutfakta saglıklı ortam olusturmada ayrı ayrı önem tasır. Mutfaktaki sıcak ve nemli ortamda bulunan bakterilerin sayısı her 20 dakikada iki katına cıkabilir ve bir tek bakteri 10 saatte 1 milyar olacak sekilde üreyebilir.

Mutfakta alınması gereken saglık önlemleri icinde, yiyecek maddelerinin gördügü islemler özel bir önem tasırsa da, mutfaktaki tüm malzemelerle yüzeyler ve zeminin temizligi en az diger önlemler kadar önemlidir.

Mutfakta calısanların elleri, diger vücut yüzeyleri, agızları, burunları, dıskı ve giysileri aracılıgıyla yiyeceklere mikroplar bulasabilir.

Mutfakta is yapanlar ellerini önceden etkili sekilde yıkamalı, ellerinde kesik ve yara bandı olanlar yiyecek hazırlamamalı, yemek hazırlama sırasında sigara icmemeli, saclar ve buruna temas etmemeli, yemeklerin tadına bakılması gerektiginde temiz bir kasık kullanıp sonra hemen yıkamalıdır.

C- BESİNLERLE İLGİLİ HİJYEN KURALLARI

Besinler alındıktan sonra bekletilmeden buzdolabı ya da dolaplara kaldırılır. Son kullanma tarihleri gecmeden kullanılır. Kırık, catlak ve kirli yumurtalar alınmaz. Zedelenmemis ve beresiz alınmıs sebze ve meyvalardaki toz, toprak, ilac kalıntıları temiz bol akar suda yıkanır. Sebzelerin hazırlandıgı tezgah digerlerinden ayrıdır.

Dondurulmus besinler sıcak ortamda degil buz dolabında cözülür, cözüldükten sonra tekrar dondurulmaz. Dondurulmalarına ragmen gıdalarda cürüme bir ölcüde devam eder. cözme islemi sırasında bu sürec hızlanır ve oda ısısında uzun sürede cözülen gıdalar kolaylıkla bozulabilir. Özellikle et, kıyma gibi yiyecekler mikropların üremesi icin ideal ortamı olusturur. Bazı buzluk ve derin dondurucuların kapaklarında gıdaların en fazla ne kadar süreyle saklanabilecegine iliskin bilgi vardır. Gıdaların saklanmasında buna dikkat edilmeli aynı türden gıdaların eski ve yeni üretilmisleri aynı ortamda saklandıgında önce eskilerinin tüketilmesine özen gösterilmelidir.

Besin hazırlama alanlarının temizligi besinler kaldırıldıktan sonra yapılır. Özellikle et suları ya da her cesit etten yapılmıs gıdalarla bulasmıs yüzey, alet ve malzemelerin temizligi cok önemlidir. Bu tür yüzey ve malzemeler is biter bitmez, hemen soguk suyla akıtılmalı, sonra da yüksek ısıda su ve deterjan kullanılarak temizlenmelidir. Yüzey temizligi icin camasır suyu da kullanılabilir.

D- MUTFAKLA İLGİLİ HİJYEN KURALLARI

Kullanılan malzemelerin yüzey özellikleri, kalitesi, mutfagın yerlesme planı kuralların uygulanmasını kolaylastırır sekilde olmalıdır. Yabancı parcalar, cam kırıkları, kırık arac gerec, tezgahlardaki centik ve bütünlügünü bozan her tür zedelenme ve kırılma temizlik acısından risk olusturur.

Mutfakta yiyecek malzemesi kabul yeri, yiyeceklerin islem gördügü bölüm, artık ve bulasıkların bulundugu alanlar ve temiz kapların muhafaza oldugu yerler birbirinden ayrı olur.

Yerlere dökülen yiyecek maddeleri hemen kaldırılır ve zemin temizlenir.

Yemek kapları yıkanmadan önce, yemek artıklarının temizlenmeleri gerekir. Spatula, bulasık telleri ve fırcalar bu islem icin kullanılacak araclardır. Su ile durulama kirleri daha da azaltır. Tabakların makineye uygun sekilde yerlestirilmesi yıkamanın etkililigi icin, yıkama islemine kadar makinenin kapalı tutulması ise ortamın temizliginin korunması icin önemlidir. Bulasıkların bir yerden bir yere tasınması ve yıkanmak icin acıkta bekletilmesi mikropların bulasmasını ve cogalmasını artıran bir durumdur.

Bulasık makinesi fırın ve ocakların temizligi, genis yüzeyleri ve yiyecek artıkları ile temasları nedeniyle özellik tasır. Mekanik temizlikleri yiyecekler kurumadan spatula ve fırca ile yapılır. Basarı saglanamayan durumlarda 1/50 konsantrasyonda sulandırılmıs camasır suyu ile yüzey uygunsa göllenme yapılarak, degilse silinerek yiyecekler uzaklastırılır.

Yer temizliginde kullanılan araclar, tezgah gibi calısma zemini temizliginde kesinlikle kullanılmazlar.

E- ATIKLAR
cöpler ve diger insan atıkları her zaman mikrop ve parazit yumurtası barındırır. Yemek ve bulasık atıkları ıslak, dolayısıyla mikropların cok sevdikleri ortamlardır. Mikroplar genellikle bir aracı olmaksızın baskalarına gecip salgın hastalık yapmazlar. Atıkların üzerlerinde var olan ve üreyen mikroplar suya, ellere, dolayısıyla yiyeceklere gecerek hastalıklara neden olurlar. Bu nedenle el yıkama ile birlikte su ve besin temizliginin yanı sıra cöplerin ve insan atıklarının uygun sekilde yok edilmesi de bulasıcı pek cok hastalıga yakalanmamak icin gereklidir.

Ev atıklarını toplarken yiyecek atıklarıyla digerlerini ayrı ayrı biriktirmek ve toplanma yerlerine götürmek en dogrusudur. Bu sayede dönüstürülebilir olanlar kolayca degerlendirilebilir. cöp torbalarının sokak hayvanları tarafından parcalanması da önlenebilir. cöp toplamanın sorun oldugu yerlerde yiyecek atıkları hayvan yiyecegi olarak ya da gömülerek yok edilebilir. Temiz bos naylon torbaların baska kullanım icin saklanması, temiz olmayanların atılmadan önce katlanıp, dügümlenmesi ucusan cöpleri azaltacaktır. cocuk bezleri ve kadın bagları da naylon torbaların icinde, sıkıstırılıp agzı dügümlenerek atılmalıdır. Kagıt atık, kutu ve konserve kaplarını atmadan önce düzlestirip sıkıstırarak, pet siseleri kücülterek cöp yıgınları kat kat azaltılabilir. Böylece mikrop, parazit, böcek ve kemiriciler tarafından cogalmak icin kullanılacak hacim ve yüzeyler de azaltılmıs olur. cöplerin toplanması icin hazırlanmıs yerler dısında bir yere kesinlikle cöp bırakmamak, yakında böyle yerler yoksa yiyecek atıklarını torbalara koymadan gömmek, digerlerini uzakta da olsa var olan yere tasımak cöplerin istenmeyen etkilerinden korunmak icin en uygun davranıstır.

Yüzey azaltma tüm hasere mücadelesinin esasıdır. Eskimis yüzeylerde olusan gözenek, delik ve catlaklar haseratın yerleserek cogalması icin uygun ortam olusturur. Bu nedenle yasadıgımız ortamların düzenli bakımını yapmak her tür haseratla mücadele icin ilaclamadan daha saglıklı ve güvenli bir yoldur.

IV. BESLENME
Saglıklı beslenme, vücudun büyüme, gelisme ve günlük islevlerinin sürekliliginin saglanması icin gerekli olan besin ögelerinin yeterli miktarlarda alınmasıdır. Gıdalar icerdikleri besin ögelerinin benzerlikleri acısından dört gruba ayrılırlar.

1) Süt, yogurt, peynir grubu: Süt ve sütlü gıdaların olusturdugu bu gruptaki besinler protein, hayvansal yaglar, kalsiyum, fosfor, B2 , B12, A vitaminleri acısından zengindir.

2) Et, yumurta ve kuru baklagiller grubu: Kırmızı et, tavuk, balık, yumurta, kuru fasulye, nohut, mercimek gibi gıdaların olusturdugu bu gruptaki besinler baslıca protein kaynagıdır, ayrıca yag, B vitaminleri, demir ve cinko da icerir.

3) Taze sebze ve meyve grubu: Bu gruptaki gıdalar vücut icin kalsiyum, demir,

magnezyum ve diger bazı minerallerin, A, B, C, E, folik asit gibi vitaminlerin

kaynagıdır.

4) Tahıl grubu: İcerdikleri karbonhidratla baslıca enerji kaynagıdır, ayrıca B grubu vitaminleri icerir

Yasam boyu gecilen bebeklik, cocukluk, ergenlik, gebelik, emzirme, menapoz, iyilesme gibi dönemler ve yapılan islere uygun olarak bu dört ana gruptan alınması gereken miktarlar degisebilir. Ancak az ve sık yemek, güne mutlaka kahvaltı ile baslamak, ögün atlamamak, abur cubur yememek, günde en az 4 – 6 bardak su icmek, kolalı icecekler, cay, kahve, kızartma, kavurmalar, asırı yaglı, tuzlu ya da sekerli gıdalar ve acıkta satılan yiyeceklerden kacınmak, yag seciminde doymamıs yagları tercih etmek, yiyecekleri hazırlarken iclerindeki besin ögelerinin korunmasına dikkat etmek ve uygun kosullarda saklamak, cig yenen meyve ve sebzeleri bol ve temiz suyla iyice yıkamak her yas ve dönem icin gecerli temel saglıklı beslenme kurallarıdır.

Günümüzde beslenme ile ilgili sorunların basında, modern yasamda günlük enerji tüketiminin azalmasına ragmen rafine gıdalardan alınan enerjinin artması sonucunda olusan sismanlık gelmektedir. sismanlık seker hastalıgı, yüksek tansiyon, kalp ve damar hastalıkları basta olmak üzere pek cok hastalık acısından risk olusturur. Bu nedenle ideal kilonun korunması saglık risklerini azaltmak acısından özellikle önem tasır. İdeal kilo beden kitle endeksi (BKİ) olarak adlandırılan bir formülle hesaplanır. Buna göre bireyin kilogram cinsinden tartısının metre cinsinden boyunun karesine bölünmesi ile bireyin vücut kitle endeksi hesaplanır (kg/m2). BKİ 20’nin altında zayıf, 20 – 24 arası normal, 25 – 29 arası hafif sisman, 30 – 40 arası sisman ve 40’ın üzerinde ise cok sisman olarak kabul edilir.

Gıdalarla ilgili bir diger tehlikeli durum ise bazı hazır gıdaların icerdigi katkı maddeleridir. Bu katkı maddeleri cogunlukla gıdaların görüntüsünü, kokusunu daha cekici hale getirmek, dayanıklılıgını, kıvamını ve lezzetini artırmak üzere kullanılan kimyasal maddelerdir ve bunların bir bölümünün kanser yapıcı etkisinin oldugu kanıtlanmıstır. Bu nedenle tüketilen gıdaların bu tür maddeler icermemesine dikkat edilmelidir.

Gıdaların temini sırasında da dikkat edilmesi gereken bazı kurallar vardır. Alınanların mutlaka taze olmasına dikkat edilmelidir. Ambalajlı gıdalarda paket üzerinde yer alan son kullanma tarihlerine dikkat edilmeli, zedelenmis ambalajlarda ya da kötü saklama kosullarında bekletilmis mallar kesinlikle alınmamalıdır. Konserveler paslanmamıs ve özellikle dısa dogru bombelesmemis olmalıdır. Sıcaktan etkilenecek gıdalar alısveristen eve getirilirken ya buz cantaları kullanılmalı ve/veya en kısa yoldan ulastırılmalıdır.

V. HAREKETLİ YAsAM

Düzenli bir sekilde egzersiz yapan bireylerin yasam enerjileri artar, kendilerini daha iyi hisseder ve daha iyi görünürler. Yasam boyu egzersiz yapmak, kalp ve damar hastalıkları, tansiyon yüksekligi ve ileri yaslarda kemik yogunlugunun azalması gibi sorunları azaltır. Baska türlü spor yapma olanagı olmasa bile her gün, hic degilse gün asırı en az 30 dakika hızlı tempoda yürüyüs yapmak da iyi bir egzersizdir. Gebelik, dogum sonrası ve menopoz dönemlerinde kadınlar icin egzersiz yapmak daha da önemlidir. Ancak egzersiz yapmak bir yasam bicimi olmalıdır. Birey günlük hayatını programlarken temel gereksinimleri arasında egzersize de yer acmıs olmalıdır. Daha önceden hic egzersiz yapmamıs bir kisi hareketli yasama gecerken sorun yasayabilir, ancak bu gecis döneminin ardından kendi bedenindeki degisiklikleri ve bunun önemini kavrayarak egzersizi hayatının bir parcası haline getirecektir.

Düzenli egzersiz yapmak kas gücü ve bedensel esnekligin yanı sıra kalp damar sistemini güclendirerek dayanıklılıgı da arttırır. Egzersiz akıl ve ruh saglıgı acısından da faydalıdır. Düzenli egzersizle kisi gerilimini azaltabilir, günlük baskılardan uzaklasabilir ve zihnini zinde tutabilir.

İdeal tartıya ulasmak veya sabit tutmak icin de egzersizden faydalanılabilir. Kosmak, yüzmek, tenis oynamak, bisiklete binmek, basketbol, voleybol, futbol, handbol gibi sporlar bedensel calısmanın yogun oldugu sporlardandır.

Egzersiz yapmak icin zaman ya da baska kosullar nedeniyle olanak olmadıgı düsünüldügünde, gün icindeki zorunlu hareket egzersize dönüstürülebilir. Özel arac yerine toplu tasıtları tercih etmek, gidilecek yere varmadan bir kac durak önce inip yola hedefe kadar hızlı bir yürüyüs eklemek, asansöre binmek yerine merdivenleri kullanmak, dans etmek hatta hızlı yürüyüsle alısveris yapmak dahi hafif formda egzersiz yerine gecebilir.

Belli bir program dahilinde ve profesyonel yardım almadan egzersiz yapılacaksa bilinmesi gereken bazı kurallar vardır. Daha önce hic egzersiz yapmamıs olanlar gün asırı 10 dakika gibi sürelerle baslamalı ve bunu zaman icinde en az 30 dakika olacak sekilde arttırmalıdırlar. Egzersiz öncesinde yumusak ve yavas hareketlerle gererek kaslar ısıtılmalıdır. Ani hareketler ve asırı yüklenme özellikle daha önceden alısık olmayan bireylerde spor yaralanmalarına neden olabilir. Bilincsizce yapılan asırı egzersiz ise saglık icin hareketsizlik kadar zararlıdır.

Bilinen bir kronik hastalıgı olanlar, egzersiz programlarına baslamadan önce kendilerini izlemekte olan hekime basvurmalıdırlar. Egzersizle birlikte gelen siddetli gögüs agrısı ve nefes darlıgının kalp hastalıgı belirtisi olabilecegi bilinmelidir. Acık havada yapılacak sporlar icin hava kirliliginin yogun olmadıgı ortamları secmek dikkat edilmesi gereken bir diger önemli noktadır.

Bedenimiz varolma aracımızdır. Egzersiz sırasında oldugu kadar gündelik yasamımız sırasında da onu yanlıs hareketle gelecek zararlardan korumamız gerekir. Uzun süre aynı sekilde durarak calısmak zorunda kalındıgında zaman zaman calısmaya ara vererek gezinmek, oturuluyorsa kalkıp dolasmak, kas yorgunlugunu azaltır. Agır bir sey kaldırırken belden öne egilmek yerine, cömelerek agırlıgı bedenin degisik bölümlerine paylastırmak, belimizi korumak acısından önemlidir. Aracsız ve özel bir teknik kullanmadan yetiskin bir kadının kaldıracagı yük 15 kg.’ı, yetiskin bir erkegin kaldıracagı yük ise 25 kg.’ı gecmemelidir. Kullanılan ayakkabı, dogal bel kavsini destekler nitelikte hafif topuklu olmalıdır. Uzun süre oturularak yapılan islerde oturulan koltuk ya da sandalye bel boslugunu desteklemelidir. Ayakları dayamak icin yükseltici basamak bulunmalıdır. calısılan masalar, tezgahlar ergonomik yükseklikte olmalıdır.

VI. DÜZENLİ YAsAM VE UYKU

Saglık ve zindelik icin düzenli yasam ve uyku da vazgecilmez sartlardır. Uyku gereksinimi insan yasamı boyunca süre acısından degiskendir. Yeni dogmus bir bebek neredeyse günün tamamını uyuyarak gecirir. Aylar icinde uyku gereksinimi giderek azalır. Oyun cocuklugu döneminin özellikle ilk yıllarında öglen uykuları pek cok cocuk icin vazgecilmezdir. Büyüme hormonu uykuda salgılandıgından cocukların büyüme ve gelismesinde düzenli ve yeterli uyku cok önemlidir. Yetiskinlik döneminde 7-8 saatlik uykunun yeterli oldugu kabul edilir. Yasamın ilerleyen yıllarında yaslılıkta gece uykuları dört saate kadar inebilir. Bunun yanında gün boyunca uyuklamalarla (sekerleme) gece uykusu telafi edilir. Bireyler arasında uyku gereksinimi ve ritmi farklılık gösterir. Bazı insanlar 4-6 saatlik uyku ile yetinirler kimileri ise 10-12 saat uyurlar. Bazıları erken yatıp erken kalktıklarında, bazılarıysa gec yatıp gec kalktıklarında kendilerini daha zinde hissederler. Uyku aynı zamanda ruh saglıgının bir göstergesidir. Streste ve pek cok psikiyatrik hastalıkta uyku ritmi ve süresi bozulur. Bunun yanında yeterli uyku uyunmadıgında kisinin fiziksel ve ruhsal streslere dayanıklılıgı azalır.

Yeterli süre uyundugu halde uykudan zinde kalkılmıyorsa, üzerinde yatılan yatak, kullanılan yastık, odanın ısısı, ortamda yeterli temiz hava olup olmadıgı, ortamda bulunan ısıtıcıların, esya ya da malzemelerin cila, boya, deterjan gibi kimyasallar yoluyla ortam havasını kirletip kirletmedigi, uyku sırasında süre giden bir gürültü kaynagının olup olmadıgı gibi etkenler gözden gecirilmelidir. Dogal olarak burun tıkanıklıgı ve nefes almada zorlukla birlikte seyreden tüm hastalıklarda ve asırı sismanlıkta da uykunun kalitesi bozulur.

VII. cALIsMA ORTAMI

İs ve calısma ortamı da saglık acısından riskler icerebilir. calısma ortamındaki kalabalık, gürültü, kirlilik, sürekli aynı beden pozisyonunda calısma zorunlulugu, agır kaldırma, manyetik alanlara ya da kimyasal maddelere maruz kalma, hava kirliligi, is kazaları gibi daha pek cok etken saglıgı tehdit etmektedir. Bireyler calısma ortamlarından kaynaklanacak saglık risklerini tanımalı ve bunları en aza indirmelidirler. Gerektigi sartlarda kurum ya da isyeri hekimlerinden bu konularda danısmanlık alınmalıdır.

VIII. GÜNLÜK YAsAMDA STRESLERLE BAsA cIKMA

Aslında bir parca stres günlük hayatta karsılasılan zorluklarla basa cıkmada ihtiyac duyulan enerji, uyanıklık ve gücü saglar. Ancak uzun süreli, sürekli ve fazla miktarda stres yorgunluga ve verimin düsmesine neden olur, bedensel ve ruhsal saglıgı tehlikeye sokar.

Uyku bozuklukları, mide rahatsızlıkları, bas agrısı, bir konu ya da ise yogunlasmada zorluk, huzursuzluk, carpıntı, omuz ve sırt agrıları gibi yakınmalar günlük yasamda basa cıkamadıgımız stresler sonucu olabilir.

Stresle basa cıkmada ilk basamak, kisinin yasamındaki strese yol acan etkenleri ve nedenlerini belirlemesidir. Bir sonraki asama ise bunlardan hangilerinin ortadan kaldırılabilecegi ya da hafifletilebilecegi ve bunun icin ne gibi önlemler alınabilecegini bulmasıdır.

Günlük yasamdaki streslerin pek cogu -iyi iletisim kuramamaktan kaynaklanmaktadır. Yakın ve genis cevremizdeki bireylerle iletisim kurarken acık, anlasır ve samimi bir dil kullanmak, konusmak kadar karsımızdakileri anlamaya ve dinlemeye de hevesli olmak ilk kuraldır. Olaylara karsımızdakinin bakıs acısından bakmak, kabul etmesek bile anlamaya calısmak iletisim acısından cok önemlidir. Olaylara olumlu yaklasmak, kendi gücümüzle orantılı hedefler koymak, sonucunu degistiremiyecegimiz seylerle ugrasmak yerine birey olarak üzerimize düseni en iyi sekilde yapmaya calısmak streslerle basa cıkmakta en etkin yoldur.

Zamanı iyi degerlendirmek, “yapılacak isler listesi” hazırlamak, zor isleri basamaklara ayırarak bölümler halinde halletmek, zamanlı planlama yapmak ve bunu yaparken gercekci olmak, gerektiginde yardım ya da danısmanlık istemek ve bir sorun icin tek bir cözüme baglanıp kalmadan diger secenekleri de göz önünde bulundurmak stres azaltıcı davranıslardır.

Her cesit bedensel calısma, spor yapmak, hobiler icin zaman ayırmak, stresten ve olumsuz etkilerinden uzaklasarak güc kazanmak icin yararlıdır. Bazen sadece bir arkadas ya da yakınla konusmak, onun tarafından anlasıldıgını görmek bile bireyin yükünü cok hafifletebilir.

IX. ZAMAN YÖNETİMİ

Zaman aslında herkes icin sabittir, diger bir deyisle herkes icin günde 24, haftada 168 saat vardır. Ancak benzer kosullarda yasayan ve calısanların üretimleri bireysel yeteneklerden de kaynaklanan farklılıklar gösterir. Bu farkı yaratan etkenlerden biri de zamanın nasıl kullanıldıgıdır. Zaman yönetimi, zamanı akılcı kullanarak daha verimli sonuclar elde edilmesini saglar. Günümüz kosullarında gündelik yasamın gereklerini yerine getirmek zamana karsı gerceklestirilen bir ugras halini almıstır. Bu yüzden zamanı iyi degerlendirmeyi ögrenmek herkes icin stresi azaltacak, yararlı bir beceridir.

Zaman yönetimi icin yapılması gereken ilk sey zamanın nasıl gecirildigini belirlemektir. Herkesin yasamında sabit olan uyku, yemek yemek, kisisel temizlik ve bakım, ulasım gibi zorunlu isler icin harcanan zaman cıkarıldıktan sonra kalan süre icin planlama yapılabilir. Plan yaparken dürüst ve gercekci olmalı, görevlerin yanı sıra sosyal aktiviteler ve egzersiz icin de zaman ayırmalıdır. Uzun ve kısa vadeli hedef ve öncelikleri belirlemek, hedefler icin eylem planı yapmak, bunları gerceklestirmek icin yapılacak isler listesi hazırlamak, mükemmelliyetciligi bırakmak, öncelikleri belirleyebilmek, hayır diyebilmek, aynı zaman dilimine birkac isi sıkıstırmak (örnegin ise ya da okula giderken veya bir seyler beklerken kitap okumak, yemek hazırlarken ya da banyo yaparken önceden kaydedilmis ders notlarını kasetten dinlemek gibi) bu konuda ana baslıklardır.

Televizyona veya alısverise dalmak, telefonda sohbet etmek en önemli zaman calıcılardandır. Habersiz gelen ziyaretciler ve kazalar (bilgisayarınızın cökmesi ya da virüs bulasması, elektriklerin kesilmesi, bitmis ödevin üzerine cay dökülmesi, bir isi yapmak icin gerekli malzemelerin tümüne sahip olunmadıgının son anda fark edilmesi gibi) özellikle belli bir tarihte bitmis olması gereken islerin planlanmasında önceden hesaplanmazsa “zaman yönetimi felaketleri”ne dönüsebilir.

Bitmeyen sohbetleri kesmek, davetsiz misafirleri bertaraf etmek icin kendinize uygun bir cözümü önceden hazır tutun. Süreli islerinizi bitirmek icin vakti hesaplarken son günleri, saatleri ve saniyeleri hesap dısı bırakın. Gerekiyorsa size zamanı hatırlatmak icin calar saat kullanın ve bir is icin ayırdıgınız zamanda gercekten o isi yapmakta oldugunuzdan emin olun.

X. SİGARA, ALKOL, MADDE KULLANIMI

1. Bagımlılık Nedir?

Bagımlılık kisinin kullandıgı madde üstünde kontrolünü kaybetmesi ve onsuz bir yasam sürememeye baslamasıdır. Bagımlılık bir kez gelistikten sonra, bir daha iyilesmez ve kisinin yasamı boyunca onunla beraber gelir.

2. İradesiz Kisiler mi Bagımlı Olur?

Herkes bagımlı olabilir. Madde kullanımı kisinin biyolojik yapısında zamanla degisikliklere yol acar ve ara sıra da olsa kullanan kisinin bundan kacınması mümkün degildir. Madde kullanımının irade ile bir iliskisi yoktur. Zaten kisiler “Ben kontrol edebilirim” düsüncesiyle baslar, daha sonra bagımlı hale gelir. Onlar da “Benim iradem güclüdür” gibi bir yanlıs inancla yola cıkmıslardır. Kisi maddeyi kontrol altında tuttugunu, hic dozu asmadıgını iddia etse de aslında bedeninde farkında olmadıgı bir sürec devam etmektedir. Bu yüzden bireysel özellikler ile madde kullanımı arasında bir sebep sonuc iliskisi kurmak yanlıstır.

3. Ne Kadar Alkol İcmek Risklidir?

Kullanılan alkol miktarını degerlendirmek icin “standart icki” tanımını kullanıyoruz. Yarım duble rakı, cin, viski ya da bir kadeh sarap ya da bir bardak bira bir standart ickiye esittir (sekle bakınız). ” Bir standart icki” Dünya Saglık Örgütü’nün tanımladıgı miktar olan 10-15 gram alkol iceren miktardaki ickidir. Alkolün yan etkilerinin ortaya cıkısı ve kandaki kabul edilebilir düzeyleri standart icki oranları baz alınarak hesaplanmaktadır. Yasa, cinsiyete ve vücut agırlıgına göre haftalık ve günlük alkol tüketimi sınırları degismektedir.

Bir Standart İcki

4. Esrar, Bagımlılık Yapar mı?

Esrar hem bagımlılık yapıcı, hem de sigaraya oranla daha fazla kanser yapıcı madde icermektedir ve bireyin yasam kalitesini düsürür. Esrar, bedende yag dokusunda biriktiginden hafıza kaybına, ögrenme ve solunum bozukluklarına neden olabilmektedir.

Esrar ile ilgili bilinmeyen gercekler:

Esrarı kendileri icin bir sorun olmasına ragmen kullanmaya devam edenler %97

İs, okul ve diger alanlarda kendileri icin sorun yarattıgını belirtenler %85

Önemli etkinliklerini esrar icin bırakanlar %66

Bırakmak isteyen ancak bırakamayanlar %35

calısmaya alınan kisiler arasında bagımlılık oranı %70

5. Ecstasy Bagımlılık Yapar mı?

Ecstasy’de bagımlılık yapar. Kisi bir süre sonra bu madde olmadan yasamdan keyif alamaz hale gelir. Ayrıca bilinmeyen bir nedenden dolayı ölüme de neden olmaktadır. Ülkemizde satılan ecstasy’lerin icinde farklı kimyasallar oldugu saptanmıstır

6. Uyusturucular Bazı Ülkelerde Serbest mi?

Sadece Hollanda’da esrar kullanımı serbest bırakılmıstır. Ancak bunun nedeni esrarın zararsız olması degildir. Hollanda’da esrar kullanımı cok yaygın ve genellikle de diger uyusturucu maddelerle birlikte satılmaktaydı. Ülke politikası, bunun önüne gecmek ve kisilerin diger uyusturucu maddeleri kullanmalarını engellemek amacıyla böyle bir girisimde bulunmustur.

7. Ara Sıra Kullanmak Zararlı mıdır?

İnsanlar genelde ara sıra kullanarak baslarlar. İlerleyen dönemlerde daha önceki yasadıkları etkiyi elde etmek icin her seferinde kullandıkları miktarı arttırmak durumunda kalırlar. Bu durum madde talebinin artması anlamına da gelir ki bu da bagımlılıga götüren yoldur. Aralıklı da olsa uzun süre kullanım mutlaka bireyin ruhsal ve kimyasal yapısında degisikliklere yol acar.

8. Herkes Uyusturucu Kullanıyor ve Onlara Bir sey Olmuyor! (mu?)
Gercekte yetiskinlerin ve gencligin büyük bir cogunlugu madde kullanmamaktadır. Böyle bir söylemi dile getirmenin amacı genellikle kisinin kendisine yandas arama cabasından kaynaklanmaktadır. Uyusturucu kullanan bir kisinin, maddenin kendisine ve cevresine verdigi zararları görmesi zaman alabilir. Maddelerin verdigi zararlar arasında okul basarısında düsme, aile iliskilerinde kopukluk, arkadas cevresinin daralması, bedensel ve ruhsal degisiklikler, zamanla üretkenligin azalması sayılabilir.

9. Arkadasımın Uyusturucu Kullanması Beni Etkiler mi?

Eger kisinin madde alan bir arkadası varsa bir süre sonra bundan etkilenmesi olasılıgı büyüktür. “Nerden bileceksin yasadıklarımı, sen hic kullanmadın ki!” gibilerinden bilincli ya da bilincsiz sözlerle yardım etme istegi icindeki kisiyi kullanmaya itebilir. Bu durumu bir girdaba benzetebiliriz.

10. Uyusturucu Sadece Kullanan Kisiye mi Zarar Verir?

Uyusturucu kullanımı tüm topluma zarar verir. Bulasıcı bir sekilde yaygınlasır. Kara para ve mafya uyusturucudan beslenir. İnsanlar sömürülür.

DANIsMA ve YARDIM MERKEZİ
AMATEM Danısma Hattı: (212) 660 0026

Kaynak:

Adolesan Saglıgı ve Gelisimi. T.C. Saglık Bakanlıgı AcSAP Genel Müdürlügü, UNICEF, Aydogdu Ofset.

Saglıklı yaşam, saglıklı yaşamak, saglık, yaşam, yaşam saglıgı, iyi saglık, insan saglıgı, saglık, bebek saglıgı, cocuk saglıgı, günlük saglık, sağlıklı yaşam yöntemi, saglıklı yaşamak, spor yapmak, günlük saglık tedavisi,

Çok Uyumak

Cuma, Mayıs 20th, 2011

Çok Uyumak ?
Çok Uyumanın Nedenleri Hakkında Bilgiler, Çok Uyuma Nedir, Günlük ne kadar uyumalı, Aşırı uyumanın neden olduğu davranış bozuklukları, İdeal Uyku süresi,
Günlük aktivitelerimizi devam ettirebilmek için, verimli olabilmek için bir günde belli sürede uyumamız gerekmektedir. Ve biz, bu gerekli uykuyu alamazsak gün boyu bunun sıkıntısı çekeriz. Unutkan oluruz, sinirliliklerimiz artar, dikkatimiz dağılır, iç sıkıntısı duyarız. Ancak bazen de uykuyu fazla kaçırmaya başlarız. O zaman da, problem olur bizim için. Az uyumak gibi çok uyumakta bir problemdir. Altında yatan sebep araştırılmalıdır.

En önemli sebeplerden biri depresyondur. Aşırı uyuma ile birlikte sinirlilik halleri öfke hayattan zevk almama halleri de eşlik edebilir. O zaman konuya daha hassas davranmalı kendimizi bunu sebebine yönelik araştırma yapmaya yönlendirmeliyiz.

“Uykunun normali nedir ?” diye bir soru sorulursa o zaman şöyle cevap vermek gerekir. Uyku uyuma hususunda herkes için geçerli olan bir normal olmamakla birlikte 6-8 saat normal uyku kabul edilebilir. Gerçi uykunun süresi kalitesi ile alakalıdır. Sık sık uykunun bölünmesi ile uyku süresi artar. Yani verimli bir dinlenme için daha uzun süre uyumak gerekir. Oysa rahat normal sıcaklık ve neme sahip bir ortamda uyanmadan uyunan bir uyku daha kısa da olsa yetebilir. Bu nedenle şartlar da göz önüne alınmalıdır.

Günlük olaylarla etkilenme uyku süresini bozabilir. Mesela sınavımız kötü geçmiş olabilir, eşimizle kavga etmiş olabiliriz yada o gün çok ciddi para kaybetmişizdir. Ama bu tür uyku bozuklukları gelip geçicidir . Sebep ortadan kalktıktan sonra tamamen düzelir.

Bazen de çok uzun uyunabilir. Eğer tembellik etmiyorsak ve uykumuzun aşırı olması çok uzun zamandır varsa ve biz buna rağmen dinlenmemiş kalkıyorsak o zaman ilk önce uyku hijyeni şartlarımızı gözden geçirmeliyiz. Yani yatağımız sağlıklı mı ? Odamızın havası temiz mi? Oda ısısı normal mi ? Geceleri sık sık uyanıyor muyuz ? Tüm bunları gözden geçirdikten sonra hiçbir problemimiz yoksa ve fazla uyumamız hayatımızdaki baz işleri kısıtlamaya başlamışsa artık iş çığırından çıkıyor demektir. Biz uykumuz için bir hekime başvurmalıyız ve sebebe yönelik araştırma yapmalıyız. Kaynağını bulmalı ve bunu halletmeliyiz
Kaynak: PSIKOTURK

Çok Uyumak, Çok Uykunun Sebepleri, Çok Uyuma, Çok Uyuma isteği, Çok Uyuma Sorunu, Çok Uyuma nedenleri, Çok Uyuma Hastalığı, Çok Uyuma Problemi, Çok Uyumak Nedenleri, Çok Uyumanın Nedenleri, Çok Uyumanın Nedeni, Aşırı Uyumak, Çok Uyuma, Çok Uyumanın Nedenleri, Çok Uyumanın Sonuçları, Fazla Uyumanın Nedenleri, Uyku Problemleri, Uyku Sorunları, Çok Uykunun Gelmesi, Çok Uykunun nedenleri, Çok Uykunun nedeni, Çok Uyku Nedenleri, Çok Uyku Sorunu, Fazla uykunun nedenleri, Fazla uykunun sebepleri, Aşırı uyku problemi,

Duygusal Etkileyici Romantik Hüzünlü Güzel Manalı Anlamlı Sözler

Cuma, Mayıs 20th, 2011

Duygusal, Etkileyici, Romantik, Hüzünlü, Güzel, Manalı, Anlamlı, Sözler,

Haηi ßєηÐєη öηcє ßi iLi$кiη vaяÐı;Çoк sєvмi$тiη, Vє ßaηa qєLÐiğiηÐє “ÐєÐiη кi”
“ßєηiм caηıм çoк yaηÐı, sєη ÐiğєяLєяi qißi oLмa.
ßєηÐє saηa Ðємi$тiм ya haηi”ßєη ÐiğєяLєяi qißi ÐєğiLiм, sєηi üzмєyєcєğiм” Ðiyє.
ßєη sözüмÐє ÐuяÐuм üzмєÐiм, тєякєтмєÐiм, vazqєçмєÐiм.
SaÐєcє ßaηa aiт oL Ðiyє sєvÐiм.SєvÐiм Ðiyє мi тєякєттiη?
………ÐiğєяLєяi qißi oLмaÐığıм içiη мi ßєηi sєvмєÐiη?
இܓ

İstiklal Marşı

Cuma, Mayıs 20th, 2011

İstiklal marşımızın yazılma amacı nedirİstiklâl mücâdelesinin en çetin bir safhasında milletin duygularını belirtecek, İnsanları heyecanlandıracak, gönülleri coşturacak; gözlerde damla damla yaşlar sıralayacak bir manevi atmosferin oluşturulması, insanımızı “vatan, millet, bayrak, sancak istiklâl sevdası” gibi kutlu bir amaçta birleştirip, yüce bir potanın içerisinde tek yürek, tek beden olmuşçasına dirilten millî bir inkılâba ihtiyaç vardı.

Bu nedenle, “İstiklâl Marşı”nın yazılması istenmiş ve böylece, Maarif Vekâleti tarafından bir müsabaka açılmış ve müsabakada birinciliği kazanacak zâta 500 lira nakdî mükâfat verileceği ilân edilmişti.

Yurdun her tarafından 500′den fazla şâir müsabakaya girmişti. Fakat yazılan marşlar, milletin hissiyatına tercüman olacak bir durumda değildi.

Mehmet Âkit, marşın mükâfatlı olmasından dolayı müsabakaya katılmamıştı. Zamanın Maarif Vekili Hamdullah Suphi böyle bir marşın ancak, Safahat nâzımı şâir Mehmed Akif tarafından yazılabileceğine inanmış ve 5 Şubat 1337, Milâdî 1921 tarihinde şu mektubu kendisine yazmıştır.

“Pek aziz ve muhterem efendim,

İstiklâl marşı için açılan müsabakaya iştirak buyurmamaklarındaki sebebin izâlesi için pek çok tedbirler vardır Zât-i üstadânelerinin matlûb şi’iri vücûda getirmeleri maksadın husûli için son çâre olarak kalmıştır. Asl endîşenizin icâbettiği ne varsa hepsini yaparız. Memleketi bu müessir telkin ve tehiç vâsıtalarından mahrum bırakmamanızı rica ve bu vesile ile en derin hürmet ve muhabbeti arz ve tekrar eylerim.”

Bu mektubun yazılmasından bir ay bile geçmeden milletin istediği İstiklâl Marşı yazılmış ve kahraman orduya ithaf olunmuştu.

Marş, Maarif Vekili Hamdullah Suphi ve arkadaşları tarafından beğenilmişti. Yalnız bu marşın üstada-ı rencide etmeden Büyük Millet Meclisi’nden nasıl geçirileceği üzerinde düşünülmüştü. Bu sıralarda Maarif Vekâletince seçilen yedi marş da Büyük Millet Meclisi’ne getirilmişti.

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 1 Mart 1337 (1921) tarihindeki toplantısında kararı, Karesi Meb’usu Basri Çantay, Meclise gelen marşlardan birinin okunması için bir takrir vermişti. Bu takrir Meclis üyelerinin re’yine sunulmuş ve tasvîb olunmuştur.

Marşlardan birinin okunması için Meclis Reisi tarafından, Hamdullah Suphi Bey kürsüye davet edilmiş ve ezcümle şöyle konuşmuştur:
-Arkadaşlar, hatırlarsanız, Maarif Vekâleti son mücâdelemizin ruhunu terennüm edecek bir marş için şâirlerimize müracaat etmiştir. Birçok şiirler geldi, burada yedi tanesi en fazla vasfı hâiz olarak görülmüş ve seçilmiştir.

Hamdullah Suphi, Mehmed Âkif’ten bir marş yazmasını rica ettiğini, marşın yazıldığını, beğenildiğini söylemiş ve intihabının Meclis’e ait olduğunu da sözlerine ilâve etmiştir.

Hamdullah Suphi, gür sesiyle Meclis’in kürsüsünde İstiklâl Marşı’nı okumuştur.
“Hakkıdır, hür yaşamış bayrağımın hürriyet
Hakkıdır, Hakka tapan milletimin İSTİKLÂL”
mısraları ile bu marş, Meclis üyelerinin şiddetli ve heyecanlı tezahüratına vesile olmuş, salon alkış sesleriyle dolmuştur.

Kastamonu meb’usu Dr. Suad Beyin 12. Mart. 1337 (1921) tarihinde Büyük Millet Meclisi Riyasetine vermiş olduğu takrirde:

Riyâset-i Celîleye :
Müzâkere kifayetini ve Mehmed Akif Beyin İstiklâl Marşı’nın kabulünü teklif ederim.

Bundan başka Bolu meb’usu Tunalı Hilmi de takrir vermiş ise de reddedilmiş ve gene aynı tarihte Karâsi meb’usu Hasan Basri tarafından Riyâset-i Celîleye verilen takrirde:

Riyâset-i Celîleye :
“Bütün meclisin ve halkın takdîrâtını celbeden Mehmed Âkif Beyefendinin şiirinin tercîhan kabulünü teklif ederim.

Takrir Meclis Reisi tarafından oya sunulmuş ve kabul edilmiştir.

Böylece Mehmed Âkif tarafından yazılan marş İstiklâl Marşı olarak ekseriyetle kabul edilmiştir.

Kırşehir Meb’usu Müfid Efendi, bu marşın, Hamdullah Suphi Bey tarafından Kürsüde tekrar okunmasını Konya Mebusu Refik Koraltan da Milletin ruhuna tercüman olan işbu İstiklâl Marşının ayakta dinlenmesini teklif etmiştir.

Bunun üzerine 12 Mart 1337 (1921) ‘de kabul edilen ve kanuniyet kesbeden İstiklâl Marşı tekrar Hamdullah Suphi tarafından okunmuş ve marş ayakta dinlenmiştir.
“Doğacaktır sana vâdettiği günler Hakkın,
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.”
İşte bu ruh ve îmân ile Türk Ordusu Sakarya boylarında, İzmir yollarında Allah’ın lütuf ve insaniyle şecaat ve kahramanlıklarını göstermiş ve nihayet 9 Eylü 1922 tarihinde Hakk’ın vaat ettiği o parlak güneş, İzmir ufuklarında doğmuş, Müslüman Türkün saffet ve kudreti karşısında düşman büyük bir hezimete uğramış ve denize dökülmüştür.

Aziz ve mübarek vatanımızın her karış toprağı şehitlerimizin kanlarıyla sulanmış, zaferin şahikasına ulaşmıştır. Nitekim İstiklâl Marşında:

“Korkma ! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O, benim milletimin yıldızıdır, parlayacak,
O, benimdir; o, benim milletimindir ancak!” mısraları ne derin bir mânâ taşımaktadır.

İzmir’in meşhur Kadife Kalesi’nde büyük Şanlı Türk bayrağı dalgalanmağa ve şiddetli alkışlar arasında yurdun her tarafında zafer şenlikleri yapılmağa başlanmıştı.

Mehmed Âkif’e niçin istiklâl Marşı’nı Safahâtı’na koymadığı sorulduğunda o büyük insan:

“O benim değildir. Ancak milletimindir.” diye cevapta bulunmuştu. Aynı zamanda müsabaka için ayrılan (500) TL. o zaman fakir çocuk ve kadınlara örgü öğretmek, bir geçim sağlamak emeliyle teşekkül etmek üzere bulunan Darü’l Nisaiyye’ye teberru etmiştir.

Yakın arkadaşlarından, Ankara Baytar Müdürü’nün anlattığı palto hikâyesine göre. Millî Mücâdele sırasında. Ankara Baytar Müdürlüğünde bulunmuş olan bir zât. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi konferans salonundaki bir konuşmasında şöyle demişti:

Mehmed Âkif’in giyecek bir paltosu yoktu. Tâceddin Dergâhi’ndan Büyük Millet Meclisi’ne kadar paltosuz olarak yaya giderdi. O zamanlar Ankara’nın soğuğu çok şiddetli idi. Ben daireme gelir, paltomu Mehmed Âkif’e gönderirdim. O da giyer Meclise giderdi, İstiklâl Marşı için verilen parayı geri vermesinden dolayı kendisine, Mehmed Âkif üzerinde bir palton yok, verilen parayı da almazsın, dedim. Bunun üzerine, bana darıldı, paltomu da kabul etmedi. O soğuklarda paltosuz olarak Büyük Millet Meclisine gitti, geldi.

Mehmed Akif’in buna benzer şahsına has daha birçok meziyetleri vardır. Dürüsttür, hattâ Harb-i Umûmî içinde kardeşinin evinde çayı şekerle içtiklerini görünce, milletin yemediğini siz nasıl yiyorsunuz, demiş ve bir müddet kardeşinin evine bile gitmemiştir.

Mehmed Âkif’in rahatsız bulunduğu Alemdağı’nda son günlerde içlerinde Târık Us’un da bulunduğu bir grup üstadın ziyaretine gitmişler, Mehmed Âkif bitkin bir hâlde yatağında yatıyordu. Konuşma esnasında söz İstiklâl Marşı’na intikâl ettirilmiş, gelen ziyaretçilerden biri:

— Acaba İstiklâl Marşı yeniden yazılsa daha iyi olmaz mı? demiş, bu söz üzerine yatağında bitkin bir hâlde yatmakta olan Akif; birdenbire başını kaldırmış ve ona:

— Allah bir daha bu millete İstiklâl Marşı yazdırmasın!
Evet:
— Allah bir daha bu memleketin, bu milletin istiklâlini tehlikeye düşürmesin! Bir daha onu istiklâl Marşı yazmaya mecbur etmesin, sözüyle ziyaretçileri susturmuş, o büyük insanın ne demek istediği herkes tarafından anlaşılmıştı.

Büyük insan Mehmed Akif Ersoy, mezarına milleti için yazmış olduğu istiklâl Marşı’yla konulmuştur. Tarihte kendi eseriyle gömülen ilk bahtiyar ölülerden biri de şüphesiz Mehmed Âkif Ersoy olmuştur.

Cenâb-ı Hak rahmet etsin, ruhu şad olsun.

*Veli Ertan, Milli Kültür Dergisi, Aralık 1979

İSTİKLÂL MARŞI’NIN AÇIKLAMASI
Millî ve manevî değerleri coşkunlukla işleyen edebî eserler, o milleti manen kuvvetli kılar. Savaş sırasında cephedeki askere cesaret ve kuvvet, geride kalana sabır ve metanet verecek şiirlere, hikâyelere, destanlara, türkülere ihtiyaç vardır. Böyle buhranlı devrelerde, milletin şâirlerden, yazarlardan beklediği manevî destek budur.

İşte Âkif, Türk milletine, cesaret, metanet, sabır aşılamak, daha doğrusu onda mevcut bulunan bu duyguları harekete getirmek üzere kaleme aldığı şiirine “korkma” sözüyle başlıyor. “Al sancak” yâni bayrak, bir milletin istiklâlinin sembolüdür. O elden ele dolaşan bir meş’ale gibi nesilden nesile sönmeden, yere düşürülmeden devredilecektir.

Bayrağın sönmesi, Türk milletinin istiklâlini kaybetmesi, “yurdun üstünde tüten en son ocağın sönmesi” ise, son Türk erkeğinin ölümü demektir. O hâlde, son Türk erkeği, son nefesini vermeden, Türk istiklâlini yok etmek, Türk bayrağını söndürmek mümkün değildir. Zîra bayrağımız, milletimizin yıldızıdır. Bayrağın kaderi ile milletin kaderi birbirine bağlıdır. Bayrak bizimdir. Bize, milletimize aittir. Biz yaşadıkça onu kimse elimizden alamaz. Bu kıtada anlatılanları bir cümle ile ifâde etmek istersek; Türk milletinin bütün fertlerini öldürmedikçe, istiklâlini kimse yok edemez.

Şâir ikinci kıtada; bayrağımızın o zamanki kırgın, küskün, öfkeli hâlini dile getiriyor. Türk vatanının bâzı kısımları istilâ edilmiştir. Bu yüzden bazı bayraklarımız indirilmiş, yerlerine düşman bayrakları asılmıştır. Kaş çatmak, öfke hâlini ifâde eder. Kaş bizim edebiyatımızda hilâle benzetilir. Sevgilinin kaşları dâima hilâl şeklinde gösterilmiştir. Sevgili de nazlı bir güzeldir. Aşıkına eziyet etmekten, onu üzmekten zevk duyar. Bayraktaki hilâl de, tıpkı nazlı bir sevgilinin kaşı gibi çatılmıştır. Kahraman Türk ırkını üzmektedir. Türkün beklediği, özlediği ise, gülen bir yüzdeki kaşlar gibi, hilâlin açılmasıdır. Türk milleti, bayrağımızı yine göklerde dalgalanır hâlde görmeyi arzu etmektedir. Bir aşıkın sevgilisinden güler yüz beklemesi gibi, istiklâle âşık Türk milleti de istiklâlin sembolü olan bayraktan, yüzünün gülmesini, hilâl şeklindeki kaşının açılmasını beklemektedir. Bu ise milletimizin en tabiî hakkıdır. Çünkü, Türkler, istiklâlleri, bayrakları uğruna pek çok kan dökmüştür. Bu kanları bayrağa helâl etmesi için, onun da artık nazlanmayı bırakıp, göklerde dalgalanması lâzımdır. Bu kıtada, Mehmet Âkif, üstü kapalı olarak Allah’a hitap etmekte, Türk milletine bu dayanılmaz hâli, düşman istilâsını reva gördüğü için, Allah’a serzenişte bulunmaktadır. Zîra Müslüman Türk milleti, asırlarca îlâ-yı kelimetullah (Allah kelâmını, Kur’anı yüceltmek) İslâm dînini ve adaletini dünyaya yaymak için savaşmıştır (gaza etmiştir). Bu uğurda pek çok şehit vermiştir. Böyle bir milletin düşman istilâsına uğraması haksızlıktır. Bu durum ancak günahkârlara reva görülebilir bir cezadır. Türk Milleti dâima Hakk’a (Allah’a) inandığı, taptığı, onun yolundan ayrılmadığı için bu cezayı hak etmemiştir. Onun hakkı istiklâldir.

Üçüncü kıt’ada şâir “ben” diyor. Ancak kastettiği mânâ aslında “biz”dir. Türk milleti adına konuşmaktadır. Türk milleti ezelden beri hür yaşamıştır, dâima da hür yaşayacaktır. Ona esaret zinciri vurmaya kalkışmak çılgınlıktır. Zîra böyle bir harekete yeltenenler ağır şekilde cezalandırılır. Türk milleti, hürriyeti ve istiklâli uğrunda, önüne çıkacak her engeli aşacak kudrettedir. O böyle yüce bir gaye için, dağları yırtmak, engin denizleri taşırmak,bendleri aşmak gibi olağanüstü hareketleri başarabilecek güçtedir. Ergenekon Efsânesi, Türk’ün bu üstün vasfını ifâde etmektedir.

Dördüncü kıt’ada, şâir, vatanımızı istilâya yeltenen Avrupalılara meydan okuyor. Yirminci asrın başında Avrupa medeniyeti artık can çekişmektedir. Ondokuzuncu asırdaki üstünlüğünü kaybetmiş durumdadır. Bu yüzden tek dişi kalmış bir canavardır. Ancak Avrupa bu zayıflamış durumunu hazmedemediğinden, mevcut teknik imkânlarını seferber ederek, topuyla, tüfeğiyle bizi yok etmek gayretindedir. Avrupa medeni imkânlarını, Türklüğü dünya haritasından silmek için, bir vasıta olarak kullanmaktadır Mehmetçiğin süngüsüne topla, tüfekle cevap vermektedir. Avrupalı kendini çelik zırhlarla korurken Mehmetçik, onun modern silâhlarına îman dolu göğsüyle karşı durmaktadır. Bu silâhlarıyla, Avrupalı, kudurmuş bir canavar gibi uluyarak, kahraman Türk ordusunu sindirmeğe çalışmaktadır. Şâir, askerlerimize, bu artık eski gücünü kaybetmiş, zâlim, Müslüman Türk düşmanı, haçlı ordularından korkmamalarını, îman dolu bir göğsün, en modern silâhlara karşı koyabileceğini haykırıyor. Neticede Mehmet Âkif, haklı çıkmış, Avrupa medeniyeti îmanlı Türk askeri karşısında gerilemeğe mecbur edilmiş, bir kısmı Akdeniz’e dökülürken, bir kısmı da bayrağımızı selâmlayarak, memleketimizi terk etmiştir.

Beşinci kıt’ada, şâir yine kahraman Türk askerine hitâp ediyor Türk yurduna alçakları (düşmanları) uğratmaması için gerekirse canını feda etmesini tavsiye ediyor. Şehit gövdelerinin meydana getireceği siperler, düşmana mâni olacaktır. Bu kıt’ada “uğratmak” sözü de tesadüfen kullanılmış değildir. Şâir bu sözü, “Düşman yurdumuza girmesin”, “Onu yurda sokma” mânâsına kullanmamıştır. “Uğramak” bir yerde çok kısa bir süre için bulunmaktır. Mehmet Âkif, düşmanın çok kısa bir süre için de olsa, yurdumuzda bulunmasına müsamaha edilmemesini Türk askerinden islemektedir. Şâir, bu hayâsızca akının uzun sürmeyeceğine, Allah’ın Türk milletine (Kur’ânda) vaat ettiği zafer gününün yarından bile daha yakın bir zamanda doğacağına inanmaktadır. Bu îmanını, orduya da aşılamak arzusundadır.

Altıncı kıt’ada da şâir, Türk ordusuna vatanın kutsiyetini hatırlatıyor. Toprak ile vatan arasında büyük fark vardır. Toprağı vatan hâline getiren onu elde etmek ve korumak için şehit olan atalarımızın, o topraktaki mezarlarıdır. Kısacası alelâde toprak büyük bir değer taşımaz. Ama vatan toprağı, uğrunda şehit olan atalarımızın kanıyla sulanmış olduğu, şehit mezarlarıyla dolu bulunduğu için mukaddestir.

Bu vatanı dünyalara değişmeyiz. Toprak dünyanın her yerinde vardır. Ancak şehit atalarımızın mezarları sâdece bu vatanın üzerinde mevcuttur. Bu yüzden vatanımızı korumak için seve seve canımızı veririz. Yedinci kıt’ada da, aynı duygu ve düşünceler işleniyor. Bu vatan cennet kadar kıymetlidir. Şehit olanın ruhu, dini inançlarımıza göre doğrudan doğruya cennete gider. Şehitlerimiz, bu vatan topraklarında yattığı için, vatanımız da cennetten farksızdır. Bu vatan topraklarının her tarafı şehit mezarlarıyla baştan başa doludur. O kadar ki, toprağı sıksak şehitler fışkıracak sanırız. Bu yüzden de, bu vatan bizim en mukaddes, en sevgili varlığımızdır. Canımızı, canımızdan çok sevdiğimiz insanları, varımızı yoğumuzu Allah’a seve seve veririz. Esasen her şeyi bize veren Allah’tır. İstediği zaman da elimizden alır. Onun emrine karşı gelmek, isyan etmek aklımızdan geçmez. Fakat Allah’tan bir tek dileğimiz vardır: O da bizi yaşadığımız sürece vatanımızdan ayrı düşürmemesidir.

Şâir, sekizinci kıt’ada Allah’a hitâp ediyor. Şâirin Allah’tan yegâne dileği, mabedinin göğsüne yabancı (düşman) eli değmemesidir. Camilerimiz ve mukaddes saydığımız bütün varlıklarımıza düşman eli değmemelidir. Bu ezanlar ebediyen, Türk yurdunun üstünde inlemelidir. Ezan sesi hiçbir zaman susmamalıdır. İslâmiyetin beş şartından biri de kelime-i şahadet getirmek, yani “eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlühü” demektir. Günde beş vakit okunan ezan’ın mâna ve muhtevası içerisinde kelime-i şahadet de vardır. Bir insanın Müslüman olması için kelime-i şahadet getirmesi şarttır. Ezan ve kelime-l şahadet olmayınca, İslâmiyet de olmaz.

Dokuzuncu kıt’ada, ezan sesleri, yurdumuzun üstünde inlediği müddetçe şehitlerimizin de ruhlarının şâd olacağına işaret ediliyor. Ezan sesi, sadece yaşayanlara değil, ölülere, hattâ onların mezar taşlarına bile tesir eden yüce bir mânâ taşır. Şehit atalarımızın maddeden tecerrüd etmiş (sıyrılmış) ruhları yerden fışkırarak ezan sesiyle ayağa kalkacak ve arşa yükselecektir.

Son kıt’ada şâir, zafer gününün heyecanını yaşıyor. Şanlı bayrağımız dalgalanmakta, şafağın kırmızılığıyla adetâ yarış edercesine, gök yüzünü Kızıl renge boyamaktadır. Türk ırkı, yeniden hürriyetine ve istiklâline kavuşmuştur. Artık onun için yıkılmak, yok olmak düşünülemez. Bayrağımız göklerde dalgalanmaya başladığı için, şehitlerimizin kanlarını helâl edebiliriz. Zira, hedefe ulaşılmış, yüce gaye gerçekleşmiştir. Kısacası zafer kazanılmıştır. Esasen bu Allah’a tapan ve doğruluktan ayrılmayan büyük Türk milletinin en tabiî hakkıdır.

Böylece Şâir, şiir boyunca vatanımızın kutsiyetini, istiklâlin mânâ ve ehemmiyetini bu uğurda canım vermenin her Türk askeri için, bir borç olduğunu ifâde etmiştir. Son kıt’ada da kahraman Türk ordusuna çok yakında gerçekleşeceğini ümit ettiği, büyük zaferin heyecanını yaşatmak suretiyle, onun manevî gücünü son noktasına ulaştırmayı.

İstiklal marşı, İstiklal marşımızın yazılma amacı nedir, İstiklal marşının yazılma amacı nedir, İstiklal marşı neden yazılmıştır, İstiklal marşının yazılmasının nedenleri, İstiklal marşı niçin yazılmıştır,

Seçme ve Seçilme Hakkı

Cuma, Mayıs 20th, 2011

Seçme ve Seçilme Hakkı

ANAYASA
MADDE 1. – Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.

MADDE 2. – Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.

MADDE 3. – Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçe’dir.
Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır.

Millî marşı “İstiklal Marşı”dır.

Başkenti Ankara’dır.

SEÇME VE SEÇİLME HAKKI NEDİR?

“Yüce Atatürk’ün önderliğinde kurulan Cumhuriyet, akılcılığı ve bilimselliği temel alarak yurttaşlarımızı çağdaş dünyanın değerleriyle buluşturmuştur. Atatürk ilke ve devrimleri ile toplumsal yaşamın her alanında eşitliği amaçlayan köklü değişiklikler gerçekleştirilmiş, laiklik ilkesi yaşama geçirilerek demokratikleşme sürecine hız kazandırılmıştır. Bu süreçte, Cumhuriyet’in özüyle bağdaşmayan çağdışı kurum ve kurallar kaldırılmış, kadın-erkek ayrımı olmaksızın kişi hak ve özgürlükleri genişletilmiştir. Yüce Atatürk, Türk Ulusu’nun güçlü kılınması için, kadının yüceltilmesi gereğine inanmış, devrimlerle, Türk kadınının toplumsal konumunun yükseltilmesini sağlamıştır. Kadın hakları konusunda temel belge olan Medeni Yasa’nın 1926 yılında kabul edilmesi ile çağdaş toplum düzenine geçilmiş, uzun yıllar boyunca görmezden gelinen kadınlarımız, ekonomik, siyasal ve sosyal haklara kavuşturulmuş, yaşamın çeşitli alanlarında karşılaşılan eşitsizlik ve ayrımcılığın kaldırılması için önemli bir adım atılmıştır.

1934 yılında ise, birçok Batılı ülkeden önce Türk kadınına seçme ve seçilme hakkının tanınması, kadınlarımızın etkin yurttaşlar olarak ülke yönetiminde söz sahibi olmalarını olanaklı kılmıştır. Kadınlara dönemin koşullarına göre çağdaş ve ileri boyutta önemli haklar sağlanmış olması, Cumhuriyet’in en büyük başarılarındandır. Yüce Atatürk’ün eğitimsizliğe, bağnazlığa ve geri kalmışlığa karşı verdiği savaşım, Türkiye’nin evrensel değerleri benimseme ve çağdaş dünyayla bütünleşme kararlılığının da göstergesidir. Atatürk ve O’nun düşünce sistemi ülkemizi yüzlerce yıl ileriye götürmüştür. O, Ulusumuzu karanlıktan aydınlığa çıkarmış, bizlere çağdaş, bağımsız, özgür bir devlet bırakmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin bu yapıya ulaşmasında, Türk kadınının siyasal ve sosyal haklarına kavuşmasının önemli rolü bulunmaktadır. Cumhuriyet’in sağladığı hak ve özgürlükleri en iyi biçimde kullanan kadınlarımız, bugüne kadar ülkemizin gelişmesine ve demokratikleşme sürecine büyük katkıda bulunmuşlardır. Bu katkılarını artırarak sürdüren kadınlarımız, kendine güvenen ve üreten bireyler olarak toplumsal yaşamı yönlendirmekte, kimi kararlarda belirleyici olmakta, çeşitli mesleklerde önemli görevler üstlenmekte, yurt içinde ve yurt dışında üstün başarılar kazanmaktadır. Kadınlar, ülkenin geleceğinin belirlenmesinde ve gelişme yolunda atılacak tüm adımlarda görev almalı, yeniliklerin öncüsü olmalı, siyasal yaşamda etkinliğini artırmalı ve ülke yönetiminde daha fazla söz sahibi olmalıdırlar.

Kadınlarımızın siyaset ve yönetim kademelerindeki temsil oranlarının yükselmesi ve siyasal yaşamdaki etkinliklerinin artmasının, ülkemize güç kazandıracağı kuşkusuzdur. Bu doğrultuda atılacak adımlar, Türkiye’nin uluslararası alanda saygınlığını da artıracaktır. Tüm sorunların yalnız yasalarla çözülemeyeceği bilinmekte, uygulama boyutu önem kazanmaktadır. Kadınlarımızın kendi hak ve özgürlükleri için verdiği savaşım tüm yasa ve önlemlerden çok daha önemlidir.

ASKERLİK YAPMAK

Vatandaş olarak devlete karşı birtakım görevlerimiz vardır. Seçimlere katılmak, vergi vermek, askerlik yapmak, yasalara ve kurallara uymak bu görevlerdendir.

Askerlik yapmak, vatandaşlık görevlerinin en önemlisidir. Askerlik yaparak vatanımızı ve bayrağımızı iç ve dış tehlikelerden koruruz.

T.C vatandaşı olan her erkek 20 yaşına gelince askerlik yapmakla zorunludur.askerlik görevini bitirenler 41 yaşına kadar askere çağrılabilir.Yurtta ve Dünyada geleceğimizi güvence altına almak güçlü bir orduyla olur.Ülkemizi korumak için Türk Silahlı Kuvvetleri çalışır.Bunu da hava,kara,denizkuvvetleri ile sağlarlar.

EĞİTİM HAKKI

Devlet,vatandaların eğitim ve öğrenimlerini sağlamak zorundadır.Ülkemizde sekiz yıllık eğitim bütün vatandaşlar için zorunludur. Devlet,vatandaşları arasında hiçbir ayrım gözetmeksizin,herkesin çağdaş eğitim koşulları içinde ve parasız olarak temel eğitim koşulları içinde parasız olarak temel eğitim almasını sağlamakla yükümlüdür.Devlet, ayrıca, maddi olanakları yetmeyen öğrenciler için burslar sağlar ve gerekli yardımları yapar. Özel eğitime ihtiyacı olanlar için gerekli önlemleri alır.

Eğitim hakkı, çocuğun en önemli temel haklarından biridir. UNICEF’in 1999 Raporunda da belirtildiği gibi, okuma yazma bilmeme çok ciddi sorunlara neden olmaktadır. Anne ve çocuk ölümlerinin önde gelen etkenlerinden biri, annenin eğitim düzeyinin düşüklüğü ya da hiç okuma yazma bilmemesidir. Kız çocuklarının okullaşma oranındaki 10 puanlık bir artış sonunda bebek ölüm hızı binde 4.1 azalmaktadır.

Şu halde, çocuğun en temel hakkı olan yaşama hakkı ile eğitim hakkı arasında yakın bir ilişki bulunmaktadır. Yaşam hakkının yanı sıra, çocuğun bedensel, zihinsel, duygusal, sosyal ve ahlâk gelişimi için eğitime gereksinimi vardır. İnsanın doğuştan getirdiği yetenekleri geliştiren en önemli araç eğitimdir. Eğitim olmadan insanlar üretken biçimde çalışamazlar, sağlıklarına özen gösteremezler, kendilerini ve ailelerini gereği gibi koruyamazlar ve kültürel açıdan zengin bir yaşam sürdüremezler.

Okuma yazma bilmemek, insanların yaşadıkları toplumlarda, bütün halklar ve gruplar arasında anlayışı, barışı ve hoşgörüyü, iki cinsiyet grubu arasında eşitliği öngören bir ruhla yer almalarını güçleştirir. Konu toplumun bütünü açısından ele alındığında, eğitim hakkının gerçekleştirilmemesi, demokrasi ve toplumsal ilerleme, böylece de uluslararası barışa ve güvenliğe zarar verecektir. “Özgürlükçü demokratik düzeni benimsemiş ülkelerde eğitim, kişilerde yaratıcı ve eleştirel düşünce yeteneğini geliştirir, çocukların ilgi ve yeteneklerini değerlendirir. Onlara geniş bir dünya görüşü ve hoşgörü kazandırır.

Ülkeler, sağlıklı ve çağdaş bir eğitim aracılığı ile kalkınmanın gerektirdiği sayı ve nitelikte insan gücünü yetiştirirler. Böylece, eğitilmiş insanlar tarafından ülke kaynakları daha etkili ve planlı bir biçimde değerlendirilir, ülke zenginleşir, insanlar daha mutlu ve rahat bir yaşam sürdürürler. Şu halde hem bireyin hem toplumun gelişmesi; herkese yeteneği, kapasitesi ve ilgisi doğrultusunda eğitim görme hakkının sağlanmasına bağlıdır.

Ayrıca, insan hakları ile ilgili uluslararası belgelerin ve anayasaların temel ilkeleri olan hürriyet, eşitlik ve demokrasi, bireyin ve toplumun gelişmesi sağlanmadıkça gerçekleştirilemez. Çünkü, insan hakları ve demokrasi, ancak halkın belli bir eğitim düzeyine ulaştırılmasıyla korunup gerçekleştirilebilir. İşte eğitimin bu önemi nedeniyledir ki, eğitim hakkı 1948 İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi başta olmak üzere, o tarihten bu yana uluslararası pek çok bildirge ve sözleşmede yer almış, Birleşmiş Milletler’in son on yılda yaptığı bütün önemli zirve ve toplantılarda ele alınıp tartışılmıştır.

Eğitim hakkının 1948 yılında İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde yer alması, Birleşmiş Milletler’in sosyal, ekonomik ve kültürel hakları, medeni ve siyasal haklarla uyumlu olarak geliştirme yönündeki kapsamlı çabalarının başlangıcını oluşturmuştur. Bu hakların bölünmezliği 20 Kasım 1989 tarihli Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’de güvence altına alınmıştır. Sözleşme ile bir zamanlar çocukların gereksinimleri olarak kabul edilen hususlar artık hak sayılarak, devletten ve uluslararası topluluktan istenebilir duruma gelmiştir.

Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin 28. maddesi, çocukların eğitim hakkını tanımakta, taraf devletleri, çocuklara ücretsiz zorunlu temel eğitim sağlamak, ortaöğretimi genel ve mesleki olmak üzere çeşitli biçimlerde örgütlemek ve bunları tüm çocuklara açık bulundurmakla yükümlü tutmuştur. Bunların yanında devletlere uygun bütün araçları kullanarak yüksek öğretimin yetenekleri doğrultusunda tüm çocuklara açık duruma getirilmesi, eğitim ve meslek seçimine ilişkin bilgi ve rehberliğin bütün çocuklar tarafından elde edilebilmesi, disiplinle ilgili her konuda, çocuğun insan olarak sahip olduğu saygınlığın korunması görevlerini de vermektedir.

Sözleşme’nin 29. maddesi ise devletlerden, çocuğun kişiliğinin, zihinsel ve bedensel yeteneklerinin mümkün olduğunca geliştirilmesini, insan haklarına ve temel özgürlüklere saygı duyarak anlayış, barış, hoşgörü, cinsler arası eşitlik, tüm insanlar arasında dostluk ruhuyla yetiştirilmesini ve özgür bir toplumda etkin bir yaşantıya sorumluluk üstlenecek biçimde hazırlanmasını istemektedir.

Sözleşme’nin nitelikli eğitime ilişkin yaklaşımı ise, çocukların bilişsel gereksinimlerini gözetmenin yanında fiziksel, toplumsal, duygusal, moral ve manevi gelişimlerini gözetmektir. Eğitim hakkını düzenleyen 28. ve 29. maddeler Sözleşme’deki tüm hakları kapsayan dört temel ilkeyle birlikte uygulanmalıdır. Bu ilkelerin hepsi, bir eğitim sisteminin ya da belirli bir okulun nasıl biçimlendirileceği başta olmak üzere gerek fiziksel çevre, gerekse programlar bakımından kapsamlı bir çerçeveye sahiptir. Bu ilkeleri yukarıda ayrıntılı biçimde inceledik.

Seçme ve Seçilme Hakkı Ne Zaman Verildi, Seçme ve Seçilme Hakkı Nedir, Seçme ve Seçilme Hakkında, Seçme ve Seçilme Hakkı ile İlgili Bilgi, Seçme ve Seçilme Hakkı ne Zaman, Seçme ve Seçilme Hakkıyla İlgili Bilgi, seçme ve seçilme hakkının topluma neler kazandırdı

Budizm Ne Demek – Budizm Nedir

Cuma, Mayıs 20th, 2011

Budizm Ne Demek – Budizm Nedir
Budizm ‘in kurucusu Buda (Guatama, Gotama) ( MÖ.563 – 483 ) Kuzey Hindistan ‘da Lumbini koruluğunda doğmuş bir filozoftur. Buda “aydınlanmış” anlamına gelir. Budizm ‘ in en güçlü yayılma dönemi Hint Hükümdarlarından Aşoka (MÖ. 273 – 236) zamanına rastlar. Aşoka zamanında Budizm ‘ Hindistan, Seylan, Suriye, Mısır, Makedonya ve Yunanistan ‘a kadar yayılmıştır. Aşoka ‘dan sonrada yeni Krallar Budizm ‘e girmiş yayılmasını sağlamış hatta Çin, Moğolistan ve Japonya ‘nın ileri gelen devlet adamlarının Budizm ‘e hizmet etmesini sağlamışlardır.

Budizm MS 1.yy Türkistan , 4. yy da Kore , 6.yy da Japonya ve 7.yy da ise Tibet ‘te yayılmaya başlamıştır. Günümüzde Güney, Doğu; Güneybatı ve Orta Asya ‘da çok sayıda taraftarı olan Budizm ‘ Avrupa ve Amerika ‘da da yayılmaya ve taraftar bulmaya başlamıştır

Budizm ‘de inanç ve ibadet
Budizm ‘de inancın temeli “ Buda ‘ya sığınırım, Dhamma ‘ya (dine,doktrine) sığınırım, Sangha ‘ya sığınırım (Rahipler Cemaati, dünyanın en eski bekar rahipler topluluğu)” cümlesi oluşturur. Bunlardan birini inkar eden kişi budist sayılmaz ve Budizm ‘e girmek için yukarıdaki cümleyi söylemek gerekir. Sangha ‘ya giren rahip ve rahibeler evlenemezler.

Budizm ‘ de mabetlere “Vihara” denir. Budistler Karma- Ruhgöçü ‘ne inanırlar. Vihara da ayda 2 kez bir araya gelen rahipler yaptıkları hataları itiraf ederek benliklerini öldürürler. Bazı dinlerde olduğu gibi Budizm ‘de de bir kurtarıcı bekleme inancı vardır. Kurtarıcının isma Metteya veya Maitreye ‘ dir. inançlarına göre Metteya tüm dünyayı düzeltmek olarak gelecek ve Buda ‘ nın tamamlayamadığı dini tamamlayacaktır.

ibadet Stupa denilen mabetlerde yapılır. Stupalar helezoni yapıda inşa edilmiştir. ibadet için Stupaya giren Budist önce Buda ‘nın heykeline saygı gösterisi yapar; O ‘na çiçek ve tütsü sunar, Budistler kendi evlerinde de bir köşede korudukları Buda heykeline tazimde bulunarak,ibadet ederler. ibadetlerinde klişeleşmiş dua ve söz yoktur.

Budizm ‘in kutsal ziyaret yerleri ;
Budanın doğum yeri( Lumbin)
Aydınlanma yeri (Bodhi Gaya)
Buda ‘ nın ilk vaaz verdiği geyik parkı (Sarnarth ‘da)
Buda ‘nın öldüğü Uttar_Prades şehri,
Ganj nehri

Kutsal Kitapları
Budistler Buda ‘nın vaazlarının Pali – Kanon adlı bir kitapta toplandığına ve 400 yıl kadar sözlü olarak nesilden nesile aktarıldığına inanırlar. Budizm ‘in kutsal kitabı üç sepet anlamına gelen “Tripitaka veya Tipitaka ‘dır”.Tripitaka da;

Vinaya Pitaka
Sutta Pitaka
Abhidhamma adlı bölümler bulunur.

Bu kitaplarda rahip ve rahibelerle ilgili kurallar, ayin usulleri, beslenme,giyinme, Buda ‘nın hayatı,konuşmaları,vaazların yorumu,Budizm ‘ felsefesi vb ayrıntılı bir şekilde anlatılır.

Budizm ‘de Mezhepler
Budizm ‘ başlıca iki büyük mezhebe ayrılır: 1- Hianayana , 2- Mahayana

1 – Hinayana (Küçük Araba)
Kişinin kendisini kurtarmasını esas aldığı için böyle isimlendirilmiştir. Bu mezhep Seylan ve Güney Asya ‘da yayılmıştır. Mensupları saf Budizm ‘e yani Budanın asıl telkinlerine kendilerinin muhatap olduklarını iddia ederek Mahayana koluna bağlı olanları sapkınlıkla suçlarlar

2 – Mahayana ( Büyük Araba)
Toplumu bir bütün halinde ele alarak herkesin kurtuluşa ermesini amaç edinmişlerdir. Onlara göre Budizm ‘, herkese cevap vermeli, herkesin ihtiyaçlarını gidermeli, doktrinleri basitleştirerek halkın anlayacağı bir seviyeye getirilmelidir. Budizm ‘in bu kolu başka din ve doktrinlerden yararlanmakta sakınca görmez. Bu mezhebe göre Nirvanayı gerçekleştiren herkes Buda unvanını alır. Ve ihtiraslarının esiri olarak dünya zevklerinin arkasından koşmaz. Mahayana mensupları,”hata yapabilirim” diye faaliyetleri askıya almanın karşısındadır. “Bu yüzden pişmanlık duymaya lüzum yoktur” derler Mahayana ‘ya bağlı kişi kendini kurtuluşa hazırlayabilmek için şü hususlara dikkat etmek zorundadır:

Cömertlik
Olgun manada bilgelik
Budizm ‘in ahlak kurallarına bağlılık
Meditasyon
Karşılaştığı olumsuzluklara sabır göstermek
Hiç usanmadan sürekli bir gayret içinde olmak

Bu sayılan özellikleriyle Mayayana Budizm ‘i dünyanın bir çok bölgesinde yayılma imkanı bulmuş,adeta misyonerli bir hüviyet kazanmıştır

BUDA VE ÖĞRETiSi
Buda ‘nın öğretisinin baslıca özelliği; Buda ‘nın aydınlanma sonucu bulmuş olduğu gerçekleri birer dogma olarak sunacak yerde aydınlanma yöntemini öğretmeyi ve böylelikle yöntemi öğrenen kimselerin kendi çabalarıyla bu gerçekleri kendilerinin bulup yasantısal deneyimle doğrulamalarını öngörmesi, Budalık yolunu herkese açık tutmasıdır. Buda ‘nın yasadığı dönemde Budizm ‘ bir din, Buda da bir peygamber değildi.

Şimdiye dek her geliş gidişsimde, içinde hapis olduğum, Duyularla duvaklan mis bu evin, Yapıcısını aradım durdum. Ey yapıcı! Simdi seni buldum. Bir daha bana ev yapmayacaksın, Bütün kirişlerin kirildi, payandaların çöktü. içimde Nirvana ‘nın suskunluğundan başka bir şey kalmadı Tutkuların, isteklerin biçimlediği yanılgıdan kurtardım kendimi.

Öğretide 4 temel gerçek vardır: Yaşamda ıstırap vardır; ıstırabın bir nedeni vardır; bu neden yok edilirse ıstırapta yok edilmiş olur; bu nedeni yok etmeyi sağlayan bir yol, bir yöntem vardır.

1.Istırap (DUKKHA) ve Yaşamın 3 özelliği
Dört okyanusun suyu mu daha çoktur, yoksa sizlerin inleye sızlaya sürdürdüğünüz bu yolculukta sevdiğiniz istediğiniz şeyleri elde edememek, sevmediğiniz istemediğiniz şeylerden kaçınamamak, istediğiniz şeylerin istediğiniz gibi olmaması, istemediğiniz şeylerin istemediğiniz biçimde olması yüzünden akıttığınız göz yaşları mi daha çoktur? Ananızı, babanızı yitirmek, kardeşlerinizi, kızınızı yitirmek, malinizi, mülkünüzü yitirmek… Bu uzun yolculukta tüm bunlara katlandınız ve dört okyanusun suyundan daha çok göz yaşı akıttınız.

Buda ıstırap için dukkha sözcüğünü kullanıyordu. Anlamı; ıstırap, üzüntü, tasa, keder, maddesel veya ruhsal sağlıksızlık, uyumsuzluk, tedirginlik, doyumsuzluk, yetersizlik, sürtüşme, çelişki yani olumsuz ruh durumları… Buda ‘nın gözlerimizi açmaya çalıştığı gerçek daha çok ıstıraptan korunmak, kurtulmak için izlediğimiz tutumdaki yanlışlarımız, yanılgılarımız. Herkes yaşamda Istırabın olduğunu biliyor, ama yaşamda Tatlı anlar, hoş ve zevkli olan şeyler olduğunu, haz ve zevkin ıstırabı dengeleyebileceğini düşünüp bu anların beklentisi içinde ıstıraba katlanabiliyor. Buda ‘ya göre yanılgı işte burada. Buda kaynağı dışımızda olan şeylerden elde ettiğimiz haz ve zevkin ıstırabın asil nedeni olduğunu göstermeye çalışıyordu. Yanılgının dünyanın bu geçiciliğine gözlerimizi kapamak, geçici olan, kalıcı olmayan şeylere tutunmaya çalışmaktan geldiğini, dünyayı gerçek böylesiliği, yapısıyla görememekten kaynaklandığını söylüyordu. “Sevdiğimiz hiç bir şey yok ki, bir gün gelip ya onlar bizden, ya biz onlardan ayrılmayalım.”

Buda yaşamı gerçek boyutları içinde kavrayabilmemiz için yaşamın birbiriyle ilgili 3 özelliğinin üzerinde ısrarla duruyordu: Dukkha – Istırap Bir arada bütünleşmiş, bileşmiş, oluşmuş hiç bir şey değişimden, çözülüp dağılmaktan kurtulamaz. Yanılgı değişim içinde olan, geçici olan şeylere sanki hiç değişmeyeceklermiş, sanki kalıcı şeylermiş gibi tutunmaya, sarılmaya çabalamaktan geçiyor. Oysa elde etmek istediğimiz şeyi elde edene kadar o şey değişiyor, koşullar değişiyor, bu arada biz kendimiz de değişiyoruz.

Buda ‘nın amacı dünyayı ne olduğundan daha kötü ne de daha iyi göstermekti. Onu olduğu gibi iyi ve kötü yanlarıyla, kendimizi hiç bir yanılgıya, yanılsamaya kaptırmadan bütünlüğü içinde gerçek böylesiliğiyle görmemizi sağlamaya çalışıyordu. Istırabın dünyayı olduğu gibi içimize sindirememekten, dünyadan verebileceklerini değil de daha çoğunu beklememizden, istememizden kaynaklandığını anlatma çabası içindeydi. Kötü olan yaşam değil, ona arsızca yapışmaya çabalamaktan, ondan verebileceğinden çoğunu istemekten gelen ıstıraptır. akıp giden yasamla birlikte karşı koymadan, direnmeden akıp gitmesini öğrenmek, dönüsü olmayan bir akis içinde olduğumuzun, yaşamın tek bir aninin bile ikinci kez yaşanmasının olanaksızlığını içten içe kavramak, her saniyenin tadını bilecek biçimde yaşamın sevinçle, kıvançla, coşkuyla kucaklanmasına yol açabilir.

Mutluluğun ertelenmesinin de, para biriktirir gibi haz ve zevk biriktirmenin de olanaksızlığı iyice anlaşılabilir. Acaba yaşamda kendimize sığınak yapabileceğimiz Istırabın güçsüz kaldığı, etkisinin azaldığı bir yer, bir zaman var mi? Budizm ‘ olduğunu savunuyor. Bu an ve burası… Hiç bir şeyin öteki şeylerden ayrı bir kendiliği, ayrı kalıcı bir benliği olamaz. Istırabın asil nedenini aradığımız, kökenine indiğimiz zaman hiç bir kuşkuya yer bırakmayacak biçimde karşımıza çıkan sorumlunun, bir yandan istek ve tutkularımızı besleyip kışkırtan den Başka birisi olmadığını görüyoruz. “Benim güvenim” ”Benim görevim” ”Benim sorumluluğum” ”Benim başarım” ”Benim param” ”Benim isteklerim” ”Benim heveslerim” ”Benim öldükten sonra ne olacağım” ”Benim öldükten sonra da var olma doyumsuzluğumdan gelen sorunlarım” Nedir bu ben?

Buda insan varlığında geçici olmayan değişmeden kalan, dayanıklı bir öz, tözel bir nitelik olmadığını göstermeye çalışıyordu. Bir gövde doğar, büyür, yaşlanır, ölür, çözülür, sürekli değişim içindedir. Bir kimse kolunu, bacağını yitirse de ne azalır, ne de küçülür. Öyleyse insanin gövdesinde olamaz. duygularımızda da olamaz. Çünkü onlar değişse de gene olduğu gibi kalır. duyu organlarımızdan gelen algılarımız da olamaz. önceki düşüncelerimiz, kararlarımız, eylemlerimizle biçim almış eğilimlerimiz de olamaz. ayırt edici bilincimizde de olamaz. Bu beş kümede toplanan bedensel ve ruhsal varlığımız gövdemiz, duygularımız, duyu organlarımızdan gelen algılarımız, önceki düşüncelerimiz, kararlarımız ve eylemlerimizle biçim almış eğilimlerimiz, karakter özelliklerimiz, ayırt edici bilincimizin bir araya gelmiş olmasından da oluşmuş olamaz. Çünkü bunlardan hiçbirisi i içermiyorsa o zaman besinin bir araya gelmesi de beni oluşturmaz. O zaman geriye değişmeden kalan tek bir şey kalıyor. Ad… Ben ‘e verilen özel ad.

Milanda Panha adli kitaptan: Kral Bilge Nagasena ‘ya seslenmiş: “Ustam kimsin, adini söyler misin?” “Bana Nagasena diyorlar. Ama bu yalnızca bir ad, adlandırmaktan, belirtmekten Başka şeye yaramayan, bir deyim, bir sözcük, içinde bir kimlik, bir benlik yok. Bir ad, bir lakap, bir işaret, yalın bir sözden Başka bir şey değil. Kral inanmaz ve sorular sorar. “Nagasena bu saçlar midir?” “Hayır büyük kral” … “Duygu ve coşkular midir Nagasena?” “Hayır büyük kral” Nagasena kraldan arabayı tanımlamasını ister. “Tekerlek, dingil, ok, sandık ve kollar bir arada olunca arabadan söz edilir. Araba yalnızca bir ad, adlandırmaktan, belirtmekten Başka bir ise yaramayan bir deyimden Başka bir şey değil.” “Evet kralım. Benim de saçlarım, derim, … ad ve bedenim, duygularım, algılarım, geçmiş eylemlerimle biçim almış karakter özelliklerim, ayırt edici bilincim bir araya gelince Nagasena adi veriliyor. Ama kimlik, benlik söz konusu olunca burada öyle bir şey yok. Nasıl arabanın beş bölümü bir araya gelince araba diyorlarsa, beş katışmaç bir araya gelince de bir kimden bir den bir özneden söz ediliyor. Buda diyor ki: Ne ben ‘in, ne de ben ‘e ilişkin kalıcı bir şeyin varlığından söz edilebilir. Ben, ben olarak gelecekte de var olacağım, benim sürekli değişmez bir benliğim var, savında bulunmak hatalıdır. Ben düşüncesini yok etmeli, benlikle kurumlanmak yanılgısını yenmelidir. Buda ‘nın görüsüne göre “ben”, insanin hem bedensel hem de ruhsal varlığını oluşturan bu beş kümenin bir arada ve birlikte, sürekli bir akis, sürekli bir değişim içinde olusunun ortaya çıkardığı bir görüngü, bir olgu, insani çevresinden ayrı bir varlık olarak ayırt etme, özerk bir biçimde hareket etme durumundan köklenen bir yanılgı, bir yanılsamadan Başka bir şey değil. ayırt edici bilinç ise karışıp dünyayı ben ve ben olmayan diye ikiye bölünce bu ben yanılgısı kendiliğinden ortaya çıkıyor. Aslında bilincin ayırt etmeden, seçmeden, bölmeden bütünü kavrama olanağı da var.

Ben ‘in var olma doyumsuzluğundan kaynaklanan ve ölümün sinirini aştığına inanılan uzantısına verilen ad ’sa ruhtur. Budizm ‘de Öz varlık yoktur. Buda ben-ruh yanılgısını sergilemek istiyor. Bir kez ben-ruh yanılgısı oluştu mu bütün varlığımızı sarıyor, bilincimizin özgürce çalışma etkinliği engelleniyor, onun bitmez tükenmez istekleri nasıl yaşamı çekilmez bir hale koyuyor, sorunlarımız yaşamla bile sınırlı kalmıyor, ölümden sonrası ile ilgili sorunlar da gündeme girdiğinden onlar da kaygı ve üzüntü konusu olmaya başlıyor. Buda ben ‘i kurtarmaya değil, bizi ben ‘den kurtarmaya çalışıyordu. Ölümsüzlüğe erişmek için tek bir yol olduğunu savunuyordu. Öncesizden sonsuza uzanıp giden varoluş zincirinin içindeki yerimizi bulmak, evrensel yaşam ırmağının içimizden aktığının, yaşam gücünün bizim burun deliklerimizde, bizim ciğerlerimizde nefes alıp verdiğinin bilincine erişmek….

2. Nedensellik Çemberi- bağımlılık ve Özgürlük- Ka
Buda ‘ya göre varolan her şey nedenselliğin bir sonucu olarak vardır, boşluktan yokluktan oluşan bir evrende nedenselliğin döngüsüne takılan yokluk varlığa dönülür, her neden bir sonucu, her etki bir tepkiyi zorlar. Evrenin değişmez yasası nedensellik (Karma) yasasıdır. Ne başlangıcı ne de sonu olan evrende egemen olan yalnız doğa yasalarıdır. Buda böylelikle tanrıların görevini yasalara yüklemiş, tanrıları gereksizleştirmişti. Değil mi ki insanin geleceğini belirleyen nedenlerin zorladığını sonuçlardır, öyleyse insanin kendi eylemlerinin sonuçlarından kaçıp kurtulması olanaksızdır. Bir çocuğun anasından beklediği gibi tanrıların bize sevecenlik göstermelerini, bizi bağışlamalarını bekleyemeyiz. Eylemlerimizin sonuçlarından kurtulmanın bir yolu varsa, onu ancak kendi çabamızla kendimiz bulmalıyız.

On iki halkalı kapalı bir zincir olarak temsil edilen nedensellik yasası:

1. Yanılgı yanlış düşüncelere yol açıyor.
2. Bu düşünceler eğilimlere, karakter özelliklerinin biçimlenmesine ortam hazırlıyor.
3. Buradan da bilinç oluşuyor.
4. Bilincin bentle ben olmayanı ayırt etmesinden özne nesne ikiliği, ad ve beden ortaya çıkıyor.
5. Bundan altı duyu alanı gelişiyor.
6. Bu altı duyudan dolayı duyularla nesneler karşılaşıyor.
7. Bu karşılaşmadan hoşlanma, hoşlanmama gibi duygular oluşuyor.
8. Bu duygular isteklere, tutkulara dönüşüyor.
9. istekler, tutkular bağımlılığa, insanin isteklerinin, tutkularının tutsağı olmasına, bireysel yaşam isteğine yol açıyor.
10. Bundan da oluşuma bağımlılık ortaya çıkıyor.
11. Oluşum doğuşa
12. Doğuşsa ihtiyarlık ve ölüme, ıstıraba, tedirginlik ve umutsuzluğa yol açıyor. Buradan da gene yanılgı çıkıyor ortaya. Buda ‘nın yanılgıyı dizinin en başına koymasının nedeni olasılıkla bu döngüden tek çıkış yolunun bu halka olmasıyla açıklanabilir.

istekleri, tutkuları kışkırtan yanılgıdır ana yanılgıyı besleyen de gene istekler ve tutkulardır. Kökünü yanılgıdan alan düşünceler, karar ve eylemlere dönüşüyor. Düşüncelerimiz kararlarımızı, kararlarımız Eylemlerimizi belirlerken, eylemlerimiz de kararlarımızı etkileyip zorluyor. Her düşünce sonrakileri sınırlıyor. Biz kez tam bir özgürlük içinde bir şey düşünmüş olabileceğimizi varsaysak bile, ondan sonraki düşüncelerimizde ayni oranda özgür olamayacağımız açık. Giderek özgürlük alanı kısıtlanıp daralıyor… Şu anda ne olduğumuzu belirleyen dünkü düşüncelerimizdir.

Bu gün kafamızdan geçen düşüncelerse yarinki yaşamımızı biçimliyor. Yaşamımız kesinlikle zihnimizin yaratısıdır. Budist metinler dört tür bağımlılıktan söz ediyorlar.

1. isteklerden, tutkulardan gelen bağımlılık
2. Yanlış görüşler, kanılardan kaynaklanan bağımlılık
3. Erdemli bir yaşamla ve kurallara tıpatıp uygun davranmakla kurtuluşa erişilebileceğini sanmaktan gelen bağımlılık
4. Sürekli ve değişmez bir ben ‘in varlığına inanmaktan gelen bağımlılık isteklerimizin tümüne
yakın bir bölümü toplumun yapay olarak yarattığı gereksiz şeyler.

Örneğin toplum bizi zeki bir adam gibi görünmeye isteklendiriyor. Çevremizde beğenilen bir kimse olmak bize nelere mal oluyor ? Bunun karşılaştırmalı bir hesabini yapabilmiş olsak, harcadığımız bunca çaba, üzüntü, sıkıntıya değmeyeceğini anlayacaktık. Başka insanların önüne geçememek, Başka insanlara üstün olamamaktan gelen ezikliklerin ardında hep ben yanılgısı yatıyor ama bu ben yanılgısını besleyen de toplumun özendirici etkisi. Bir kere gözümüzü açıp ta bu koşturmacanın amaçsızlığını, anlamsızlığını görebilsek, bu koşullanmalar, biçimlenmeler etkisini yitirecek, ve bağımlılık da ortadan kalkacak. O zaman ıstırap yerini özgürlüğümüzü yeni bastan kazanmış olmaktan gelen aşkın bir mutluluk duygusuna bırakacak, nedensellik döngüsünden kendimizi kurtarmış, daha doğrusu döngüyü ters yöne çevirmeyi başarmış olacağız insan kendini yanılgıdan nasıl kurtarır? Bu sekiz basamaklı yolla mümkündür. Yanılgıdan kurtaran bilgiye çıkarımcı düşünceyle varılamaz. Çünkü bu tür düşüncede özgürlük yoktur. Budizm ‘ görüsüne göre, bizi yanılgıdan kurtaracak bilgiye ancak sezgiyle erişilebilir. insan yanıldığını, yanilmadigini; aldatılmadığını, aldatılmadığını; sevildiğini, sevilmediğini ancak sezgiyle anlayabilir. Uyanan kimse karmanın elinde eli kolu bağlı bir oyuncak olmaktan kendini kurtarmış olur. Koşullanmaya, biçimlenmeye bütünüyle karşı koyabilecek bir insan yok bu dünyada. Yanında yada karşısında tutum almakla her zihnini sınırlamış oluyor. Bizi düşündüğümüz gibi düşünmeye, davrandığımız gibi davranmaya iten ön koşullar, düşünsel yada duygusal zorunluluklar var. Uyanınca bu zorunluluğu fark etmiş oluyoruz ve zorunluluk olmaktan çıkıyor. Bu yüzden de karma değiştirilemez bir alın yazısı sayılmaz, uyanan kimse karmanın bağlarını da koparmış olur. Eylemlerimiz er geç bize geri döner.

Her eylemin iyi yada kötü sonuçları eninde sonunda eylemi yapana ulaşır. Buda, kalıcı olan bir yaşamdan öbürüne aktarabileceğimiz, şu gövdemiz içinde saklanan bir şey olamayacağını anlatmaya çalışmıştı Öyleyse gene doğumla söz edilmek istenen neydi? Buda ‘ya göre bir yaşamdan ötekine aktarılan ben yada ruh değil, yalnızca eylemlerimizin zorladığını nedensel sonuçlardır. Bu senin gövden de değil, Başka birisinin gövdesi de değil. Ona geçmiş eylemlerin (karma) ürünü gözüyle bakmak daha doğru olur. Önceki bir yaşamda yaptıklarımın ödülü ya da cezası da değil. Ben nedensellik zincirinin bir zorunluluğu olarak varım. Eylemlerin bir sürekliliği var ama ben ‘in de bilincin de sürekliliği yok. Buda ‘nın dilinde doğum ölüm döngüsü, yaşamların önceki yaşamların etkisiyle biçimlendiğini anlatmaktan öte bir anlam taşımıyordu.

3. Nirvana
Nirvana, Batı ‘da genelde anlaşıldığı gibi ölümden sonra değil, burada ve şu anda gerçekleştirilebilecek bir ruhsal durumdur. istek ve tutkuların yok olması, Istırabın etkili olmayacağı bir iç barışa, iç suskunluğa, aşkın bir Mutluluğa erişmektir. Nirvana ‘ya erişme isteği de dahil olmak üzere tüm istek ve tutkular bırakılmadan, olanla, gelenle yetinmekten gelen iyimser bir yetingenlik kazanılmadan Nirvana gerçekleştirilemez. Nirvana ‘yı gerçekleştiren kimse bir yandan da günlük yaşamını normal haliyle sürdürüyor. Eylemlerinin bir takım nedensel zorunluluklar (karma) yaratmaması da olanaksız elbette. Nirvana ‘ya erişen kimselerin tek farkı, bu zorunlulukların dışında kalmayı başarabilmesi. Eylemlerinde beğenilmek, beğenilmemek gibi bir güdü etkin olmuyor, yaptığı islerden alkış beklemiyor, basarı ya da kazanç onu fazla sevindirmediği gibi başarısızlık ya da yitim de fazla üzmüyor. Kuskusuz acı da çekiyor ama bunlara bilgece katlanmasını, olayların doğal akımına boyun eğmesini de biliyor. Ben ‘i aşınca bütünle bütünleşiyor.. Yarinin getireceklerine kaygısız, ben ‘in doyumsuzluğundan gelen bütün sorunlara sırtını çevirmiş, şu yaşam nasıl yaşanmalıysa öyle yaşamaya başlıyor. Özgürlük, coşku, aşkın mutluluk içinde, akıp gitmekte olan yaşam ırmağı içindeki yerinin bilincine erişiyor.

Buda ‘nın öğretisi, bir yandan ben ‘i yokumsarken öbür yandan da bireyciliği en ileri götürmüş olan öğretidir. insanin toplumun kendisine giydirdiği kişiliksiz kişilikten soyunup gerçek varlığıyla baş başa kalınca gerçeği olduğu gibi özümleyecek bir yeteneğe sahip olabileceğine inanıyordu. Buda ölümden sonra ne olduğuyla ilgili sorulara yanıt vermek istemiyordu. Böyle bir soruyla karşılaşınca ya susuyor, ya da söyle diyordu: Göğsünüze zehirli bir ok saplanmış olsa, oku çıkartmaya çalışacak yerde, oku atanın kim olduğunu, hangi kasttan, hangi soydan geldiğini, boyunu boşunu, oku atmaktaki amalini falan mi araştırmaya kalkardınız? Ben bir şeyi açıklamıyorsam bırakın açıklanmamış olarak kalsın. Peki neden açıklamıyorum? Çünkü o şeyin açıklanması size hiç bir yarar sağlamayacaktır da ondan. Çünkü bu sorulara yanıt aramak ne aydınlanmanıza, ne bağımlılıktan kurtulup özgürlüğünüzü kazanmanıza, iç suskunluğuna, gerçeğe ermenize, Nirvana ‘ya erişmenize katkıda bulunabilir. Buda öğretisinde hiç bir dogma, iç yaşantıyla doğrulanamayacak hiç bir inanç getirmemeye özen göstermiştir. Varoluş, devingen gücünü nedensellikten alan sürekli bir oluşum, değişim sürecinden Başka bir şey değildir; varoluşun ardında Durağan bir öz, tözel bir nitelik yoktur. Budizm ‘de tözsüz, öz varlıksız bir nedensellik vardır.

4.Sekiz basamaklı yüce yol
-Tam görüş

-Tam anlayış Bu basamaklar kendimizi de, dünyayı da olduğu gibi, gerçek böylesiliğiyle görmeyi, adların biçimlerin gizlediği temel gerçeğin, her şeyin ıstırap, her şeyin oluşum, değişim içinde olduğu, kalıcı bir ben ‘in, değişmeyen bir tözün olmadığını anlayışına ulaşmayı amaçlıyor.

-Doğru sözlülük

-Tam davranış Bu basamak, özgür istencinizin ürünü olan, içten geldiği için, hiç bir amaç gütmeden yapılan davranıştır.

-Doğru yaşam biçimi Yaşamını sağlamakta doğruluktan ayrılmamak, kendine yetecek olandan çoğunu elde etmeye çalışmamaktır.

-Tam çaba, tam uygulama Her şeyin tam bir özenle, eksiksiz yapılmasıdır. Bir Budist ‘in oturması, kalkması bile büyük bir dikkatle yapılmalıdır. Zihnini bencil düşüncelerden arıtmak sürekli bir uğraş olmalıdır. Zihnin arıtılması, bencil düşüncelerden ayıklanması dört yüce duygunun yüzeye çıkmasına olacak sağlar: Sevecenlik, acıma, sevgi, yan tutmama.

-Tam bilinçlilik

-Tam uyanıklık

Bu basamaklar meditasyonla ilgilidir. Meditasyon Batı ‘da anlaşıldığı gibi derin derin düşünme değil, düşüncenin aşılmasını, çıkarımcı düşünceden arıtılmış bir zihinle, salt bilinçli olmayı amaçlayan bir yöntem. Tam bilinçlilik, tüm duyumların, duyguların, düşüncelerin ruhsal durumların ardında olacak biçimde bir alicilik, bir uyanıklık durumunu sürdürmektir. Algının kapıları öylesine temizlensin ki, her algı hiç bir engelle karşılaşmadan bilince ulaşabilsin. Sözcükler de bilinçle yaşantı arasına giren bir engel oluyor çoğu kez. Sözcüklerden oluşan düşünceler durmadan bizi, iyi kötü, hoşa giden hoşa gitmeyen gibi ayrımlar yapmaya, yargılara varmaya kışkırtıyor. Artık dünyayı olduğu gibi değil, kurgularla, soyutla, soyutlamalarla yani sözcüklerle dünyayı kavrıyoruz. Gerçeğin sözcüklerle kavramlarla değil, ancak yaşantıyla kavranabileceğini savunan Budizm ‘ sözcüklere, kavramlara tutsak olmak yerine onları tam olarak denetim altına almak istiyor.

Budist meditasyonun özü nefes alıp verdiğinin ayırdında olmakla başlayan yaygın dikkattir. insan nefes alıp verdiğine duyarlı olunca yaşadığının da farkında oluyor, geleceğe ya da geçmişse değil, kendini şu ana ayarlıyor, şimdide yaşamaya başlıyor, duyulara daha duyumlu, duygulara daha duyarlı oluyor; kendinden kopuk, kendinden habersiz yaşamaktan kurtarıyor kendini, yaşamla da kendiyle de bütünleşiyor. Bu uygulamada yol almış kimse gövdesinde kendi istencine bağlı olmadan bir nefes alıp verme işleminin sürüp gittiğine duyarlı olmaya başlıyor. Bu yaşamsal bir yaşantı olarak kendini açığa vuruyor, ve bu izlenim insanda iç barış, esenlik ve Mutluluğun oluşmasına yol açıyor. Artık zihindeki karmasa yatışmıstır.

Buda ‘nın meditasyon yöntemi öyle dalıp gitmeyi kendinden geçmeyi değil, tersine sürekli uyanıklılığı, sürekli bilinçli kalmayı gerektiriyor. Tam bilinçlilik gerçekleşince tam uyanıklık kendiliğinden gelir. Burada tüm ikilikler yok olur; düşünenin düşünceden, bilenin bilinişten, öznenin nesneden kopukluğu diye bir şey kalmıyor; zihinle yaşantı arasındaki bölüntü kalkıyor. Bütün bu ayrımların yaşantıyla ayırt edilecek somut bir gerçekliği olmadığını, bunların akıl yoluyla varılmış çıkarımlar olduğunu fark ediyorsunuz. Size “bu benim, bu da benim düşüncem” yada “gören benim, bu da gördüğüm şey” diye ayrım yapmanıza olanak veren şeyin bir gözlemden daha çok, sözcüklerin ve mantığın aracılığıyla elde edilmiş bir kuramdan Başka bir şey olmadığını anlıyorsunuz.

budizm, budizm nedir, budizm ne demek, budizm anlamı, budizm hakkında bilgi, budizm dini, budist, buda, budis mezhepleri, budizm nedir kısaca, budizm dini, budizm felsefesi, hakkında bilgi, hakkında bilgiler, budizmin açıklaması, budizm ile ilgili bilgiler, budizmin tarihi, budizmin özellikleri, budizm yaşantısı, budizm nerede, budizm hangi ülkelerde vardır, budizmin tarihçesi, budizim nedir

Dejavu Nedir – Dejavu Ne Demek

Cuma, Mayıs 20th, 2011

Dejavu Nedir – Dejavu Ne Demek
Bilinçlilik durumunun ve gerçeği algılamanın bozulduğu, ilk kez görülen bir yerin sanki daha önce görülmüş gibi ya da ilk kez yaşanan bir olayın sanki daha önce yaşanmış gibi algılandığı patolojik durum.

Dejavu, yaşanılan bir olayı daha önceden yaşamışlık veya görülen bir yeri daha önceden görmüş olma duygusudur. Ânı daha önceden yaşamışlık halidir. Fransızca; déjà (daha önceden) ve voir (görmek) fiilinin geçmiş zamanda çekimi olan vu’nun birleşiminden türemiştir.

Beynin, yorgunluk veya başka sebeplerden dolayı bir görüntü, ses, vb. herhangi bir girdiyi, giriş anı sırasında algılayamamasından kaynaklanabilir. Beyin bu girdiyi algıladığında kişi bu olayı daha önce yaşadığı hissine kapılabilir. Ayrıca, beynin sağ lobu ile sol lobunun milisaniyeden daha küçük bir zaman farkı ile çalışmasından da kaynaklanabilir. Bir taraf diğer taraftan önce algıladığı için, geç algılayan taraf bu olayın daha önce yaşanmış olduğu yanılsamasına kapılır. Bu durum sinir aksonlarındaki küçük bir sapmadan kaynaklanır.

Dejavu’nun zıttı jamais-vu dur. Bu durumda insanlar, tanıdığı bir çevrede yabancılık çekebilirler. Dejavu ya benzer sebeplerle ortaya çıkar. Araştırmalara göre insanların %50 den fazlası hayatlarında en az bir kere dejavu durumunu yaşamıştır. İnsanların çoğu bir süre sonra, en son ne zaman dejavu yaşadığını unutur.

Déjâ vu, Fransızca kökenli bir terim ve “daha önce görülmüş” anlamına geliyor. günlük hayat boyunca sıkça yaşanan bu görüngü, bir anın daha önceden yaşanmış olduğu hissini veriyor. veya ilk defa gittiğimiz bir yerde sanki daha önceden de bulunmuş olduğumuzu hissedebiliyoruz. kendi kendimize açıklamakta güçlük çektiğimiz bu durum, hafızada meydana gelen ufak karışıklıkların bir sonucu olarak açıklanıyor.tabii ki daha farklı yaklaşımlar da mevcut, örneğin daha önceden hafızaya alınmış olan bir görüntünün veya olayın, belirli bir anda yeniden yarı gerçekçi bir imaj halinde zihne yansıması ( flashback) olarak da tanımlanıyor. arthur funkhoser, farklı inirsel uyarılara bağlı olarak gelişen 3 tip “déjâ vu” fenomeni olduğunu ileri sürüyor ve bunları şöyle sınıflandırıyor: “déjâ vecu” (önceden tecrübe edilmiş), “déjâ senti” (önceden hissedilmiş) ve “déjâ visité” (önceden gidilmiş). önceden yaşanmışlık hissine getirilen en güncel açıklamalardan birisi de, beyindeki kısa ve uzun dönem hafıza mekanizmalarında kısa süreli bir tutukluk meydana geliyor olması. algılanan bilgilerin ( veya duyumların) kısa süreli hafızadan uzun süreli hafızaya geçişi esnasında, normal yoldan saparak bir anlamda “yolunu kısaltması” sonucunda o anki algı, kişi tarafından uzun dönem hafızadan gelmesi nedeniyle “geçmişte yaşanmış” olarak nitelendiriliyor. Normalde algı ve tepki arasında geçen ve aslında bizim farkında olmadığımız gecikme süresini, kısaldığı zaman fark ediyoruz ve bunun sonucunda huzursuzluk hissine kapılıyoruz. ayrıca, çeşitli sinirsel hastalıklarda, örneğin sara nöbetleri öncesinde, çoğunlukla “déjâ vu” hissi daha sık yaşanıyor.

Dejavu olayının sık yaşanması, bir tür sara hastalığının,belirtisidir. Çocuklukta ve ergenlikte eğer çocuklarımız bize bir olayı sıkça yaşadıklarını söylüyorlarsa mutlaka bir doktora başvurup sara yani epilepsi olup olmadıklarını kontrol ettirmeleri gerekir. Daha ileri yaşlarda ise bu durumun sıkça yaşanması beyinde bir bozukluğun olduğunu gösterir.

dejavu, dejavu nedir, dejavu ne demek, dejavu neye denir, dejavu hakkında, dejavu ile ilgili bilgiler, dejavu hakkında bilgi, dejavu ne demektir, dejavu anlamı, dejavu nasıl bişeydir, dejavunun açıklaması, dejavunun nedenleri, dejavu sık görülmesi ne anlama gelir, deja vu, dejavu sebepleri,

Saatler Ne Zaman Geri Alınacak

Cuma, Mayıs 20th, 2011

Saatler Ne Zaman Geri Alınacak

Kararname taslağında, saatlerin; 28 Mart 2011 Pazar gününü Pazartesiye Bağlayan gece saat 03.00′ten itibaren bir saat ileri alınması, 30 Ekim 2011 tarihinde de 04.00′den itibaren bir saat geri alınması planlandığı kaydedildi.

Gün ışığından daha fazla yararlanmak için uygulanan yaz-kış saat uygulaması kalıcı hale getirilmesi düşünülmüştü.

Gün ışığından daha fazla yararlanmak ve elektrik tasarrufu sağlamak amacıyla yıllardır uygulanan ileri saat, kalıcı hale getirilmesi. Enerji Bakanlığı, sürekli ileri saat için taslak hazırlamış ve Başbakanlık’a göndermişti. Başbakanlık da konuyla ilgili geniş bir çalışma yapmıştı. TBMM’nin de gündemindeki konuyla ilgili henüz kesin bir karar alınamadı. Bazı bakanlıklar uygulamayı desteklerken bazı bakanlıklar ise ‘AB ile ticari ilişkilerin aksayacağı’ gerekçesiyle uygulamaya karşı çıkıyor. THY gibi kurumlar ise uçuş programının aksamaması için geçiş döneminin en az 1 yıl olmasını istiyor.

saatler ne zaman alınacak, saat geri alma tarihi 2011, 2011 saatler ne zaman geri alınacak, 2011 da saatler ne zaman geri alınıyor, saatler ne zaman geri alınacak, saatler geri alınacakmı, saatler ne zaman alınacak, saatleri geri alma, saatler ne zaman geri alınıyor 2011, saatler ne zaman geri alınır, saatler ne zaman geri alınacak 2011, saatler ne zaman geriye alınacak, saatler ne zaman geri, saatleri geri alma tarihi, saatleri geri alma tarihi 2011, saatler ne zaman geri alınıyor 2011, saatler ne zaman alınacak, saatler ne zaman geri alınır, saatler ne zaman geri alınıyor, saatlerin geri alınma tarihi 2011, yaz saati uygulaması ne zaman bitiyor

2011 Agi ücret tablosu

Cuma, Mayıs 20th, 2011

2011 Agi ücret tablosu

2011 YILI ASGARİ GEÇİM İNDİRİMİ TABLOSU

ÇALIŞAN İŞÇİNİN
MEDENİ DURUMU EŞ ÇALIŞIYOR ÇOCUK SAYISI ORAN
G.V. MATRAHI GELİR VERGİSİ AGİ TUTARI
BEKÂR – 0 50,0% 677,03 101,55 59,74

EVLİ EVET 0 50,0% 677,03 101,55 59,74
EVLİ EVET 1 57,5% 677,03 101,55 68,70
EVLİ EVET 2 65,0% 677,03 101,55 77,66
EVLİ EVET 3 70,0% 677,03 101,55 83,63
EVLİ EVET 4 75,0% 677,03 101,55 89,61

EVLİ HAYIR 0 60,0% 677,03 101,55 71,69
EVLİ HAYIR 1 67,5% 677,03 101,55 80,65
EVLİ HAYIR 2 75,0% 677,03 101,55 89,61
EVLİ HAYIR 3 80,0% 677,03 101,55 95,58
EVLİ HAYIR 4 85,0% 677,03 101,55 101,55

Agi, Agi 2011, 2011 agi ücretleri, 2011 Agi, 2011 Asgari geçim indirimi, 2011 Agi ne kadar, 2011 Agi tablosu, 2011 Asgari geçim indirimi tablosu, 2011 de Asgari geçim indirimi, 2011 Asgari geçim indirimi ne zaman açıklanacak, 2011 Asgari geçim indirimi nekadar oldu, 2011 Asgari Geçim İndirim Fiyatları, Çocuklu için 2011 Asgari Geçim İndirimi, Bekar için 2011 Asgari Geçim İndirimi, 2011 Asgari Geçim İndirimleri, 2 çocuklu için asgari geçim indirimi, 3 çocuklu için asgari geçim indirimi, bekarlar için asgari geçim indirimi, 4 çocuklu için asgari geçim indirimi

Vergi

Cuma, Mayıs 20th, 2011

Malı Olan Zekatını Vericek. Türk Ata Sözü :) ))

Vergi
Kamuoyunda sağlıklı bir vergi bilincinin oluşturulması ve toplumun tüm kesimlerine benimsetilmesi için 1990 yılından itibaren her yıl Mart ayının son haftası “Vergi Haftası” olarak çeşitli etkinliklerle kutlanmaktadır.

Vergi nedir?
Vergiyi kısaca devletin gerçek ve tüzel kişilere yüklediği ekonomik yükümlülük, olarak açıklayabiliriz. Devletin bizlere yani vatandaşlara yüklediği bu ekonomik yükümlülüğün asıl işlevi, devlet harcamalarını karşılayarak yol, su, elektrik, sağlık gibi altyapı hizmetlerini sağlayabilmektir. Vergi ödemenin en temel ilkelerinden biri, toplumsal sınıf farkı tanımadan tüm vatandaşların bu görevi yerine getirmeleridir.

Kim, ne kadar vergi öder?
Devletin belirlediği vergileri öderken, vergi ödeyen kişilerin, kamu hizmetlerinden yararlanma düzeyi kesinlikle göz önünde bulundurulmaz, bu tamamen kişilerin ödeme gücüyle orantılı bir paylaşımdır. Yani, A ile B’nin devletten yararlandığı hizmetler kesinlikle göz önünde bulundurulmamaktadır. Vergiler ödenirken devlet, sadece vatandaşlarının gelir düzeyine bakar ve kişilerin ödeme gücüne bağlı olarak bir ödeme sistemi geliştirir. A’nın aylık gelirinin B’den daha fazla olduğunu düşünürsen A, B’ye oranla devlete daha fazla vergi ödeyecektir.

Vergilendirmenin asıl işlevleri nelerdir?
Devlete kaynak yaratarak, yatırım ve harcamalarını karşılanmasını sağlar. Büyümeye katkıda bulunarak, gelir ve servet paylaşımını düzenler. Devletin sağlamakla yükümlü olduğu sağlık, güvenlik gibi temel hizmetleri ve altyapı hizmetlerinin gerçekleşmesini sağlar.

Vergi türleri nelerdir?
Vergiler, dolaylı vergi ve dolaysız vergi olarak genel bir şekilde ikiye ayrılır.

Dolaylı vergi; kişilerin devletten bir hizmet almaları veya bir malı satın almaları sonucunda meydana gelir. Örneğin; oturduğun semtin marketinden aldığın çikolata ve meyve sularını alırken bile, devlete belli bir oranda vergi ödersin. Bu vergileri, K.D.V. ve Tekel vergisi olarak da sayabilirsin.

Dolaysız vergi ise, ticaret ile uğraşanların kazandıklarından veya bir iş yerinde ücretli olarak çalışan memur ve işçilerin ücret ve maaşlarından kesilen vergidir. Bir örnek gerekirse, anne veya babanın çalıştığı iş yerlerini düşünebilirsin. Devlet, anne ve babanın her ay aldığı maaşın belirli bir oranı kadar vergi alır. Devlet, bu vergileri çalışan ve maaşı olan her vatandaşından keser.

Vergi ödemenin yararları nelerdir?
Aynı ülkede yaşayan, devletin sunduğu hizmetlerden yararlanan vatandaşlar olarak hepimizin devlete vergi ödemesi gerekir. Bu ödediğimiz vergiler ile devlet bizlere çeşitli olanaklar sağlamaktadır. Devlet, vatandaşlarının çok daha rahat yaşayabilmesi için, biz vatandaşlardan aldığı vergiler ile halkına çeşitli kullanım olanakları yaratır. Bu olanakları, eğitim aldığın okulu yaptırmak, kullandığın suyu veya televizyon seyredebilmen için harcadığın elektriği evine getirmek olarak sayabiliriz. Vergi ödemek, bir ülkede yaşayan her vatandaşın en kutsal görevlerinden biridir. Devletin de bu vergilerden topladıklarıyla en iyi şekilde hizmet sunması da, vatandaşlarına karşı yerine getirmesi gereken en önemli görevlerden biridir.

Vergi tarhı nedir
Mükellefin vergi borcunu ödeyebilmesi için ödeyeceği miktarın hesaplanması veya bulunması işlemidir. Verginin tarhı işlemi, vergi kanunlarında gösterilen matrah ve nispetler üzerinden vergi dairesi tarafından ödenecek vergi miktarının hesaplanması ve bu alacağın miktar itibariyle tespit edilmesi muamelesidir.

Vergi Tebliği
Mükellefin vergi borcunu ödeyebilmesi için, vergi dairesinin tarh ettiği vergiyi bildirmesidir. Diğer bir ifade ile tarh, vergilendirmeyi ilgilendiren ve hüküm ifade eden hususların yetkili makamlar tarafından mükellef veya sorumlusuna yazı ile bildirilmesidir. Beyan esasına dayanan vergilerde mükellef kendi durumunu ilgili mevzuata uygun bir şekilde kendi insiyatifi ve imkanları ile belirleyip ilgili \/ergi dairesine bildirerek bir bakıma kendi kendisini vergilendirdiği için, bu usul içinde gerçekleşen vergilendirmede mükellefin tarh edilen vergisinin kendisine bildirilmesine, yani tebliğe ihtiyaç yoktur Görüldüğü gibi. mükellefin ödemesi gereken ve bilgisi dışında tarh edilen vergi borcunun mükellefin bilgisine sunulmasına “verginin tebliği” denilmektedir.

Vergi Tahakkuku
Tarh ve tebliğ edilen verginin ödenmesi gereken safhaya gelmesidir. Kısaca vergi borcunun kesinleşmesidir. Tahakkuk, tahsilden önce gelen ve vergi alacaklısı olan kamu birimlerinin bu alacağını hak edişe bağlayan bir işlem veya aşamadır. Ancak tahakkuk, verginin tahsile hazır hale gelmesi, yani kesinleşmesi demek değildir. Verginin kesinleşmesi için, tahakkuk aşamasında mükelleflerin bu vergi borcuna itiraz etmemeleri, vergiyi kabul etmeleri lazımdır.

Vergi Tahsili
Kanuna uygun surette vergi borcunun ödenmesidir. Tahsil ile mükellefin vergi borcu sona ermekte; vergi alacaklısı i!e vergi borçlusu arasındaki ilişki söz konusu borç itibariyle bitirilmektedir. Vergi tahsiline (cibayet). ilişkin başlıca usuller şunlardır;

- İltizam Usulü: Genellikle aynî ekonominin hakim olduğu dönemlerde devlet vergiyi tahsil görevini bir bedel karşılığında “mültezimlere vererek, mültezimlere vergi tahsil ettirilmiştir Mültezimlere vergi tahsil hakkı açık artırma yöntemiyle verilirdi. Bu yöntem, önceden belirlenmiş bir verginin gelirini garanti aldığı için verimli bir tahsil yöntemi olmuştur.

- İhale Yöntemi: Bu yöntemde de verginin tahsil görevi devlet nam ve adına yine üçüncü kişilere verilmekte, toplanan vergi tutarı üzerinden bu kişilere bir yüzde verilmektedir, ihale yönteminde verginin tahsil işi en az yüzde almayı öneren kişiye verilmektedir.

- Halk Temsilcileri Eliyle Tahsil Usulü: Devletin vergiyi bizzat toplamak için yeterince kurumsallaşamadığı dönemlerde uygulanmıştır. Bu usulde vergi toplama işi kentlerdeki halk temsilcilerine verilmiştir

- Emanet Usulü: Verginin devlet memurları tarafından ve tahsildar tarafından tahsilidir. Bu usulde, mükellefler adına tahsildar gönderilmek suretiyle vergi tahsil edilir. Bu işlerde çalışan memurlara sadece ücret verilir Günümüzde bu yöntemin maliyeti çok yüksek olduğundan terk edilmiştir. Günümüzde bu usulün uygulanması hem çok sayıda memura ihtiyaç göstermekte, hem de işlerin hızla yürütülmesini engellemektedir.

-Verginin Mükellef Tarafından Ödenmesi Usulü: Günümüzde verginin tahsili esas itibariyle mükellefin vergi borcunu doğrudan doğruya vergi dairesine veya bankaya ya da posta ile göndermesi yoluyla gerçekleştirilmektedir.

Pul veya bandrol yapıştırılarak veya kıymetli kağıt kullanmak yoluyla ve hukuki muamelelerin belirli bir sicile tescili anında gerçekleştirilen tahsil yöntemleri de vardır.

Vergi nedir, Vergi neden verilir, Verginin amacı nedir, vergi hakkında, vergi vermek, Vergi ne demek, Vergi ne demektir, Vergi nedir neden verilir, Vergi net, Vergi anlamı, Vergi haber, Vergi haberleri, Vergi hakkında bilgi, Vergi tarhı nedir, Vergi Tebliği Nedir, Vergi Tahakkuku Nedir, Vergi Tahsili Nedir, Emanet Usulü Nedir,

UNICEF Nedir, UNICEF Hakkında

Cuma, Mayıs 20th, 2011

UNICEF Nedir, UNICEF Hakkında
Birleşmiş Milletler Çocuk Fonu UNICEF, dünyada çocuk haklarının başlıca savunucusudur. Hükümetlerle çalışarak kalıcı sonuçlar elde eden bir örgüttür. Bütün çocukların bedensel, zihinsel ve sosyal bakımdan mümkün olan en üst seviyeye erişecek şekilde gelişebilmeleri için gereken haklarını belirleyen Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi, UNICEF’in çalışmalarının temelini oluşturur.

UNICEF bugün Türkiye dahil 158 ülke ve bölgede çocukların sağlık ve beslenme, eğitim, acil yardım, korunma, temiz su ve temiz ortamda yaşama haklarını sağlamak için çalışıyor. Ortaklarla çalışan

UNICEF, bütün dünyada hükümetler ile öğretmenlerden gençlere ve annelere kadar çeşitli grupların çocuklara daha iyi bir gelecek vermek için yaptığı çalışmalarda teşvik edici rol oynuyor.

Misyon beyanı UNICEF, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından, çocukların haklarının korunması ve savunulması, onların temel ihtiyaçlarının karşılanması ve onlara potansiyellerinin en üst düzeyinde gelişebilecekleri ortamların sağlanması ile görevlendirilmiştir.

UNICEF‘in rehberi Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesidir; çocuk haklarının kalıcı ahlâk ilkeleri ve uluslararası davranış standartları olarak ülkelerce benimsenmesi için uğraş verir.

UNICEF‘e göre çocukların yaşatılmaları, korunmaları ve gelişmeleri insanlığın gelişme öğesi olan evrensel kalkınmanın belirleyicileridir.

UNICEF siyasi istekliliği ve maddi kaynakları harekete geçirerek, özellikle gelişmekte olan ülkelerde ?çocuklara öncelik verme? ilkesinin yerleşmesi için çalışır ve çocuklarla ailelerine yönelik politikaların saptanması ve hizmetlerin götürülmesinde yardımcı olur.

UNICEF kendini, özellikle en muhtaç durumdaki çocukların yardımına koşmaya adamış bir kuruluş olarak savaş, çatışma ve doğal afet ortamlarında olan çocuklara ve ailelerine yardım götürür. Aşırı yoksulluk içindeki ve her türlü şiddete, istismara maruz kalmış çucuklarla, engelli çocuklara UNICEF öncelik verir.

UNICEF, âcil durumlardaki çocukların haklarını korur. Birleşmiş Milletler bünyesindeki ortakları ve diğer insani yardım kuruluşlarıyla birlikte çocukların ve ailelerinin âcil ihtiyaçlarını temin etme ve sıkıntılarını gidermek üzere harekete geçer.

UNICEF, tarafsızdır ve işbirliğinde ayrımcılığa karşıdır. Bütün hizmet ve çalışmalarında öncelik en muhtaç durumdaki çocuklara ve ülkelere verilir.

UNICEF, ülke programları yoluyla, kız çocuklarına ve kadınlara toplumun diğer fertleriyle eşit haklar tanınmasını ve onların toplumların siyasal, sosyal ve ekonomik kalkınmalarına tam katılmalarını desteklemeyi hedefler.

UNICEF, birlikte çalıştığı diğer kuruluşlarla birlikte, dünyaca kabul edilmiş insanlığın sürdürülebilir kalkınma hedeflerine ulaşılabilmesi ve Birleşmiş Milletler Bildirgesi’nde var olan barış ve toplumsal ilerleme vizyonunun gerçekleştirilmesi için çalışır.

UNICEF’in Çalışmaları
UNICEF, yaşamlarının ilk dönemlerinde çocukların gereksinim duydukları bakım ve uyarımın sağlanmasına yardımcı olmakta, aileleri erkek çocukların yanı sıra kızların da eğitilmesine özendirmektedir. Kuruluşun amacı, çocukluk dönemi hastalıklarının ve ölümlerinin azaltılması, savaş ve doğal afet gibi durumlarda, HIV/AIDS’ten etkilenenler dahil olmak üzere çocukların korunmasıdır.

UNICEF, nerede olurlarsa olsunlar gençlere yaşamlarına ilişkin doğru kararlar verebilmeleri için destek olmakta, sonuçta bütün çocukların güvenli ortamlarda insana yakışır bir yaşam sürdürebildikleri bir dünya inşa etmeyi hedeflemektedir.

UNICEF, hükümetler, STK’lar (Sivil Toplum Kuruluşları), diğer Birleşmiş Milletler kuruluşları ve özel sektörden ortaklarla birlikte çalışmalar yürütür. Ayrıca çocukları koruma amacıyla çeşitli hizmetler ve malzemeler sağlar, siyasi gündemlerin ve bütçelerin çocukların yararına göre oluşturulmasına destek olur.

UNICEF, Birleşmiş Milletler’in 2015 yılı için belirlediği hedefler çerçevesinde, beş yıllık dönemler için öncelikli konular belirleyerek o konularda programlar hazırlar.
UNICEF

Erken Çocukluk Gelişimi : Her çocuğun beslenme, temiz su, temiz çevre ve korunma ihtiyaçlarının karşılanması,
Kız Çocuklarının Eğitimi : Dünyadaki her çocuğun, özellikle de kız çocuklarının kaliteli bir ilkokul eğitimi alması,
Bağışıklama ve Daha Fazlası : Bütün çocukların önlenebilir ölüm ve sakatlıklardan korunması,
HIV/AIDS : HIV virüsü ile AIDS hastalığının yayılmasının önlenmesi ve hastalıktan etkilenmiş çocuklarla gençlerin gerekli bakımı görmelerinin sağlanması,
Çocukların Korunması : Çocukların şiddet, sömürü, taciz ve ayrımcılıktan uzak güvenli bir yaşam sürebilmeleri için her çocuğun korunmasının sağlanması.

unıcef nedir, unıcef hakkında, Unıcef nedir, unicefin anlamı, unicefin kısaca anlamı, unicefin görevi, unicef nerdedir, unicefin amacı, unicef ne demek, unicef hakkında bilgi, unicef hakkında bilgiler, unicef ile ilgili bilgi, unicef in açılımı, unicef açılımı, unicefin kısaca anlamı

Mevlananın Yedi Öğünün Açıklaması

Cuma, Mayıs 20th, 2011

Mevlananın Yedi Öğünün Açıklaması
Hz. Mevlana’nın çağlar ötesinden günümüze ulaşan önemli miraslarından biri de yedi öğüdüdür. Gerek ferdi gerekse toplumsal pek çok problemin reçetesi olan bu yedi altın öğüt şöyledir:

Mevlananın Öğütlerinin Geniş Anlamları

Cömertlik ve yardım etmede akarsu gibi ol.

Şefkat ve merhamette güneş gibi ol.

Başkalarının kusurlarını örtmede gece gibi ol.

Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol.

Tevazu ve alçak gönüllülükte toprak gibi ol.

Hoşgörülülükte deniz gibi ol

Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.

Dolayısıyla Hz. Mevlana’nın bütün hayatında ve eserlerinde temel dayanağı hep Kur’an ve hadisler olmuştur. Bunları yorumlamış, bunlarla yoğrulmuş, sohbetleriyle çevresindekilere, eserleriyle daha sonra yaşayanlara bunları anlatmıştır. Güzel ve coşkulu bir anlatış, geçmişten ve yaşadığı günlük hayattan verdiği binlerce güzel örnek, akıl ve düşünce sahiplerine, gönül ve can sahiplerine Kur’an ve hadisleri daha iyi anlatmak içindir.

Ölümünden sonra yaklaşık sekiz yüzyıl geçmesine rağmen Mevlana unutulmamış, felsefesi kaybolmamıştır. Günümüzde, Mevlana’nın görüşlerini temel alarak kurulan Mesneviliğe tüm dünyada gönül veren insanlar vardır. Her yıl, Türkiye‘ de birçok ülkeden katılımcıyla Mevlana günü düzenlenmekte, – ki şuanda bizler de böyle bir organizasyonun içinde yer almaktayız- O’ nun felsefesi ve eserleri tartışılmaktadır. Mevlana ölümünden sonra da insanları etkilemeye devam etmiştir. Tanrı ve insana duyduğu engin sevgiyi sanatla besleyip geliştiren Mevlana felsefesinden etkilenen ve en iyi biçimde özümseyen Mustafa Kemal Atatürk, Mevlana’yı, İslamiyet’i Türk ruhuna uyduran büyük bir reformist olarak nitelemiştir. Mevlana’nın unutulmamış olmasının en önemli nedenlerinden birisi de, düşüncelerinin evrensel olması ve düşüncelerini şiir sınırsızlığıyla usta bir biçimde sunmasıdır.

Ne yazık ki, geçen sekiz yüzyıl sonunda savaşlar ve kavgalar son bulmamış, Mevlana’nın sevgi ve hoşgörüyle son vermek istediği kin ve nefret varlığını sürdürmüştür. Bugün dünyamızın birçok yerinde var olan ve insanlığı etkileyen ırkçılığa, şiddet ve hoşgörüsüzlüğe karşı; Mevlana’nın hoşgörülü ve barışçı felsefesi benimsenirse, evrensel barış bizlere çok uzak olmayacaktır. Özellikle, terör ve savaşın yoğun bir şekilde hissedildiği şu günlerde Mevlana düşüncesinin önemi daha çok ortaya çıkmaktadır. Mevlana’nın çok önem verdiği ve tutkuyla bağlandığı insanlar, hala bu sevgiyi ve hoşgörüyü anlayamamış, kendi hayatlarına uygulayamamışlardır. Günümüzde artık insanların farklılıklarına hoşgörüyle bakabilmeyi ve birbirlerini sevebilmeyi öğrenmeleri gerekmektedir.

Netice itibariyle asırlar sonra bile tüm dünyadan, farklı din ve kültürlerden insanların ilgilerini hala çekmeyi başaran Mevlana’nın insan sevgisi temelli düşüncesi bizlere İslam’ın gerçek yorumunu sunmaktadır. Özellikle son zamanlarda “Terör” ile birlikte anılmaya başlayan ve dar çevrelerde kabul gören “İslam” telakkilerinin, Kur’an ve Sünnet’ten ne kadar uzak bir yaklaşım tarzı olduğunun en güzel kanıtı işte Mevlana’nın çağlar ötesinden gelen sevgi felsefesidir.

Bu kısa açıklamadan sonra Mevlana’nın yedi öğüdünün fert ve sosyal ilişkiler açısından önemini değerlendirebiliriz.

Mevlana’nın Yedi Öğüdü Geniş Açıklaması
Cömertlik ve Yardım Etmede Akarsu Gibi Ol
Burada ele alacağımız, Mevlana’nın yedi öğüdünden ilki cömertlik ile ilgili olandır. Cömertlik sözlükte; “Para ve malını esirgemeden veren, eli açık, selek, semih, ahi, bonkör” olarak tarif edilmektedir.

Cömertlik insanın, sahip olduğu imkânlardan, muhtaçlara meşrû ölçüler dahilinde, ve Allah rızasından başka hiç bir gaye gütmeden, ihsan ve yardımda bulunmasını sağlayan üstün bir ahlâk kuralıdır. Tüm kutsal dinlerde emredilen sabır, fedakarlık, cömertlik gibi duygular hayatın acı ve ızdırablarını hafifleten, yaşam gücünü besleyen motive edici güçler olarak kişiyi psikolojik olarak koruyabilmekte ve bireyde mesuliyet duygusunu geliştirerek şahsiyet bütünlüğü sağlanmasına yol açmaktadır.

Cömertlik Kur’an ve Peygamber tarafından övüldüğü gibi pek çok düşünce insanı tarafından da taktir edilen bir davranıştır. İslam dini zekat ibadeti ile insanın manevi dünya ile irtibatını kesen ve onu en çok gaflete düşüren önemli faktörlerden birisi olan mal-biriktirme sevdasını disipline ederek, inanan insanın Kutsal ile kesintisiz irtibatını sağlamış olur.

Cömertlik duygusu insanları, muhtaç olanlara vermeye, ihsanda bulunmaya sevkeder. Bu duyguya sahip olan kişi, hem bireysel anlamda gerçek mutluluğa ulaşır hem de toplumsal alanda lüzumlu olan her konuda ihtiyaç sahiplerine yardım edebilme hasletine sahip olur. Aşağıdaki gerçek yaşamdan alınmış anektot bunun açık bir şekilde ortaya koymaktadır:

“Özel okulda okuyan bir öğrenci mutsuzluktan şikayet ediyordu. Mutlu değil misin? Hiç mutlu olduğun bir anın yok mu? Veya mutlu olmak için ne yapıyorsun? diye sorulduğunda, mutlu olmak için, canım sıkıldığında bazen gider bir simit alır ve o simidi sokak çocukları diye ifade edilen çocuklarla paylaşır, onlarla sohbet ederim. Ve o zaman çok mutlu olurum. Bir başka dünya, bir başka ruh haline bürünürüm, dedi.” İşte mutluluk vermektir. Verirsen mutlu olursun. Karşı tarafa tebessüm verirseniz, güler yüz verirseniz, iyi niyet verirseniz, yüreğinizden gelen sevgiyi verirseniz onlar da size verecek ve mutlu olacaksınız.

Cömertliğin zıttı cimrilik tutum içgüdüsünün bir bozulmasıdır ve sözlükte; “Elindeki parayı harcamaya kıyamayan, bitli, eli sıkı, ekti, hasis, kısmık, kibritçi, mıhsıçtı, nekes, pinti, sıkı, varyemez.” şeklinde tarif edilmektedir. Cömertliğin zıttına cimrilik istenmeyen bir kişilik özelliğidir ve Kur’an, Hadis ve pek çok düşünce insanı tarafından yerilen bir davranıştır.

Laurance Bold’un dediği gibi; Para bize yaşamımızdaki bazı şeyleri daha dolu olarak değerlendirecek zamanı verebilir. Ancak bunu yapmak için gereken saf ruhu ve merakı vermez. Para, bize yeteneklerimizi geliştirecek zamanı verebilir ancak bunu yapacak cesareti ve disiplini veremez. Para bize ilişkilerimizi geliştirecek ve beslemek için zaman verebilir; ancak bunu yapmak için gerekli sevgi ve özeni veremez. Para bizi kolaylıkla bıkkın, korkak, bencil ve yalnız biri haline getirebilir. Kısacası para kendisini ne için istediğimize ve onunla ne yapacağımıza bağlı olarak bize, özgürleşmemizde yada köleleşmemizde yardım edebilir. Bu açıdan Harge’in şu sözü manidardır: “Zenginlik, kendisine sahip olana ya hizmet eder ya da hükmeder.”

Ünlü psikolog Alfred Adler ise, cimrilik konusunda şöyle der: “Hasetle yakın bir akrabalığı bulunan, çokluk buna bağlı olarak görülen bir karakter özelliği de cimriliktir. Cimrilik deyince yalnız para toplayıp biriktirmekten oluşan dar anlamda bir cimriliği değil, genel anlamda bir cimriliği anlıyoruz. Böyle bir cimriliğin de başlıca dışavurum biçimi, cimri kimsenin başka birini sevindirmeye bir türlü yanaşmaması, yani tümüyle topluma ya da toplumun bireylerine karşı yakınlık göstermekte cimriliğe kaçması, çevresine bir duvar örerek kendisine ait sözde o değerli hazineleri güven altına almak istemesidir. Buradan da cimriliğin, bir yandan aç gözlülük ve kendini beğenmişlik, öte yandan da hasetle yakından ilişkili olduğu kolaylıkla görülür. Bütün bu saydığımız karakter özelliklerinin bir insanda aynı zamanda var olacağını söylersek, pek aşırılığa kaçmış sayılmayız. Dolayısıyla, ilgili özelliklerden birini bir insanda saptayan kimse aynı insanda sözü geçen karakter özelliklerinin de varlığını ileri sürüyorsa, bunu asla bir kehanet gibi karşılamamak gerekir.”

Cömertlik ferdin kendisiyle barışık olmasını, kendisine güven duymasını ve topluma güven telkin ettiği için hoşgörülürken, cimrilik hem ferde hem de topluma pek çok zararı dokunduğu, kişinin kendisine ve topluma olan güvenini zedelediği için bu şekilde çeşitli kültürlerde yerilmiş, hatta çeşitli roman ve tiyatrolara konu olmuştur.

Olumsuz bir kişilik özelliği olan cimrilik aslında kişinin topluma karşı duyduğu güvensizliğin bir yansımasıdır. Kişi başına bir hal geldiğinde kimsenin kendisine yardım etmeyeceğini, kendisinin tek dostunun yine kendisi olduğuna inanarak parasına kıyamamakta ve onu biriktirmektedir.

Herhangi bir biçimde ödüllendirilme beklentisi (belki iyi bir şey yapmış olmanın verdiği duygu dışında) olmaksızın bir başkasına yardım etmek olan özgeci davranış (yardım etme) da evrensel değer ilkelerinden biridir. Dayanışma, yaşamın bütünlüğünden kaynaklanır. Hiçbir öğe kendi başına yalıtılmış bir varoluş gösteremez. Yaşamın her öğesi anlamını diğer öğelerle kurmuş olduğu ilişkiden alır. Bu ilişkileri umursamamak, görmemezlikten gelmek yaşamı tıkar. Birey kendisini ailesinden, çalışmış olduğu işyerinden, ulusundan ayrı ve bağımsız olarak değerlendirip böyle bir anlayış içinde yaşamını sürdürdüğünde, onun yaşamında bir çok yüzeysellikler, anlamsızlıklar ve aksaklıklar olacaktır. Böyle bir kişi sürekli suyun akıntısına ters yüzmeye çalışan birinin yaşadığı zorlukları yaşayacaktır.

Şefkat ve Merhamette Güneş Gibi Ol
Mevlana’nın bir diğer öğüdü ise şefkat ve merhametli olmaktır.

Birçok psikolog şefkat itkisinin, bebeklerin doğdukları andan itibaren kucağa alınmaya karşılık vermeleri ve başkalarını okşama yetisini kazanır kazanmaz sevgisini dile getirmeleri nedeniyle, doğuştan geldiğini kabul etmektedir. Soğuk ve mekanik davranışa maruz kalan çocuklar genellikle mutsuzluk, hatta acı çekme belirtileri gösterirler. Son zamanda yapılan araştırmalarda sarılacak bir annesi veya anneye benzer yumuşak bir anne ikamesi (yapay anne) bulamayan maymun yavrularında ağır depresyon belirtileri gözlenmiştir. Ayrıca sevgi yetersizliği ile büyüyen çocuk aşağılık duygusuna sahip olur. Kendine güveni olmaz. Başkalarının yönlendirmesiyle hareket eder. Arkadaşlarının ve çevresindeki kişilerin sevgisini kazanabilmek için suç da olsa her davranışı yapmaya hazırdır. İçedönüklük ve saldırganlık gibi olumsuz davranışlar gösterir.

Şefkat ve merhamet, insanlara karşı sevgi beslemekten geçer, sevgi ise Mevlana düşüncesinin merkezidir. Daha önce de belirttiğimiz gibi Mevlana’ nın sevgisi evrenseldir, ırk, din, dil ayrımı yapmadan tüm insanları kapsar. Mevlana’nın sevgisi, O’ndan yüzyıllar sonra Dr. Masumi Toyotome’de ifadesini bulan “Her Şeye Rağmen” rağmen sevgisidir.

Mevlana’nın düşüncesinin hala güncelliğini koruyor olmasının bir sebebi de, boyutları gezegenler ötesine ulaşan bir insanlık sevgisi ortaya koymuş olmasıdır.26

Toplumda sevgi tek başına yeterli değildir. Sevginin yanında insanlar birbirine saygı da göstermelidir. İnsanlar birbirlerini severse her zaman diğerlerine yardım etmek ister. Bu sayede birinin bir sıkıntısı olduğu zaman bütün toplum o kişiye yardım eder. O kişinin acısını paylaşır ve sıkıntısını azaltır.

Saygı ve sevginin bir arada bulunduğu toplumlar uzun ömürlü olur ve hiçbir zaman kargaşa içine düşmez. O toplumda saygı ve sevgi ne zaman kaybolur ise o zaman o toplum çöker.

Saygıyı ve sevgiyi insanlar çocuk yaşta öğrenir. Büyüdükçe de geliştirir bu yüzden çocukların eğitimi ailede başlar. Ailede bir çocuğa insanlara karşı sevgi duyması öğretildiyse bu çocuk hayatı boyunca insanlara sevgiyle ve saygılı davranır. Fakat ailede çocuğa iyi bir eğitim verilmediyse bu çocuk hiçbir zaman insanlara sevgi duyamaz. Ayrıca çocuk annesinden, babasından yakın ve uzak çevresinden ilgi ve sevgi bekler. Beklentisine karşılık bulursa onlara duyduğu güven artar, bulamazsa azalır.

Gerek günümüz psikologları gerekse Mevlana insanın mutlu olabilmesi için sevgi dolu mutlu bir ortamda yetişmesini öngörmektedir.28 Nitekim aile içinde sevgi gören bir çocuk topluma da sevgi verir. Toplumda sevgi insanlar arasında barışı sağlar. İnsanlar birbirlerine sevgi ve saygı duyarsa birbirlerinin hakkını da gözetir. Bu da insanların birbirleriyle uyum içinde yaşamasını sağlar. O toplum gelişir ve ilerler. Diğer toplumlarda daha üstün bir durum kazanır.

Ayrıca sevgi önem vermeyi gerektirir. Biz karşımızdakine önem verirsek, karşımızdaki de bize önem verir.

Geçenlerde e-postama gelen ve hoşuma giden aşağıdaki öyküyü sizinle paylaşmak istiyorum.

“Bir gün kapı çalınmış, evin hanımı kapıyı açtığında ve ak saçlı, ak sakallı 3 adamı karşısında görmüş. Adamlardan birisi evin beyinin içerde olup olmadığını sormuş. Kadın olmadığını söyleyince, onlar da evin erkeği yoksa biz eve giremeyiz demişler ve akşamın olmasını beklemişler. Akşam olduğunda kadın kapıyı açmış ve onları içeri davet etmiş. Onlardan birisi kadına; ‘Eşine söyle bizim birimiz sevgi, birimiz başarı, diğerimiz ise zenginliğiz. Bizden birini seçin, o içeri girsin’ demiş. Kadın da durumu eşine anlatmış. Eşi başarıyı alalım, kadın ise zenginliği alalım demiş, o esnada onları dinleyen küçük kızları ise neden sevgiyi almıyoruz, sevgiyi alalım demiş ve onu almaya karar vermişler. Kadın kapıyı açıp sevgiyi içeri davet etmiş, sevgi içeri yönelirken peşinden başarı ve zenginlik de eve yönelmişler. Kadın ben sadece sevgiyi çağırmıştım demiş. Bunun üzerine içlerinden birisi eğer, başarı yada zenginliği isteseydiniz sadece istediğiniz girecekti. Fakat siz sevgiyi istediniz ve sevginin olduğu yerde başarı ve zenginlik de mutlaka bulunur demiş.”

Başkalarının Kusurlarını Örtmede Gece Gibi Ol
Mevlana’nın çağlar ötesinden günümüze ulaşan çok değerli öğütlerinden bir diğeri de başkalarının kusurlarını araştırmamaktır. Başkalarının kusurlarını araştıran, kendisini başkalarına odaklayan kimse kendi hata ve kusurlarını göremez.

Kusurların örtülmesi çeşitli açılardan olmaktadır. Bize bir kötülük yapmış olan insanın bu kötü davranışı karşısında ona karşı iyi davranmak suretiyle onun bu kusurunu örtmek şeklinde olabileceği gibi, bir kişinin yanlışını ifşa ederek onu toplum içinde küçük düşürmekten sakınmak şeklinde de olmaktadır.

Gerçekte bize haksızlık etmiş, yanlış yapmış, bizi üzmüş, ezmiş ve bir insanı affetmek, onun hata ve kusurlarını görmemezlikten gelmek insana çok ağır gelen bir meziyettir. Ama güzel huyların en asaletli olanlarından biridir. Çünkü iyilikle, kötülük bir olmaz. Kötülüğü iyilikle karşılayacağız ki, aramızda düşmanlık bulunan kimse candan bir dost olsun.

Lincoln’e: “Düşmanlarına niçin bu kadar iyilikte bulunuyor, elinde güç ve imkan varken onları yok etmiyorsun?” dediklerinde, “Ben onlara iyi davranarak, onlarla güzel geçinerek zaten onları yok etmiş olmuyor muyum?” der.

İnsanların kusurlarını yüzlerine vurduğumuz zaman, kendilerini savunmaya geçecekleri için onların hatalarını görmelerini de engellemiş oluruz. Fakat bize karşı göstermiş olduğu kötülük karşısında, iyilikle karşılık verdiğimizde Lincoln’in de ifade ettiği gibi onun bu kötü davranışını fark etmesine ve kendisini düzeltmesine daha çok katkı sağlamış ve böylece hem kendisine hem de başkalarına zarar vermesini önlemiş oluruz.

Kusur örtmenin bir başka türü ise, başkalarının yanında ifade edildiğinde rahatsız olacağı bir yönünü gizleyerek o kişiyi toplum içinde mahcup etmemek şeklinde olabilir. Herkesin zaafları, hoş olmayan yönleri olabilir. Fakat bazı kimseler kendilerini bırakıp, başkalarının kusurlarını, zaaflarını, eksiklerini araştırıp onların dedikodusunu yapmayı adeta kendilerine meslek edinmişlerdir.

Dedikodu, gerçek olup olmadığı bilinmeden başkalarına kara çalmak, insanları kötülemek, kınamak, suçlamak amacıyla yapılan konuşmalar olup, sözlü saldırının günlük yaşantıda yer alan en etkin ve yaygın biçimidir.

Ev toplantılarında kadınların, komşuların, işyerinde çalışanların birbirlerini çekiştirmesi, kendilerince kötü yönlerini döküp sayması dedikodunun toplumsal yaşantıdaki yerini gösterir.

Başkalarının kusurlarını ortaya koymanın bir başka nedeni de bir kimsenin iyi durumda olmasını istememek olan kıskançlıktır. Kişi bir özelliğinden dolayı kıskandığı diğer kişinin eksik ve kusurlarını ortaya koyarak adeta ondan intikam almak istemektedir.

Hiddet Ve Asabiyette Ölü Gibi Ol
Mevlana’nın bu tebliğimizde ele alacağımız bir diğer önemli öğüdü ise öfkemize hakim olmamızla ilgilidir. Öfkeyi ihtiyaçlarımız veya arzularımız engellendiğinde, incinme, tehdit vb durumlarda gösterdiğimiz kızgınlık veya saldırganlık olarak tanımlayabiliriz. İnsan öfke ile yapılacak işin yarar yerine zarar getireceğini düşünerek öfkelenmemeğe kendisini alıştırmalıdır.

Dr. Akil Muhtar Özden, İlim Bakımından Ahlâk isimli eserinde hiddetle ilgili olarak şunları söylemektedir:

“İnsanlar için hiddeti, geçici bir delilik gibi telakki ederlerdi. Kızgın insan kendine sahip olmaz. Düşünce kabiliyeti bozulur. Söz söylemek güçleşir. Bütün ahlâki hisler ve terbiye kaideleri karanlıkta kalır. Bir çok fizyolojik değişiklikler olur. Çok defa yüz kızarıyor, gözler parlıyor, kan basıncı çoğalıyor. Hiddet edenler hareketlerinin kontrolünü kaybederler. Manasız şeyler yaparlar. Tabii halde iken akıllarından geçmeyecek kadar fena sözleri söyler, kavga edebilirler.

Kızgınlıkla yapılan hareketler ve işler umumiyetle muzırdır. Hiddete galebe çalmayı bilmeli, çabuk geçirmeli, her halde ona tabi olarak her hangi bir şey yapmaktan çekinmelidir.

Hiddet getiren hadiseler muhteliftir. İnsanları, maddi yaralardan ziyade, izzetinefislerine dokunan hareket, istihza gibi muameleler hiddetlendirir.

İslâm hekimleri hiddet getiren sebepleri iyi tetkik etmişlerdir. Bunların bir kısmı hiddet edenin şahsına aittir. Kendini çok beğenmek, kendinde olmayan kemalle iftihare alışmak, küçük sebeplerden dolayı kavgayı itiyat edinmek, sık hiddetlenmeyi mucip olur. Başkalarından gelen hiddetlenme, sebepleri arasında da istihza, yoksuz tenkit, zulum ve gadir, kibir azamet, birini aciz gördüğünü hissettirme, bazı eşyayı başkalarından kıskanma, zem, iftira etme, haksız hareketlerde bulunmayı zikrederler.

Hiddetin başka başka şekilleri vardır. Bir nev’i karşısındakine tecavüze sevketmez, çabuk geçer. Diğeri az çok devamlı olur, kin uyandırır. Üçüncü bir nev’i hemen mücadeleye sevkeder.

Hiddetin neticeleri arasında, felç, kalp krizleri, kanamalar, hazım bozuklukları, hastalıklara karşı vücudun mukavemetinin azalması gibi, uzvi mazaratlar vardır. Hiddetlenme, kin adavet ve intikam hisleri doğurur. Dostların muhabbetlerini azaltır, görenlerin istihzalarını celbeder ve nihayet insanda nedamet ve elem gibi ızdıraplar bırakır.

İnsan kendi hiddetini yenmeye çalışır ve bunu itiyat haline getirebilir ise, bir çok beyhude küçüklüklerden, elemlerden kaçınabilir. Her halde hiddetin emrettiği hiçbir hareketi yapmamalıdır. Evolüsyon insanları hiddete galebeye doğru sevkediyor. Bazı iptidai kavimlerde bile bu galebe kabiliyetini büyümüş görüyoruz. Dr. Boas’ın, Kolombia yerlileri hakkında yazdığı şu sözler bunun bir misalidir. Bu yerliler hiddet ederler ise hemen yere oturur veya yatarlarmış. Böylece uzun zaman bir şey söylemeden ve hiç bir şey yemeden kalırlarmış. Kalkdıkları zaman rakiplerine karşı bu suretle üstünlük gösterdiklerinden büyük bir sevinç duyarmış.

Hiddeti yenmeğe alışmak katiyetle lazımdır. İzzeti nefse ilgili yüksek hisleri kuvvetlendirmek suretiyle bu yapılabilir. Hakaret gören, faziletini çoğaltarak benliğini memnun etmeyi öğrenmelidir. Haksız tenkitlere ehemmiyet vermek manasızdır. Bunlara daha mükemmel iş görmek, daha iyi bir eser meydana getirmekle cevap vermek büyüklük olur. Her bakımdan güzel, her cihetten faydalı olan bu kemali, bir ülkü gibi takip edenler muvaffak olur. İyi bir terbiye, doğru düşünme, bu zihni kazancı kolaylaştırır. İnsan her bir hissini mukabil hissi kuvvetlendirerek alt edebiliyor.”

İnsanın hiddet ve asabiyetini yenmesi ve sabır göstermesi Peygamber efendimiz tarafından da tavsiye edilmiş bir davranıştır. Mevlana’da yaşama sanatı “sabırla” başlar. Sabır, dayanabilmek, güçlüklere dayanabilmek sanatıdır.

Bir gün bir adam gelmiş:

“Oğlumu evlendirmek istiyorum. Nasıl bir kız alsam?” diye sormuş.

Mevlana: “Fakir bir adamın kızını al.” diye öğüt vermiş.

Bir gün de bir adam gelmiş:

“Kızımı evlendirmek istiyorum. Nasıl bir damat seçmeliyim?” diye sormuş: Ona da Mevlana:

“Fakir bir adamın oğlunu tercih et.” diye cevap vermiş.

Bu fakirlik, nice bir fakirliktir? Nice bir fakirliktir ki Peygamberimiz: “Fakirlik benim iftiharımdır” diye buyurmuşlardı. Bu fakirlikten sorulunca, Peygamberimiz: “Bu fakirlik, sabırdır.” demişti.

Asabiyet karşısında sabretmek ayrıca kişiyi “affetmeye” yöneltir ki bu da yaşam sanatının bir başka becerisidir38 ve mutluluğun anahtarlarından biridir.39

Tevazu Ve Alçak Gönüllülükte Toprak Gibi Ol
“Tevazu, makam, servet, şöhret gibi gelip geçici şeylere gereğinden fazla önem vermemek, bunları yararlanma, insanlara hizmet ve yardım etmek için ir vasıta saymaktır.

Mütevazi insan, hayatın türlü aşamalarını düşünerek kendi acizliğini unutmaz. Bütün hareketlerinde aklını kullanır. Basit duygularına esir olmaz. Sık sık kendini kontrol ederek hatalarını bulmaya ve bunları düzeltmeğe çalışır.

İnsandaki benlik duygusu irade ve aklın kontrolünden kurtularak azgınlaşırsa büyüklük hastalığı başlar. Fakat bu duygu gelişmez de şahsiyeti tamamen öldürülürse o zaman da aşağılık duygusu baş gösterir. Aşağılık duygusuna kapılan kimsede irade zayıflar, korkak, beceriksiz ve çekingen olur. Tevazu bir bakıma aşağılık duygusuna benzerse de ondan çok farklıdır. Tevazuda irade ve akıl vardır. Mütevazi insan düşünerek ve şuuruyla, bencil arzularını, isteklerini yener, kendinden bir takım meziyetler ve üstünlükler hayal etmez.

Ancak tevazuun da bir sınırı vardır. Tevazuu miskinlik, uyuşukluk derecesine indirmek de hatadır. Mütevazi olmak demek hakaretlere katlanmak, haysiyet ve şereften yoksun olmak değildir. İnsan mütevazi olmakla beraber, vakar ve şahsiyetini korumasını da bilmelidir.”

Mevlana’ya göre büyüklenmemek, gururlanmamak, kibri bir tarafa bırakıp alçak gönüllü olmak, gönül kırmamak, edepli olmanın birer işaretidir ve tüm irfan sahiplerine göre her şey ancak edep ile güzelleşir, düzenlenir.

Hz. Mevlana’yı görmek için Konya’ya gelen büyük bir papaz maiyeti ile yolda giderken ona rast geliyor. Hürmet ederek huzurunda eğiliyor. Mevlana da aynı hürmetle mukabele ediyor. Papaz, her başını kaldırdığı zaman, Mevlana’yı aynı ihtiram vaziyetinde görüyor. Nihayet bu tevazu karşısında hayran kalıp Müslüman oluyor. Mevlana eve döndüğü zaman oğlu Sultan Veled’e şöyle diyor:

“Bir papaz, tevazu faziletini elimizden almak, o yolda bize galip gelmek istedi. Allah’a şükür biz onu mağlup ettik. Çünkü tevazu ve hilim Müslümanların şiarıdır.”

Hoşgörülülükte Deniz Gibi Ol
Mevlana’nın yedi öğüdünden altıncısı hoşgörülü olmakla ilgilidir.

Hoşgörü, insanı, insanlığı anlamak, bilmek, saygı duymaktır. İnsanların birbirinden farklı duygu, düşünce, davranış, tutum, eylem biçimleri olduğunu kabul etmektir.

Çağımızda hoşgörüye her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyulmaktadır. Çünkü dünyamızda bir taraftan kültürel değişim ve küreselleşme hareketi yaşanırken, diğer taraftan da milliyetçilik, radikalizm, şiddet ve yabancılara karşı ayrımcılık ve nefret duyguları yaşanmakta ve tecrübe edilmektedir. Bu sebeple çağdaş bir insanda gelişmesi gereken en değerli yeteneklerden biris hoşgörü alışkanlığıdır.

Ruhbilim açısından hoşgörü, insanın kendisini başkalarının yerine koyması, onu anlamaya çalışması demek olan duygu sezgisiyle kazanılır. Önümüzdeki yıllarda bütün dünya ülkeleri ve ülkemiz, insan haklarının egemen olduğu, bireysel özgürlük ve toplumsal sorumluluk sınırlarının belirlendiği ekonomik, siyasal, kültürel bütünleşme arayışını sürdürecektir. Düşünce, karar verme gibi soyut kavramlardan, günlük uygulamaya kadar, anlayış ve Mevlana’dan bize miras kalan fakat şu anda varlığını neredeyse unutmuş olduğumuz hoşgörü gerçekleşmesi zorunlu bir kavram, çağdaş, geçerli, güncel bir ilişki, iletişim biçimi olacaktır.

Hoşgörülü olmak ailede kazandırılması gereken bir haslettir. Fakat çocuklar yaptıkları ufak tefek hatalardan dolayı bile çoğu kez cezalandırılırlar. Bağışlanmayan çocuklar ise ileride yetişkin olduklarında “bağışlayamayan” ve “hoşgörüsüz” insanlar olurlar. İnsanlarla iletişimlerinde katı olurlar ve bunun rahatsızlığını iç dünyalarında bir ömür boyu çekerler. Oysa nefret, kin tutma, bağışlayamama ve katılık, duygusal bir tükenmedir. Yıkıcıdır, insanın kendi kendini bozguna uğratan duygulardır. Çocukları bilemediğinden, istemeden yaptıkları konusunda bağışlamayan bir tutum izlemek, onları kendilerine karşı katı olmalarını ve kendileriyle barışık olmamalarını körükler. Bu sebeple onların davranışlarına göre onları şımartmayacak bir biçimde bir hoşgörü yaklaşımı sergilemek gerekir.

Mevlana’nın hoşgörüsü sevgi anlayışının bir uzantısı olarak dil, din ve ırk farkı gözetmeyen bir hoşgörüdür. Çünkü O yaşamın, insanlığın olmazsa olmazı olarak gördüğü hoşgörünün, her insanda bulunması gerektiğine inanmaktadır. Bu niteliği tüm dinlere, inançlara, düşüncelere, görüşlere de açık tutar. Çünkü Mevlana’ya göre ilk yaratılan aşktır. Her yaratık bir aşk kıvılcımı taşımaktadır ve bütün varlıklar yüceler yücesi olan Tanrı’ya doğru bir vuslat özlemi içindedir. Hoşgörüyü “Yüceltilmiş Davranış”ın vazgeçilmezi sayar. Çünkü hoşgörü, özellikle de Mevlana hoşgörüsü içinde; insana saygı vardır, sevgi vardır, aşk vardır. Yoksa insandaki bu nitelik oluşamaz.

Öteden beri olgun sanılan insanlarda bile kendini ve kendi düşüncelerini beğenmek, kendisininkinden başkalarını düşünce ve inançlarına hiç olmazsa şüphe ve küçümseme ile bakmak adeti vardır. Etrafındakilere gerçekten değer veren insanlar da pek azdır. Çocuğun bencilliğinden başlayarak yetişkin insanların kendilerini beğenmişliklerine ve gururlarına kadar bin bir şekil alan bu huy, tarihin birçok kanlı olaylarına sebep olduğu gibi, büyük uygarlık eserlerinin de doğmasına hizmet etmiştir. Birinci olaylar, affedememek, dayanamamak, kıskanmak, kavrayamamak, gibi ruhun pek zayıf ve küçük düşmüş olmasının sonucu olan hoşgörmezliğin (taassup) ürünüdür; ikincisi, yani uygarlık eserleri, kendine güvenmek, bilgisine emin olmak, insanlığı sevmek gibi bir ruh yüceliğinin ürünüdür. İkisi de bencillik gibi görünen bu hallerden birincisi, dar kafalı ve körelmiş, kıskanç, bu yüzden de ilerleyeni göremeyen manevi körlüklerin sonucudur; ikincisi ise, geniş ve sınırsız bir zekanın aydın ve üstün tutkuların eseridir. Bu itibarla birincisi kısır olduğu kadar da geri, ikincisi ise, verimliliği kadar da ileri bir karakterdir. Hangi türden olursa olsun, uygarlığı ve insan mutluluğunu ikinci ruhlara borçluyuz. Zira bunlar bağışlamasını bilir, karşısındakini dinlemek irade ve inancına maliktir; kendi düşüncelerini başkalarınınki ile mukayese edebilir ve bencilliğinden hiç olmazsa, karşısındakilerin fark edemeyecekleri bir manevra ile vazgeçebilir. Doğruyu ve iyiyi, tereddütsüzce benimser, beğenir, hiç olmazsa onları dinlemek ve suçlandırmamak büyüklüğünü gösterir. Vaktiyle Voltaire bir yazısında, “Senin fikirlerini beğenmiyorum, fakat onları savunmana engel olacak kimselerle ölesiye savaşmaya hazırım.” demiştir ki bu hoşgörünün pek yüce ve asil bir ifadesidir.

Yine Voltaire’nin şu ifadeleri oldukça manidardır; “Ey Tanrım! İnsanlar artık birbirlerinin kardeşi olduklarını hatırlayabilsinler ve barışçı bir emek ve endüstrinin verimlerini zorla çalmak isteyen eşkiyalığa karşı nasıl nefret ediyorlarsa, ruhlar üzerine istibdat yapmaktan da öyle dehşet duysunlar! Eğer savaşlardan çekinmek imkanı yoksa, hiç olmazsa barış için iken birbirimizden tiksinmeyelim, birbirimizi parçalamayalım!”

Kaynağını Kur’an ve Hz. Peygamber’in uygulamalarından alan Mevlana’nın hoşgörüsünü en güzel ifade eden ve adeta hoşgörünün sembolü haline gelmiş olan şu beyiti burada zikretmeden geçemeyeceğim:

Gel yine gel, her ne olursan ol yine gel

Eğer kafir, Mecusi veya Putperest isen yine gel.

Bizim dergahımız ümitsizlik dergahı değildir

Yüz defa tövbeni bozmuş olsan yine gel.

Ya Olduğun Gibi Görün, Ya Göründüğün Gibi Ol
Mevlana’nın burada ele alacağımız son öğüdü olduğun gibi görünmektir.

Genel anlamıyla kişinin başkalarından ayrı bir insan olarak kendi sosyal kimliğinin farkında olması psikolojide öz-bilinç kavramıyla ifade edilmektedir. Psikolojik anlamda sağlıklı insanlar ne olduklarının ve ne olmadıklarının farkındadırlar.

Mevlana’nın burada ifade etmek istediği husus insanın özüyle, sözüyle bir olması, yanar döner, bir öyle bir böyle davranmamasıdır. Mevlana’nın yaşadığı dönemde, yönetici konumundaki insanların etraflarında onlara gerçek yüzlerini göstermeden dalkavukluk yapan insanlar olduğu gibi, Mevlana’nın kendi çevresinde de O’na başka türlü etrafa başka türlü davranan insanlar olmuştur ve O bu durumun hoş olmadığını bu veciz sözleriyle ifade etmişlerdir.

Tarihin her döneminde, dünyanın her tarafında birçok insanların alışkın olduğu, birçoğunun hoşlandığı dalkavukluk belki diğer bazı insancıl kusurlar gibi suç eğilimli bir davranış değildir, fakat bazı hallerde zararlar yaratabilen bir karakter bozukluğudur. Dalkavukluk açık yürekliliğin ve samimiliğin tamamıyla tersi olan bir davranıştır. Samimilik kendine olduğu kadar başkalarını da aldatmamak, medeni cesurlukla konuşmak, doğru bildiği şeyi sakınmadan söyleyebilmektir.

Dalkavukluk çoğu kez bir aşağılık duygusunun, kişiliklerini kabul ettirme zorunluluğunun baskısı altında olarak ancak başkasının koltuğu ve korunması altında yaşamak ihtiyacından ortaya çıkabilmektedir.

Özellikle evlilik öncesi tarafların birbirlerini olduklarından daha olumlu kişilermiş gibi göstermeleri, olumsuz yönlerini gizleyerek hep olumlu yönlerini ortaya çıkarmaları yaşanan bir realitedir. Bu ise daha sonra mutsuz evliliklerin yaşanmasına sebep vermektedir. Çünkü taraflar birbirlerine karşı ne oldukları gibi davranmış, ne de davrandıkları gibi olabilmektedirler.

Olduğu gibi davranmayan insanlar çevreleri tarafından, bu yapmacık tavırlarından dolayı güvensiz kişiler olarak görülür ve kendilerine ona göre tavır alınır. Çevreden dışlandığını hisseden bu kişiler ise mutsuzluğa ve yalnızlığa mahkum olurlar.

SONUÇ
Mevlana’nın burada saymış olduğumuz yedi öğüdü hemen hemen herkesin bildiği fakat farkına varamadığı hususlardır. Yani herkes cömertliğin, merhametin, vs. iyi bir şey olduğunu, başkalarının kusurlarını araştırmanın, hiddetin de insana zararı dokunan özellikler olduğunu bilir ama çoğu zaman bir kişilik özelliği olarak bunları içselleştirmeyi başaramaz. Bu durum sigaranın pek çok kanser türünde büyük bir rolü olduğunun bilinmesine rağmen başta sağlık personeli olmak üzere hala pek çok kişi tarafından içiliyor olması gibidir.

Yedi öğütte ortaya konan hususlarla Mevlana, mesnevi ve diğer eserlerinde ortaya koymaya çalıştığı ideal insan modelinin bir parçasını sunmaktadır. Onun niyet-aksiyon perspektifinden yani ahlak felsefesi açısından ele aldığı ideal insan modeli, Kur’an’ın ideal insan yani salih insan modeliyle örtüşmektedir.

Mevlana dünya malına, servete, soya-sopa itibar etmemiş, insanları sabırlı, devlet adamlarını adaletli ve merhametli olmaya davet etmiştir. Mevlana insanların hem aklına, hem de gönlüne hitap etmiştir. Böylece insanın sevgi pınarı harekete geçer, beşeri ilişkilerinde daha hassas ve ulvi duygularla hareket eder, sosyal dayanışma tesis edilir.

Yaşadığımız yüzyılda başta stres ve çevre kirliliği olmak üzere pek çok olumsuzluk insanlığı tehdit etmektedir. Dışarıdan etki yapan bu tür baskılar ise bağışıklık sistemimizi olumsuz yönde etkilemektedir. Bağışıklık sistemimizin bozulması ile geliştiği düşünülen hastalıkların birkaçı şunlardır: gastrit, ülser, kolit gibi psikosomatik hastalıklar, tansiyon yüksekliği, bazı kalp, akciğer hastalıkları ve tümörlerdir. Bu tip hastalıkların doğmasına yardımcı olan etkenler ise: üzüntü, güvensizlik, inançsızlık, şüphecilik, gurur, kibir, ego, ilgisizlik, sevgisizlik vb.dir ki bunlar da Mevlana’nın mesnevisinde dikkat çektiği hususlardır. Mevlana’nın gösterdiği şekilde dünyaya niçin geldiğini aramasını bilen, cehaletten kurtulmuş, sevgiyi tanımış, kendi içi ile barışmış, iç dünyasına önem vererek onu eğitmeye niyetlenmiş kişi ve bu kişilerden oluşmuş toplumlar daha huzurlu ve bu nedenle daha sağlıklı olacaklardır.

Tasavvuf insanı sıkıntıda hissettiği an, huzura kavuşturan haldir, şifamız kendi içimize bakabilişimizdedir diyerek bugün psikiyatride gerek hastalığın önlenmesi, gerek tedavisinde amaçlanan kişi ve kişiler arası ilişkiyi iyileştirme çabalarında: kine-nefrete, tükenmişliğe yol açmayı önlemeyi, akıl bozukluğu olan hezeyanların-depresyonun gelişebileceği ortamı önlemeyi, ve ruhi bütünlüğü sağlayıcı yolları tarif etmektedir. Mevlana, hayatta olup bitenler, günlük stresler karşısında insanın dayanamayıp, fizik ve ruhsal hastalıklara yakalanmasının, tasavvuf metodu ile önlenebileceğini ifade etmektedir.

Esasen bütün dinler, felsefe ve ahlak sistemleri insanın maddi değil ruhi yönünü ele alıp, “insanı mutlu kılmak” ister. Görülüyor ki Mevlana insan ruhuna büyük önem vererek, akıl sağlığında koruyucu reçete yazıyor. Hem de ızdıraplı yatan hastanın hekiminden beklediğini yaparak, çocuk–kadın-yaşlı-suçlu ayırt etmeden herkese sevgi ile muamele etmeyi öğretiyor.

Fert ve toplum düzeninde anahtar rolü oynayan insan sevgisinden bahseden Mevlana:

“ne ben benim, ne sen sensin, ne sen bensin, bensiz…

hem ben benim, hem sen sensin, hem sen bensin…” diyerek iyi ilişkilerin fert ve toplum açısından önemini belirtmekte ve en ideal ruh hekimi gibi insan sevgisini hatırlatarak, “Biz kimseden ücret istemeyiz, ücretimiz hiçbir eksiği olmayan Allah’tan gelir…” ifadesiyle “halkı” ve “Hakkı” bir tuttuğunu belirtiyor.

Aslında fert ve toplum açısından değerini ortaya koymaya çalıştığımız Mevlana’nın yedi öğüdüyle ilgili söylenecek o kadar çok şey var ki… Fakat tebliğlerde sayfa sınırlaması olduğu için biz burada söylemek istediklerimizin pek çoğunu söyleyemeden bu kadarıyla tebliğimizi sınırlandırmak zorunda kaldık. Beni sabırla dinlediğiniz için hepinize teşekkür ederim.

ÖZET
Hz. Mevlana’nın çağlar ötesinden günümüze ulaşan önemli miraslarından biri de yedi öğüdüdür. Mevlana bu öğütlerinde ferdi ve toplumsal ahlakımız ve mutluluğumuz açısından önemli olan, cömertlik ve yardımlaşmayı, şefkatli ve merhametli olmayı, başkalarının kusurlarını örtmeyi, hiddet ve asabiyette galebe çalmayı, tevazu ve alçak gönüllülüğü, hoşgörülü olmayı ve, ya olduğumuz gibi görünmemizi, ya da göründüğümüz gibi olmamızı öğütlemektedir.

Mevlana’nın felsefesinin temeli sevgiye dayanmaktadır. O yüzyıllardır hoşgörünün simgesi haline gelmiştir. Mevlana düşüncesini besleyen bir diğer önemli kaynak ise Kur’an ve Hz. Peygamber’in örnek ahlâkıdır.

Netice itibariyle asırlar sonra bile tüm dünyadan, farklı din ve kültürlerden insanların ilgilerini hala çekmeyi başaran Mevlana’nın insan sevgisi temelli düşüncesi bizlere İslam’ın gerçek yorumunu sunmaktadır. Özellikle son zamanlarda “Terör” ile birlikte anılmaya başlayan ve dar çevrelerde kabul gören “İslam” telakkilerinin, Kur’an ve Sünnet’ten ne kadar uzak bir yaklaşım tarzı olduğunun en güzel kanıtı işte Mevlana’nın çağlar ötesinden gelen sevgi felsefesidir.

mevlananın örnek davranışları, mevlananın 7 öğüdü ve açıklamaları, mevlana, mevlananın yedi öğüdü, mevlananın 7 öğüdü, mevlananın öğütleri, mevlananın yedi öğüdü ve açıklaması, mevlananın söyledikleri, mevlananın sözlerinin anlamları, mevlananın insan sevgisi üzerine sözleri, mevlananın 7 altın öğüdü, mevlananın yedi öğüdünün açıklaması, mevlananın yedi sözü, mevlananın yedi öğüdü nedir, mevlananın 7 öğüdünün anlamı, mevlananın 7 altın öğüdü, mevlananın 7 sözü, mevlananın 7 öğüdü ve açıklamaları, mevlananın 7 öğütleri, mevlananın 7 öğüdü nedir, mevlananın 7 öğüdünün açıklamaları, mevlananın ahlak anlayışı

Emniyet Kemeri Nedir – Emniyet Kemerinin Önemi

Cuma, Mayıs 20th, 2011

Emniyet Kemeri Nedir – Emniyet Kemerinin Önemi
Emniyet kemeri herkesin çok alıştığı ve kullandığı ama değeri fazla da bilinmeyen bir güvenlik sistemidir. Otomobildeki en önemli güvenlik öğelerinden biridir. Her şeyde olduğu gibi, ancak doğru kullanıldığında en iyi şekilde çalışır. Emniyet kemerinin alt bölümü iki tarafta legen kemiğinin üzerinden ve üstte de omuzun üzerinden geçmelidir. Emniyet kemerinin görevini en iyi şekilde yapabilmesi için bu gereklidir. emniyet kemeri yükseklik ayarı, emniyet kemerinin farklı boylardaki insanlara göre ayarlanabilmesini sağlar. Bir çarpışma sırasında emniyet kemerinin makarası kilitlenir ve aracın içindekilerin fazla hareket etmesini önler.

Birçok sürücü, kısa yolculuklarda emniyet kemerinin hiçbir işe yaramadığını düşünüyor, ancak emniyet kemeri kullanımını en çok gerektiren aslında kısa mesafeler oluyor. Çünkü ölümlü trafik kazalarının yüzde 80′ i sürücülerin evlerine 30-35 kilometre uzakta ve saatte 55-60 kilometre hızın altında gerçekleşiyor.

Ayrıca kazalardaki ölümlerin yüzde 35′ i şehir içinde ve büyük olasılıkla günlük güzergahlar üzerinde meydana geliyor.

Emniyet kemeri kullanılmıyorsa 30 kilometre hızla çarpıldığında bile ağır yaralanma riski çok fazla oluyor.

Araştırmalar, emniyet kemeri takmamış yaralıların yüzde 70′ inin, 50 kilometreden daha düşük bir hızda yol alırken yaralandığını, 50 kilometre hızdaki bir çarpmanın, 4. kattan düşmeyle eşdeğer olduğunu ortaya koydu.

ÇARPMANIN ETKİSİ TONLARLA İFADE EDİLİYOR
Bazı sürücüler düşük hızdaki çarpmalarda araç içinde sıkıca tutunup etkiyi düşüreceğine inanıyor. Bunu yapmak için öncelikle saniyenin dilimlerini kullanabilmesi ve çok güçlü kol kaslarına sahip olması gerekiyor.

Kol kasları 25 kilogramın üzerindeki bir güce çok fazla dayanıyor. Ancak bir duvara 50 kilometre hızla çarpma esnasında iki tonu geçen bir etki oluşuyor ve buna engel olmak için 75 kilogram güç gerekiyor. Kollar bunu engelleyemiyor, ancak 2,5-3 tonluk bir etkiye direnebilecek şekilde tasarlanan emniyet kemeri, kol ve bacakların parçalanmasını önleyebiliyor.

Yapılan araştırmalar, kaza anında en iyi yerin aracın içi olduğunu ortaya koyuyor. Aracın dışına fırlatılma durumunda, ölüm riski 25 kat daha fazla oluyor. Araçtan fırlayan kişi, yumuşak ve yeşil çimlerin üzerine düşmüyor. Fırlama ile kişi aracın ön camına, kaldırıma, başka bir araca çarpabiliyor.

ARAŞTIRMALARA GÖRE ARACIN SAATTE 80 KİLOMETRE HIZLA DUVARA ÇARPMA ANINDA GERÇEKLEŞENLER SIRASIYLA SÖYLE SIRALANMAKTADIR:
Çarpmadan 26 milisaniye sonra ön tamponlar araca gömülür. Araç kendi ağırlığının 30 katı bir kuvvetle frenlenir. Sürücü ve yolcular emniyet kemeriyle bağlı değillerse 80 kilometre süratle araç içinde harekete devam ederler.

-30 milisaniye sonra sürücü koltuğuyla beraber 15 santimetre öne doğru fırlar.
-44 milisaniye sonra sürücü göğüs kafesiyle direksiyona çarpar.
-50 milisaniye sonra araç ve içindekiler üzerinde, kendi ağırlıklarının 80 katı büyüklükte bir kuvvet etki eder.
-68 milisaniye sonra sürücü 9 tonluk bir kuvvetle gösterge paneline çarpar.
-92 milisaniye sonra sürücü yanındaki yolcuyla beraber aynı anda kafasını ön cama çarpar, yolcu bu çarpmayla kafasına ölümcül bir darbe alarak camdan dışarı fırlar.
-100 milisaniye sonra direksiyon tarafından tutulan sürücü tekrar aracın içine düşer.
-110 milisaniye sonra sürücünün arkasında oturan yolcu sürücü seviyesine yükselir ve kafasıyla sert bir darbe yapar aynı anda kendisi de sert bir darbe alır.
-150 milisaniye sonra tekrar sessizlik egemen olur. Cam, çelik, plastik parçaları yere düşer.
-200 milisaniyeden daha kısa süre içerisinde her şey biter.

Emniyet kemeri, Emniyet kemeri nedir, Emniyet kemerinin faydaları, Emniyet kemerinin önemi, emniyet kemeri kullanmanın amacı, emniyet kemeri kullanmanın önemi, emniyet kemerinin önemi nedir, emniyet kemerinin önemini anlatan yazı, emniyet kemerinin önemi yazı, emniyet kemerinin önemini anlatan yazılar, emniyet kemeri hakkında bilgi, emniyet kemeri kullanımı, emniyet kemerinin amacı, emniyet kemerinin önemi, emniyet kemeri kullanmanın önemi

Gölge Oyunu Nedir

Cuma, Mayıs 20th, 2011

Gölge Oyunu Nedir
Gölge Oyunu Genellikle deriden kesilmiş bir takım insan, hayvan ve eşya tasvirlerinin arkadan ışık verilerek, gölgelerinin gerili beyaz bir perde üzerine düşürülmesiyle oynatılan oyun. Doğu’da ortaya çıkarak yetkinleşen Gölge Oyunu’nun büyüsel -dinsel kökenlerden kaynaklandığı Çin’de 11. yüzyıla uzandığı belirtilmektedir. Çin’de Buddhacı ve Taocu efsaneler ile Çin tarihinden öyküleri işleyen Gölge Oyunu, 13. yüzyılda yer aldığı Hindistan’da hinducu destanları işlemiş, bu yolla da Endonezya Gölge Oyunu üstünde etkili olmuştur. Endoneza’da İslamcı etkiler kazanan Gölge Oyunu, 15. yüzyıldan başlayarak Tayland’da da yer almıştır.

Orta Doğu’da, en eski Gölge Oyunu metinleri Mısır kökenlidir. Gölge Oyunu, 16. yüzyılda, geleneksel Tür tiyatrosuyla birlikte yeniden canlanmıştır. Doğu Asya örneklerine karşıt, Türk Gölge Oyunu olan Karagöz, geleneksel dinsel biçimlerin dışında gelişme gösterdiği kadar, dünyevi ve komik içerikli de olmuş, toplumsal eleştirel çizgiler taşımış; bütün Osmanlı topraklarına, Yunanistan ve Balkanlar’a yayılmıştır. Avrupa’da 17. yüzyıldan başlayarak tanınan Gölge Oyunu, kukla oyununun yaygınlığı karşısında gelişme olanağı bulamamış; ancak Fransa’da “Çin gölgeleri”adı altında, kabare tiyatrosu özellikleri içinde ele alınmıştır. Gölge oyunu, bu geniş yayılma süreci içinde birçok kültür etkinleşmesini kendinde barındırmış; temel özelliği aynı kalmakla birlikte, tasvirler ve oynatma bakımından teknik ayrılıklar gösterdiği kadar, değişik toplumlardaki işlevselliği bakımından da içerikçe ayrı özellikler göstermiştir.

——————————————————————————–
A) GÖLGE OYUNU
A1) “GÖLGE OYUNU” NASIL ORTAYA ÇIKTI ?
TÜRKİYE’YE NASIL GELDİ ?

Gölge oyununun ilkin nerden çıkmış olabileceği konusunda iki ana görüş vardır, birinciye göre gölge oyunu ilk olarak Asya’dan çıkıp Batı’ya doğru yönelmiş ve yayılmıştır. İkinciye göre ise Batı’dan Doğu’ya ve Asya’ya geçmiştir. Asya’nın çok zengin bir gölge oyunu geleneği olduğuna göre ister Hindistan’dan, ister Cava’dan isterse Çin’den çıkmış olsun, gölge oyununun Asya’dan Batı’ya yayıldığı görüşü daha güçlüdür. (Metin And, Dünyada ve Bizde Gölge Oyunu, Ankara 1977 )

İslam ülkelerinde görülen gölge oyununun Cava’dan gelebileceğini kabul edebiliriz. 1300 ile 1750 yılları arasında, Malaya ve Bali dışında Endonezya İslamlığı kabul etmişti. Bundan önce de Arap gezginlerinin Kızıldeniz, Çin kıyılarında dolaştıkları, Güneydoğu Asya kıyılarında küçük yerleşmeler olduğunu biliyoruz. VII. Ve X. yüzyıllarda Arap tacir ve gezginleri İslamlığı buraların yerlilerine kabule zorlamamışlardı. İslamlık daha çok Hintliler yoluyla gelmişti. Bu bakımdan, İslamlık etkisinden önce Arapların bu bölge ile tanışıklığı bulunduğuna göre, bu değinmeden önce Arapların Cava gölge oyununu da öğrenmişlerdir. (Metin And, Geleneksel Türk Tiyatrosu, İstanbul 1985 )

Doğu ülkelerine özgü bir sanat olduğu anlaşılan gölge oyununun ilk Çin’de çıktığı söylenir. Söylentiye göre, İmparator Wu (hük. M.Ö 140 – 87 ) çok sevdiği karısının ölümü üzerine derin bir üzüntüye kapılır; Şav – Wöng adlı bir Çinli imparatorun üzüntüsünü hafifletmek için, ölen kadının hayalini bir perde arkasından gösterebileceğini söyler; sarayın bir odasına gerdiği bir perdenin üzerine karısına benzeyen bir kadının gölgesini düşürür ve bu gölgeyi ölen kadının hayali olarak imparatora sunar. (M.Ö 121)

Bir başka söylenti ise gölge oyununun IV. Yüzyılda Hint’ten çıktığını, V. Yüzyılda ise Cava’ya geçtiğini söyler. Cava’da Wayang adı verilen ve gerek şekilleri, gerek konuları bugüne değin korunan bu oyunlarda Hint efsanelerinin etkisi açıkça görülmektedir. Cava edebiyatında, evren bir Wang sahnesine, insanlar ve doğa da Wayang tasvirlerine benzetilmiştir. İslam dünyasında bu oyuna hayal -el -zıll ( gölge hayali), zıll -el -hayal (hayal gölgesi), hayal -el -sitare (perde hayali) vb. adları verilmiştir. İslam dünyasında çeşitli kelamcı ve tasavvufçuların eserlerinde hayal sahnesi evrene, insanlar ve tüm varlıklar, perdedeki geçici hayallere benzetilmiş, oyundaki hayaller nasıl perde arkasındaki görülmeyen bir sanatçı tarafından oynatılıyorsa, evrendeki varlıkların da görünmeyen bir yaratıcı tarafından hareket ettirildiği anlatılmıştır. (Cevdet Kudret, Karagöz, Ankara 1968 )

Ayrıca İbni Batuta 1345′te Cava’ya uğramış ve Cava gölge oyununu bir çok bakımlardan Arap ve Türk gölge oyununa benzetmiştir. Her ikisinde de beyaz bir perde vardır, oynatanla perde arasına yağ kandili konulur.

Görüntüler deridendir; Cava kuklasında, kuklalara destek olarak muz dallarından “Gedeborg pisang”, bizdeki Hayal ağacı denen çatal desteklere benzer; tıpkı Karagöz’deki göstermelikler gibi perdenin ortasına yaprak biçiminde bir görüntü konulur. Bunun adı “Gunungan”dır; bu toprak, deniz, hayvan gibi evreni canlandırır;oyundaki görevi bakımından da bizim göstermeliklere benzer. Oyunun başladığına işaret olduğu gibi, kimi zaman dekor yerine de geçmektedir. Gene aynı oyunlarda oynatıcı Dalang, Karagöz’de olduğu gibi, alışılmış basmakalıp sözleri müzikle söyler; Allah’a bir yakarış vardır.
Bunda belirli bir Arap etkisi görülür. Bunu Karagöz muhaveresi gibi bir söyleşme izler, her iki gölge oyununda da görüntüler yandandır.Yalnız Wayang Kedek’te kadın görüntüleri öndendir. (Metin And, Geleneksel Türk Tiyatrosu, İstanbul 1985 )

Gölge oyununun Türkiye’ye nerden,nasıl ve ne zaman girdiğine gelince, Birçok yazar ve incelemecinin daha sonra çürütülen görüşlerine bakılırsa, gölge oyunu Türkiye’ye Ortaasya’dan İran yoluyla gelmiştir. Ve XVI yüzyıldan çok öncedir. Kimi de Evliya Çelebi’deki hiçbir temeli olmayan söylentiye kanarak bunu Selçuklu çağına uzatmaktadır.Bu incelemecileri yanıltan herşeyden önce “hayal” sözcüğü olmuştur. Orta Asya’daki ipli kukla türü olan “Çadır Hayal”i gölge oyunu sanmışlar, XVI yüzyıldan önce eski metinlerde sık sık rastlanan ve kukla anlamında kullanılan “hayal” sözcüğünün gölge oyununa bir anıştırma olduğunu sanmışlardır. (Metin And, 100 Soruda Türk Tiyatrosu Tarihi, İstanbul 1970 )

XVI. yüzyılda Mısır’dan gelmiş olduğu üzerine kesin bir kanıt vardır. İlk kez profesör Jacob’un ilgimizi çektiği bu kanıt, Arap talihçisi Mehmed bin Ahmed bin İlyas-ül Hanefi’nin “Bedayi-üz-zuhür fi vekaayi-üd-dühur adlı Mısır tarihindedir. Bu eserin birkaç yerinde gölge oyunuyla ilintili yerler vardır. Mesela; Sultan Melik-ün Nasirüddin Muhammed’in gölge oyuncusu Ebul-Şer’in gösterisiyle eğlendiği belirtilmektedir. Bir başka yerde de, yalnız Ramazan’da olmayıp bütün yıl boyunca oynatılan gölge oyununun 9 Zilhicce 924′te yasak edildiği bildirilmiş, bunun gerekçesi olarak Osmanlı askerlerinin bu temsillerden dönen seyircileri soydukları, aralarındaki kız ve erkek çocuklarını kaçırdıkları gösterilmiştir.Bu kaynağın konumuzla ilintili yerine gelince, 1571′de Mısır’ı ele geçiren Yavuz Sultan Selim,Memluk Sultanı II. Tumanbay’ı 15 Nisan 1517′de astırmıştı. Cize’de, Nil üzerinde,Roda Adası’ndaki sarayda bir gölge oyuncusu, Tumanbay’ın Züveyle kapısında asılışını ve iki ipin,iki kez kopuşunu canlandırmış,sultan bu gösteriyi çok beğenmiş, oyuncuya 80altın ve işlemeli kaftan armağan ettikten sonra “İstanbul’a dönerken sen de bizimle gel, bu oyunu oğlum da görsün,eğlensin” demiştir.

Bunu destekleyen başka kanıtlara geçmeden önce Mısır’daki gölge oyununun XVI. yüzıldaki Türk Gölge Oyunuyla ortak noktalarının bulunup bulunmadığını görelim. Mısır’da XI.,XII. Ve XII. yüzyıllarda gölge oyunu bulunduğunu biliyoruz. XIII. yüzyıldan Mehmed bin Danyal bin Yusuf’un yazdığı manzum ve uyaklı nesirle üç gölge oyunu metni bulunmaktadır.

Bunlardan birisinin adı Tayf-ül-hayal’dir. Başı tıpkı Karagöz’de olduğu gibi şarkı,seyircilere teşekkür,Tanrı’ya yakarış ve hükümdar için dua bölümlerini içine alır. Oyunun konusu Şinasi’nin “Şair Evlenmesi”ni çağrıştırdığı gibi, Karagöz dağarcığının çok tanınmış oyunlarından “Büyük Evlenme”ye de yakınlığı vardır.Oyunun baş kişileri Garib ile Acib’dir.Garib kurnaz, yoksul! Acib ise Allah’a şarabı yarattığı için dua eden, dilencileri isteklendiren bir sözendir. Bunlar tıpkı Karagöz ve Hacivat gibi karşıt kişilerdir.

Mısır gölge oyununda belirli kalıplaşmış kişilere, tiplere pek rastlanmaz. Nitekim XVI. yüzyılda Karagöz ve Hacivat’ın adını duymayız. Böylece, Mısır’dan alınmış olan bu yeni oyuna zamanla Türk yaratıcılığı katılmış; çok renkli, hareketli, özgün bir biçim verilmiş, kesin biçimini aldıktan sonra da Osmanlı İmparatorluğu’nun etki alanı ve çevresinde yayılmıştır. Böylece “Gölge Oyunu” Mısır’a yani geldiği yere bu yeni ve gelişmiş biçimiyle dönüp yerleşmiştir. Nitekim birçok gezgin ,XIX yüzyılda Mısır’daki gölge oyununu anlatırken, bunun Karagöz olduğunu, Mısır’a Türkler tarafından sokulduğunu ve çoğunlukla Türkçe oynatıldığını belirtmişlerdir.

Gölge oyununu en geniş ve ayrıntılı bir biçimde anlatan belgelerden biri 1582 şenliğini anlatan Surname-i Hümayun’dur.Bu esein birçok yerinde “hayalbazan” deyimi geçer. Bu deyim;belki kukla,belki de bir başka oyunun adıydı.Profesör Jakob bu kaynağı bilmemekle birlikte aynı şenliğin görgü tanıklarından bir yabancının anlatılarına yer vermiştir. “Biri altı tekerlek üzerinde tahtadan bir küçük baraka veya sahneyi ortaya getirdi. Bunun önünde keten bezinden bir perde, içinde ise birkaç ışık vardı, birisi görüntüleri ışıklarla perdeye yansıtarak bunları oynatıyordu. Bunlardan başka, iki kişi parmaklarıyla dilsiz gibi işaretleşip konuşuyorlar, buna yakın şeyler yapıyorlardı. Biri kovalıyor ve koşuyordu vb. Bunların tümünü seyretmek, bu görüntüleri oraya buraya çeken ipler gözükmese,çok hoşa gidecekti” Metinde görüntülerin iple oynatıldığı belirtilmektedir. Ancak tanıklar bunları oynatan sopaların gölgesini ip sanmış olabilirler.

Gölge oyununun 1517 yılında Türkiye’ye girdiğini kabul edersek, 1582 şenliğine değin bizde de bu alanda sanatçı yetişecek elli yılı aşkın bir süre geçmiştir.

XVII yüzyılda ise artık Karagöz’ün kesin biçimini aldığını biliyoruz. Bu yüzyılda Evliya Çelebi gölge oyunu üzerine kesin bilgi verdiği gibi, Türkiye’ye gelen gezginler de Karagöz oyununu anlatmaktadırlar. Bunlardan Pietro della Valle, Ramazan’da kahvelerde, çeşitli soytarı ve oyuncuların yanısıra, geriden aydınlatılmış bir perde veya boyanmış bir kağıt üzerinde gölgelerin oynatıldığını, bunların kendi ülkesi İtalya’da ,Napoli’deki saray önündekilerden veya Raoma’da Navone Meydanı’ndakilerden değişik olarak sözlü olduklarını, bunları oynatanın sesini değiştirerek çeşitli dilleri ve ağızları taklit ettiğini, kadın-erkek ilişkilerinin büyük bir açık-seçiklikle gösterildiğini,bu konuların böyle bir dinsel bayramda ve genel yerler için aşırı utanmasız olduğunu belirtiyor.

Bu yüzyılda en çok bilgi Evliya Çelebi’de buluyoruz. Onun kitabında ilk kez Karagöz ve Hacivat’ın adları anıldığı gibi, oyun konuları, oyunun özellikleri, perde gazelleri,çağın ünlü oyuncuları üzerine bilgiler de buluyoruz.

Evliya Çelebi iki çeşit gölge oyunu oynatıcısı sayıyor: “Pehlivan-ı şebbaz” yani “Hayal-i zılciyan” ve “Hayal-i zıll-i tasvirciyan” Ancak bunların tanımlamasını yapmıyor. Bu bakımdan Evliya Çelebi’nin 1834′te yayımlanmış İngilizce çevirisi belki yardımcı olabilir. Bu çeviri kesin olarak kabul edilmese de bir ipucu verebilir. Çeviri “Hayal-i zılciyan”ı , “Hayal-i zıll-i tasvirciyan” ı ise < geceleyin ombresgic lantern ile gösterenler > diye karşılıyor. Çeviri doğru ise, birincisi Karagöz gibi perde arkasından oynatılmış oluyor, ikincisi ise sinema gibi karşıdaki perde üzerine yansıtılıyor.

Bir tartışma konusu da, Karagöz ve arkadaşı Hacivat’ın yaşamış gerçek kişiler olup olmadığıdır. Gölge oyununun bu iki kahramanı halkın gönlünde yüzyıllarca öyle yerleşmişlerdir ki, halk onları gerçekten yaşamış kişiler olarak görmek istemiştir.Bu bakımdan bir takım söylentilerde onların gerçekten yaşadıkları ileri sürülmüştür. (Metin And, Geleneksel Türk Tiyatrosu, İstanbul 1985 )

Bu söylentilerden birine göre; Sultan Orhan (hük.1239-1254) devrinde Bursa’da bir camii yapımında Karagöz demirci, Hacivat da duvarcı olarak çalışıyormuş. İkisi arasında her gün sürüp giden nükteli konuşmaları dinlemek isteyen işçiler, işlerini güçlerini bırakıp onların çevresinde toplanır, bu yüzden de yapım işleri ilerlemezmiş. Bunu öğrenen Sultan Orhan, Karagöz ile Hacivat’ı öldürtmüşse de, bir süre sonra iç acısı çekmeye başlamış; padişahın acısını dindirmek isteyen Şeyh Küşteri bir perde kurdurmuş, Hacivat’la Karagöz’ün deriden yapılmış tasvirlerini perde arkasında oynatıp onların şakalarını tekrarlayarak padişahı avutmuş. ( Çin söylentisinde, ölen karısına acınan imparator Wu’yu avutmak için perde arkasından bir kadın geçirme olayı ile bu Türk söylentisi arasındaki benzerlik, ayrıca dikkate değer.) (Cevdet Kudret, Karagöz, Ankara 1968 )

İkinci söylentiyi Evliya Çelebi’de buluyoruz: Ona göre, Efelioğlu Hacı Eyvad, Selçuklular çağında Mekke’den Bursa’ya gidip gelen Yorkça Halil diye tanınmış biridir. Bu yolculuklardan birinde kendisini Eşkıyalar öldürmüştür. Karagöz ise İstanbul Tekfuru Konstantin’in seyisi olup Edirne dolaylarında Kırk Kilise’den Kıpti Sofyozlu Bali Çelebi’ydi, yılda bir kez Tekfur kendisini Alaeddin Selçuki’ye gönderdiğinde Hacivat ile buluşup konuşurlardı. Hayal-i zıll sanatçıları onların söyleşmelerini gölge oyunu olarak oynatırlardı. Evliya’nın kendi çağından şöyle bir dört yüz yıl öncesinin olayları üzerine vereceği bilgi ne denli doğru olabilirse, bu söylenti de o denli güvenilebilir.Elde güvenilir bir kaynak olmadıkça Karagöz ve Hacivat’ın ne yaşadığı, ne de yaşamadığı yolunda bir sonuca ulaşabiliriz. Netekim günümüze dek Karagöz’ün gerçek veya yapıntı bir kişi olup olmadığına dair basında uzunca tartışmalar olmuş. Bu tartışmalardan birinde Filibeli Mithat Beyin Bursa Belediye Başkanı Muhittin Beye bir mektubu yayınlanmıştır.

Mektup sahibi 1333 yılında Hisar’daki Ortapazar medresesi kitaplığında, “Hayat ve menakıb-i Kara Oğuz ve Hacı Ehvad” adında bir kitabın bulunduğunu, sonra bir yangında yanmış olduğunu, Bursa’da Sahaflar Çarşısı’nda oturan kahveci Şeyh Hakkı Efendi’nin Karagöz’ün Orhaneli ilçesinde Karakeçili aşiretinden < Kara Oğuz > adını taşıyan bir köylü olduğunu söylediğini, fakat bu adın daha sonra < Kara Öküz > e çevrildiği, arkadaşı < Hacı Ahvad > ile birlikte düzenledikleri oyunların Şeyh Küşteri’nin ilgisini çektiğini ve ü “Karagöz”e çevirdiği ileri sürülmüştür.

OKAN METİN
MÜJDAT GEZEN SANAT MERKEZİ
“GELENEKSEL TÜRK TİYATROSU”
YÜKSEK LİSANS BİTİRME TEZİ
DANIŞMAN: MÜJDAT GEZEN
2003

——————————————————————————–
GÖLGE OYUNU NEDİR NASIL YAPILIR?
Geleneksel kültürümüzün ortaoyunu ve meddah ile birlikte en önemli köşe taşlarından biri olan gölge oyunumuz KARAGÖZ HACIVAT oyunları günümüzden yüz yıllarca önce ortaya çıkmış, insanları eğlendirirken düşündürmüş, zaman zaman toplumsal bilinç oluşmasında öncü bir rol oynamıştır. Gölge oyunlarının ne zaman ve nasıl ortaya çıktığı hakkında kesin bilgi olmamakla birlikte Asya ( Java , Endonezya , Çin ) kökenli olduğu bilinmektedir. Gölge oyunun Türk kültüründe ne zaman ortaya çıktığı, Karagöz ve Hacivat olarak ne zaman biçimlendiği ise bir muamma olma özelliğini korumaktadır. Her ne kadar bu konuyla ilgili bir takım tezler ortaya atılmış ise de bunların hiç biri kesin değildir. Zaten bu tezlerin bir bölümü söylenti olmaktan öteye gidememiştir. En çok bilineni ise Karagöz ile Hacivat’ın Bursa Ulucami’de inşaat işçisi olarak çalıştıkları ve şakalaşmaları yüzünden inşaatın yavaş ilerlemesinden dolayı Padişah Sultan Orhan’ın ikisini idam ettirmeleri üzerine olan söylentidir..

Gölge oyunumuz Hacivat Karagöz bir zamanlar toplumun en önemli eğlencesiydi. Eskiden ramazan gecelerinde mutlaka ramazan eğlencesi yapılır, büyük bir sabırla beklenen iftar topu atıldıktan sonra iftariyelikler sofraya gelirdi. İftar yemeğini yiyen herkes doğruca Karagöz ve Hacivat gösterisi seyretmeye giderdi. Önce perde arkasındaki ışık yanar, nâreke zırıltısı ve tef velvelesi ile göstermelik kalktıktan sonra Hacivat Çelebi şarkı söyleyerek gelir ve “Ne olur şu dört köşe perdede bana da bir kafadar olsa ah bana bir eğlence medett amannnnnnnnnnnnnnn amannnnnnnnnnnnnnnn…” diye Karagözü çağırmaya başlardı. Ve tabii herkes kahkahaları patlatırdı. Muhavere denilen Karagöz ve Hacıvat’ın atışması bittikten sonra fasıl bölümü başlar, bu bölümde oyunun akışına göre Zenne , Çelebi , Tuzsuz Deli Bekir , Beberuhi , Tiryaki , Acem , Laz , Matiz , Zeybek gibi tipler perdeye gelirler, oyunlarını oynarlar ve sonunda bir çengi ya da köçek çıkarak seyircileri eğlendirirlerdi. Tabii ki sünnet düğünü denilince de akla hemen Karagöz Hacivat oyunu gelirdi. Karagöz Hacivat gösterisi yapılmayan bir sünnet düğünü gelen davetlilerden tam not alamazdı. Şeyh Küşteri’den beri deriden yapılan ve kök boya kullanılarak boyanan tasvirler hayali’nin elinde can bulurdu.

——————————————————————————–
Gölge ve Orta Oyunu
Gölge oyununun ilkin nerden çıkmış olabileceği konusunda iki ana görüş vardır, birinciye göre gölge oyunu ilk olarak Asya’dan çıkıp Batı’ya doğru yönelmiş ve yayılmıştır. İkinciye göre ise Batı’dan Doğu’ya ve Asya’ya geçmiştir. Asya’nın çok zengin bir gölge oyunu geleneği olduğuna göre ister Hindistan’dan, ister Cava’dan isterse Çin’den çıkmış olsun, gölge oyununun Asya’dan Batı’ya yayıldığı görüşü daha güçlüdür. (Metin And, Dünyada ve Bizde Gölge Oyunu, Ankara 1977 )

İslam ülkelerinde görülen gölge oyununun Cava’dan gelebileceğini kabul edebiliriz. 1300 ile 1750 yılları arasında, Malaya ve Bali dışında Endonezya İslamlığı kabul etmişti. Bundan önce de Arap gezginlerinin Kızıldeniz, Çin kıyılarında dolaştıkları, Güneydoğu Asya kıyılarında küçük yerleşmeler olduğunu biliyoruz. VII. Ve X. yüzyıllarda Arap tacir ve gezginleri İslamlığı buraların yerlilerine kabule zorlamamışlardı. İslamlık daha çok Hintliler yoluyla gelmişti. Bu bakımdan, İslamlık etkisinden önce Arapların bu bölge ile tanışıklığı bulunduğuna göre, bu değinmeden önce Arapların Cava gölge oyununu da öğrenmişlerdir. (Metin And, Geleneksel Türk Tiyatrosu, İstanbul 1985 )

Doğu ülkelerine özgü bir sanat olduğu anlaşılan gölge oyununun ilk Çin’de çıktığı söylenir. Söylentiye göre, İmparator Wu (hük. M.Ö 140 – 87 ) çok sevdiği karısının ölümü üzerine derin bir üzüntüye kapılır; Şav – Wöng adlı bir Çinli imparatorun üzüntüsünü hafifletmek için, ölen kadının hayalini bir perde arkasından gösterebileceğini söyler; sarayın bir odasına gerdiği bir perdenin üzerine karısına benzeyen bir kadının gölgesini düşürür ve bu gölgeyi ölen kadının hayali olarak imparatora sunar. (M.Ö 121)

Bir başka söylenti ise gölge oyununun IV. Yüzyılda Hint’ten çıktığını, V. Yüzyılda ise Cava’ya geçtiğini söyler. Cava’da Wayang adı verilen ve gerek şekilleri, gerek konuları bugüne değin korunan bu oyunlarda Hint efsanelerinin etkisi açıkça görülmektedir. Cava edebiyatında, evren bir Wang sahnesine, insanlar ve doğa da Wayang tasvirlerine benzetilmiştir. İslam dünyasında bu oyuna hayal -el -zıll ( gölge hayali), zıll -el -hayal (hayal gölgesi), hayal -el -sitare (perde hayali) vb. adları verilmiştir. İslam dünyasında çeşitli kelamcı ve tasavvufçuların eserlerinde hayal sahnesi evrene, insanlar ve tüm varlıklar, perdedeki geçici hayallere benzetilmiş, oyundaki hayaller nasıl perde arkasındaki görülmeyen bir sanatçı tarafından oynatılıyorsa, evrendeki varlıkların da görünmeyen bir yaratıcı tarafından hareket ettirildiği anlatılmıştır. (Cevdet Kudret, Karagöz, Ankara 1968 )

Ayrıca İbni Batuta 1345′te Cava’ya uğramış ve Cava gölge oyununu bir çok bakımlardan Arap ve Türk gölge oyununa benzetmiştir. Her ikisinde de beyaz bir perde vardır, oynatanla perde arasına yağ kandili konulur.

Görüntüler deridendir; Cava kuklasında, kuklalara destek olarak muz dallarından “Gedeborg pisang”, bizdeki Hayal ağacı denen çatal desteklere benzer; tıpkı Karagöz’deki göstermelikler gibi perdenin ortasına yaprak biçiminde bir görüntü konulur. Bunun adı “Gunungan”dır; bu toprak, deniz, hayvan gibi evreni canlandırır;oyundaki görevi bakımından da bizim göstermeliklere benzer. Oyunun başladığına işaret olduğu gibi, kimi zaman dekor yerine de geçmektedir. Gene aynı oyunlarda oynatıcı Dalang, Karagöz’de olduğu gibi, alışılmış basmakalıp sözleri müzikle söyler; Allah’a bir yakarış vardır.
Bunda belirli bir Arap etkisi görülür. Bunu Karagöz muhaveresi gibi bir söyleşme izler, her iki gölge oyununda da görüntüler yandandır.Yalnız Wayang Kedek’te kadın görüntüleri öndendir. (Metin And, Geleneksel Türk Tiyatrosu, İstanbul 1985 )

Gölge oyununun Türkiye’ye nerden,nasıl ve ne zaman girdiğine gelince, Birçok yazar ve incelemecinin daha sonra çürütülen görüşlerine bakılırsa, gölge oyunu Türkiye’ye Ortaasya’dan İran yoluyla gelmiştir. Ve XVI yüzyıldan çok öncedir. Kimi de Evliya Çelebi’deki hiçbir temeli olmayan söylentiye kanarak bunu Selçuklu çağına uzatmaktadır.Bu incelemecileri yanıltan herşeyden önce “hayal” sözcüğü olmuştur. Orta Asya’daki ipli kukla türü olan “Çadır Hayal”i gölge oyunu sanmışlar, XVI yüzyıldan önce eski metinlerde sık sık rastlanan ve kukla anlamında kullanılan “hayal” sözcüğünün gölge oyununa bir anıştırma olduğunu sanmışlardır. (Metin And, 100 Soruda Türk Tiyatrosu Tarihi, İstanbul 1970 )

XVI. yüzyılda Mısır’dan gelmiş olduğu üzerine kesin bir kanıt vardır. İlk kez profesör Jacob’un ilgimizi çektiği bu kanıt, Arap talihçisi Mehmed bin Ahmed bin İlyas-ül Hanefi’nin “Bedayi-üz-zuhür fi vekaayi-üd-dühur adlı Mısır tarihindedir. Bu eserin birkaç yerinde gölge oyunuyla ilintili yerler vardır. Mesela; Sultan Melik-ün Nasirüddin Muhammed’in gölge oyuncusu Ebul-Şer’in gösterisiyle eğlendiği belirtilmektedir. Bir başka yerde de, yalnız Ramazan’da olmayıp bütün yıl boyunca oynatılan gölge oyununun 9 Zilhicce 924′te yasak edildiği bildirilmiş, bunun gerekçesi olarak Osmanlı askerlerinin bu temsillerden dönen seyircileri soydukları, aralarındaki kız ve erkek çocuklarını kaçırdıkları gösterilmiştir.Bu kaynağın konumuzla ilintili yerine gelince, 1571′de Mısır’ı ele geçiren Yavuz Sultan Selim,Memluk Sultanı II. Tumanbay’ı 15 Nisan 1517′de astırmıştı. Cize’de, Nil üzerinde,Roda Adası’ndaki sarayda bir gölge oyuncusu, Tumanbay’ın Züveyle kapısında asılışını ve iki ipin,iki kez kopuşunu canlandırmış,sultan bu gösteriyi çok beğenmiş, oyuncuya 80altın ve işlemeli kaftan armağan ettikten sonra “İstanbul’a dönerken sen de bizimle gel, bu oyunu oğlum da görsün,eğlensin” demiştir.

Bunu destekleyen başka kanıtlara geçmeden önce Mısır’daki gölge oyununun XVI. yüzıldaki Türk Gölge Oyunuyla ortak noktalarının bulunup bulunmadığını görelim. Mısır’da XI.,XII. Ve XII. yüzyıllarda gölge oyunu bulunduğunu biliyoruz. XIII. yüzyıldan Mehmed bin Danyal bin Yusuf’un yazdığı manzum ve uyaklı nesirle üç gölge oyunu metni bulunmaktadır.

Bunlardan birisinin adı Tayf-ül-hayal’dir. Başı tıpkı Karagöz’de olduğu gibi şarkı,seyircilere teşekkür,Tanrı’ya yakarış ve hükümdar için dua bölümlerini içine alır. Oyunun konusu Şinasi’nin “Şair Evlenmesi”ni çağrıştırdığı gibi, Karagöz dağarcığının çok tanınmış oyunlarından “Büyük Evlenme”ye de yakınlığı vardır.Oyunun baş kişileri Garib ile Acib’dir.Garib kurnaz, yoksul! Acib ise Allah’a şarabı yarattığı için dua eden, dilencileri isteklendiren bir sözendir. Bunlar tıpkı Karagöz ve Hacivat gibi karşıt kişilerdir.

Mısır gölge oyununda belirli kalıplaşmış kişilere, tiplere pek rastlanmaz. Nitekim XVI. yüzyılda Karagöz ve Hacivat’ın adını duymayız. Böylece, Mısır’dan alınmış olan bu yeni oyuna zamanla Türk yaratıcılığı katılmış; çok renkli, hareketli, özgün bir biçim verilmiş, kesin biçimini aldıktan sonra da Osmanlı İmparatorluğu’nun etki alanı ve çevresinde yayılmıştır. Böylece “Gölge Oyunu” Mısır’a yani geldiği yere bu yeni ve gelişmiş biçimiyle dönüp yerleşmiştir. Nitekim birçok gezgin ,XIX yüzyılda Mısır’daki gölge oyununu anlatırken, bunun Karagöz olduğunu, Mısır’a Türkler tarafından sokulduğunu ve çoğunlukla Türkçe oynatıldığını belirtmişlerdir.

Gölge oyununu en geniş ve ayrıntılı bir biçimde anlatan belgelerden biri 1582 şenliğini anlatan Surname-i Hümayun’dur.Bu esein birçok yerinde “hayalbazan” deyimi geçer. Bu deyim;belki kukla,belki de bir başka oyunun adıydı.Profesör Jakob bu kaynağı bilmemekle birlikte aynı şenliğin görgü tanıklarından bir yabancının anlatılarına yer vermiştir. “Biri altı tekerlek üzerinde tahtadan bir küçük baraka veya sahneyi ortaya getirdi. Bunun önünde keten bezinden bir perde, içinde ise birkaç ışık vardı, birisi görüntüleri ışıklarla perdeye yansıtarak bunları oynatıyordu. Bunlardan başka, iki kişi parmaklarıyla dilsiz gibi işaretleşip konuşuyorlar, buna yakın şeyler yapıyorlardı. Biri kovalıyor ve koşuyordu vb. Bunların tümünü seyretmek, bu görüntüleri oraya buraya çeken ipler gözükmese,çok hoşa gidecekti” Metinde görüntülerin iple oynatıldığı belirtilmektedir. Ancak tanıklar bunları oynatan sopaların gölgesini ip sanmış olabilirler.

Gölge oyununun 1517 yılında Türkiye’ye girdiğini kabul edersek, 1582 şenliğine değin bizde de bu alanda sanatçı yetişecek elli yılı aşkın bir süre geçmiştir.

XVII yüzyılda ise artık Karagöz’ün kesin biçimini aldığını biliyoruz. Bu yüzyılda Evliya Çelebi gölge oyunu üzerine kesin bilgi verdiği gibi, Türkiye’ye gelen gezginler de Karagöz oyununu anlatmaktadırlar. Bunlardan Pietro della Valle, Ramazan’da kahvelerde, çeşitli soytarı ve oyuncuların yanısıra, geriden aydınlatılmış bir perde veya boyanmış bir kağıt üzerinde gölgelerin oynatıldığını, bunların kendi ülkesi İtalya’da ,Napoli’deki saray önündekilerden veya Raoma’da Navone Meydanı’ndakilerden değişik olarak sözlü olduklarını, bunları oynatanın sesini değiştirerek çeşitli dilleri ve ağızları taklit ettiğini, kadın-erkek ilişkilerinin büyük bir açık-seçiklikle gösterildiğini,bu konuların böyle bir dinsel bayramda ve genel yerler için aşırı utanmasız olduğunu belirtiyor.

Bu yüzyılda en çok bilgi Evliya Çelebi’de buluyoruz. Onun kitabında ilk kez Karagöz ve Hacivat’ın adları anıldığı gibi, oyun konuları, oyunun özellikleri, perde gazelleri,çağın ünlü oyuncuları üzerine bilgiler de buluyoruz.

Evliya Çelebi iki çeşit gölge oyunu oynatıcısı sayıyor: “Pehlivan-ı şebbaz” yani “Hayal-i zılciyan” ve “Hayal-i zıll-i tasvirciyan” Ancak bunların tanımlamasını yapmıyor. Bu bakımdan Evliya Çelebi’nin 1834′te yayımlanmış İngilizce çevirisi belki yardımcı olabilir. Bu çeviri kesin olarak kabul edilmese de bir ipucu verebilir. Çeviri “Hayal-i zılciyan”ı , “Hayal-i zıll-i tasvirciyan” ı ise < geceleyin ombresgic lantern ile gösterenler > diye karşılıyor. Çeviri doğru ise, birincisi Karagöz gibi perde arkasından oynatılmış oluyor, ikincisi ise sinema gibi karşıdaki perde üzerine yansıtılıyor.

Bir tartışma konusu da, Karagöz ve arkadaşı Hacivat’ın yaşamış gerçek kişiler olup olmadığıdır. Gölge oyununun bu iki kahramanı halkın gönlünde yüzyıllarca öyle yerleşmişlerdir ki, halk onları gerçekten yaşamış kişiler olarak görmek istemiştir.Bu bakımdan bir takım söylentilerde onların gerçekten yaşadıkları ileri sürülmüştür. (Metin And, Geleneksel Türk Tiyatrosu, İstanbul 1985 )

Bu söylentilerden birine göre; Sultan Orhan (hük.1239-1254) devrinde Bursa’da bir camii yapımında Karagöz demirci, Hacivat da duvarcı olarak çalışıyormuş. İkisi arasında her gün sürüp giden nükteli konuşmaları dinlemek isteyen işçiler, işlerini güçlerini bırakıp onların çevresinde toplanır, bu yüzden de yapım işleri ilerlemezmiş. Bunu öğrenen Sultan Orhan, Karagöz ile Hacivat’ı öldürtmüşse de, bir süre sonra iç acısı çekmeye başlamış; padişahın acısını dindirmek isteyen Şeyh Küşteri bir perde kurdurmuş, Hacivat’la Karagöz’ün deriden yapılmış tasvirlerini perde arkasında oynatıp onların şakalarını tekrarlayarak padişahı avutmuş. ( Çin söylentisinde, ölen karısına acınan imparator Wu’yu avutmak için perde arkasından bir kadın geçirme olayı ile bu Türk söylentisi arasındaki benzerlik, ayrıca dikkate değer.) (Cevdet Kudret, Karagöz, Ankara 1968 )

İkinci söylentiyi Evliya Çelebi’de buluyoruz: Ona göre, Efelioğlu Hacı Eyvad, Selçuklular çağında Mekke’den Bursa’ya gidip gelen Yorkça Halil diye tanınmış biridir. Bu yolculuklardan birinde kendisini Eşkıyalar öldürmüştür. Karagöz ise İstanbul Tekfuru Konstantin’in seyisi olup Edirne dolaylarında Kırk Kilise’den Kıpti Sofyozlu Bali Çelebi’ydi, yılda bir kez Tekfur kendisini Alaeddin Selçuki’ye gönderdiğinde Hacivat ile buluşup konuşurlardı. Hayal-i zıll sanatçıları onların söyleşmelerini gölge oyunu olarak oynatırlardı. Evliya’nın kendi çağından şöyle bir dört yüz yıl öncesinin olayları üzerine vereceği bilgi ne denli doğru olabilirse, bu söylenti de o denli güvenilebilir.Elde güvenilir bir kaynak olmadıkça Karagöz ve Hacivat’ın ne yaşadığı, ne de yaşamadığı yolunda bir sonuca ulaşabiliriz. Netekim günümüze dek Karagöz’ün gerçek veya yapıntı bir kişi olup olmadığına dair basında uzunca tartışmalar olmuş. Bu tartışmalardan birinde Filibeli Mithat Beyin Bursa Belediye Başkanı Muhittin Beye bir mektubu yayınlanmıştır.

Mektup sahibi 1333 yılında Hisar’daki Ortapazar medresesi kitaplığında, “Hayat ve menakıb-i Kara Oğuz ve Hacı Ehvad” adında bir kitabın bulunduğunu, sonra bir yangında yanmış olduğunu, Bursa’da Sahaflar Çarşısı’nda oturan kahveci Şeyh Hakkı Efendi’nin Karagöz’ün Orhaneli ilçesinde Karakeçili aşiretinden < Kara Oğuz > adını taşıyan bir köylü olduğunu söylediğini, fakat bu adın daha sonra < Kara Öküz > e çevrildiği, arkadaşı < Hacı Ahvad > ile birlikte düzenledikleri oyunların Şeyh Küşteri’nin ilgisini çektiğini ve ü “Karagöz”e çevirdiği ileri sürülmüştür.

ORTAOYUNUNDA YABANCILAŞTIRMA KAVRAMI (3)
Ödüllü oyunundan:
Pişekar: Ah Hamdiciğim, onu hiç sorma; valide de peder de pek az bir ara ile irtihâl etti
Kavuklu: Aman İsmail olur şey değil, zorları ne idi?
Pişekar: Ne anladın birader, acele zor ister mi ya?
Kavuklu: Öyleyse, acele aceledir, zor olmaz ya?
Pişekar: A birader neler söylüyorsun anlayamıyorum. Yoksa yanlış mı anladın?
Kavuklu: Yoooo! İntihar ettiler demedin mi? Baban mı, annen mi evvela?
Pişekar: İntihar değil, irtihâl. Yani ahirete rihlet ettiler a canım. Peder evvela göçtü.
Kavuklu: Hiçbir aklı eren ahbabın yok mu idi İsmail? Haydi sen bilemedin.
Pişekar: İnsanın bin türlü ahbabı olur ve bilemediğini öğrenir. Fakat burada benim bilemediğim bir iş yok birader.
Kavuklu: Nasıl yok. Evvela ana direklerini sağlam koya idin hiç göçmezdi.
Pişekar: Haydi sen de münasebetsiz. Ben pederden bahsediyorum, sen bir çukur göçmüş farz ediyorsun.
Kavuklu: Ulan adam göçer mi be?
Pişekar: Be canım bilmez misin, göçtü, yürüdü, çöktü gibi tabirler daima kullanılır. Ben de sana göçtü dedim, yani vefat etti.
Eskici Abdi oyunundan:
Pişekar: Allah başka acı keder göstermesin. Valde sağdır inşallah. Bende çok emeği vardır o kadının
Kavuklu: Onları kapayalım İsmail
Pişekar: Canım neden kapayalım, berhayat değil midir yoksa? Ona çok hörmetim vardır. Söyle bakalım ne oldu?
Kavuklu: Sorma dedim ya.
Pişekar: Canım birader beni meraktan kurtar ne oldu söyle?
Kavuklu: Göçtü İsmail Efendi göçtü.
Pişekar: Ah Vah Vah, canım birader göçtüğünü anlamadınız mı?
Kavuklu: Anladık, ama elimizden bir şey gelmedi. Hiçbir şey yapamadık.
Pişekar: Amma tuhaf yahu, insan onun göçeceğini anlar anlamaz derhal bir usta getirir
Kavuklu: Evet onda hata ettiğimizi anladık, ama ne çare ki bir iştir oldu.
Pişekar: Peki şimdicene öyle çökük bir halde mi duruyor?
Yukardaki parçalarda genel olarak metne yabancılaşmanın yanı sıra, sözcükler de yabancılaştırılmaktadır: “göçtü” sözcüğü bu sorulu-yanıtlı bölümde gittikçe abes bir durum almakta ve sonunda kişi o sözcüğe uzaktan bakmaktadır. Başka bir yabancılaştırma da, konuya olan yabancılaşmadır ki bunun üzerinde ilerde duracağım.

2.Oyun Düzeninde:
Genel olarak Orta oyununun bütününde ve oynanan yerde “yabancılaştırma” vardır. Açık havada gün ışığında, boş bir alan üzerinde iki dekor parçası ile günün her saati, yılın her dönemi ve dünyanın her yeri gösterilir. Gün ışığı altında sabah, öğle, ikindi, gece yaratılır. Seyirciler, mavi bir gök ve parlak bir güneş altında bir sokakta ya da evde geçen bir olayı seyrederler. O alan bazen bir faytonun içi, bazen sallantılı bir tramvayın yolcu yeri, bazen de dalgaların bir aşağı bir yukarı kaldırdığı bir kayık oluverir; bir bakarsınız aynı yer salıncakların sallandığı, atlıkarıncaların döndüğü bir bayram yeri ya da külhanbeylerin nâra attığı ıssız bir sokaka durumuna giriverir.

Oyunculukta:
2.a:Oyunucu ile konu arasındaki “yabancılaştırma” kavramı için önce bir örnek verelim:
Pişekar:Bak birader tramvay da geldi. Azıcık hızlı yürüyelim de yetişelim. (sürükler) Hah yetiştik, atla birader atla (sıçrayarak) hop haydi birader, ne duruyorsun atlasana, aman kondüktör efendi sakın düdükleme, hop. (Oldukları yerde tramvaya atlama taklidi yaparlar) Haydi bindik, düdükle de gidelim. (düdük çalar gibi yapar) Haydi oğlum bize iki bilet kes Şehremine. (Kavuklunun elini tutarak) yo vallahi verdirmem sen benim misafirimsin. (Elini tutar) Sana katiyen masraf ettirmem. Haydi oğlum sen oan bakma iki bilet kes, al şu paranı da. (Boyuna döner dururlar)
Kavuklu: İsmail, tramvay beni pek sarsıyor, ben ineceğim, (İsmail’in elini bırakır) Hop! (Diyerek tramvaydan atlar gibi yapar ve oturur) Of…Of…
(…)
Tımarhaneye oğlum tımarhaneye. Ulan bir saatte şurasını dört döndük, olduğumuz yerden bir karış bile ayrılmadık. Çıldırdın mı yoksa eğleniyor musun?

Bu bölümde Kavuklu, tramvayla yaptıkları yolculuğun oyun alanında dört dönmekten başka bir şey olmadığını söyleyerek kendini ve seyirciyi konuya yabancılaştırır. Seyirci, bir Orta oyunu temsilinde hiçbir an kendini ortadaki olaya ve seyrettiği kişilere özdeş saymaz; duygusal bir yolda kapılmaz ortadaki oyuna. Ayrıca, konuya yabancılaşma eylemi, Pîşekâr’ın hem kendini, hem de vatmanı göstermesi ile ortaya çıkar. Kavuklu ise tramvaya binme ve tramvaydan atlama yansılamasını “yabancılaştırma” yoluyla verir.

2.b: Oyuncu ile rolü arasındaki “yabancılaştırma”, oynayanın rolü ile kendi arasına uzaklık koyması ile varolur. Oyuncu, gösterdiği rolün gizemcisidir. Yukarıdaki örnekte Pîşekâr’ın aynı anda vatman gibi, Gülme Komşuna oyununda Pîşekâr hem kendini hem arabacıyı gösterirken, Kavuklu da hem kendini hem de arabanın atını yansılar. Oyuncu, üstüne aldığı rolün özelliklerini ve bu özellikler yoluyla insansal eğilimleri gösterir. Bu eğilimler yoluyla da “toplumsal jest”leri sağlar. Bunun için de, bu tür oyunculukta her an gelişen bir ruhsal yaşama değil, ama ruhsal durumların temelini gösteren hareketler yer alır.

2.c: Orta oyununda, ön düzeyde hareketler vardır; hareketler yoluyla psikolojik sonuçların görünümü getirilir. Bu da, Batı tiyatrosunun genel özelliği olan psikolojiden harekete yönelme sisteminin tam tersidir. Bu tür göstermeci tiyatroda oyuncular, sanki hareketlerinin içinde değil de yanında gibidirler. Gülme Komşuna oyunundan bir örnek alalım:

Pîşekâr Arabacıyı çağırır gibi yaparak) Arabacı, arabacı…Bizi Şehzadebaşı’na kaça götürürsün? (Sesini değiştirerek) On beş kuruşa, (Kendi sesiyle) On kuruşa idare etmez mi?
Kavuklu: (Bu esnada Pîşekâr’a bakmaktadır) Çıldırdın mı yahu kiminle konuşuyorsun?
Pişekar: Görmüyor musun arabacıyı?
Kavuklu: Alimallah seni bağlar tımarhaneye yollarım, araba nerede?
Pişekar: Önünde duruyor. Çok söylenme. Bak ben biniyorum. (Arabaya biner gibi yapar. Kavuklu da onu taklit eder) Şöyle öne geç bakayım.
Kavuklu: Bunun önü arkası nerede?
Pişekar: Ömründe araba görmemiş gibi yapıyorsun. (Pastavı Kavuklu’nun kafasına vurarak “Deh! Deh!” diye arabayı sürer ve meydanı iki defa devreder) Eh geldik.
Kavuklu: Ne insafsız arabacı bu! Durmadan hayvanı kamçıladı. Sanki bana vuruyormuş gibi de acısı yüreğime çöktü.

ORTAOYUNUNDA YABANCILAŞTIRMA KAVRAMI (2)
Orta oyunu, Türk toplumunun yüzyıllardan beri kişilik verdiği bir halk tiyatrosu türüdür. Kendi özelliklerimizden yeşermiş olan bu tür, kendi toplumunu, çevresini ve sorunlarını yansıtır. Orta oyunu’nda insansal açı güldürü yoluyla sağlanır. Orta oyunu geleneği içinde asık yüzlü, iç ezici, duyguları gıcıklayan tek bir tragedya, dram ya da bu anlamda bir oyun yoktur. Nedir bunun gerekçesi? Neden hep güldürü? Burada güldürü, “boş bir şekilde güldüren” olarak anlaşılmamalıdır. Orta oyununda güldürünün önemli toplumsal bir görevi vardır. Güldürü yoluyla doğruyu yanlıştan ayırmak, yapılacak ve yapılmayacak işleri göstermek, kötülüğe, zorbalığa, haksızlığa karşı halkı uyarmak… Bu tür oyunda “kıssadan hisse” çıkarmak niteliği, Orta oyununun görevci açısını açık ve seçik bir yolda önümüze serer. Üstelik, Orta oyununda yalnızca teknik özellik sanılan bazı gülünç hareketlerin bile birer toplumsal jest olduğunu söyleyebiliriz. “Kavuk Devirme”, “Pabuç Sektirme”, “Çene Yarıştırma”, “Etek Savurma” gibi kalıplaşmış ve bir hüner durumuna getirilmiş olan hareketlerin ülkemizin tarihsel gelişimi içindeki olayları, yabancılaştırarak ve üsluplaştırarak seyirciye ilettiğini savunabiliriz. Bunlar Türk tarihi içindeki bazı önemli evreleri gösteren simgelerdir; Yalnızca birer hüner olarak kabul edilemez. Öyleyse, Orta oyunundaki güldürü öğesi, seyirciye bir “yabancılaştırma” eylemi ile verilmektedir. Orta oyunu tiplerinin, özellikle Pîşekâr ile Kavuklu’nun hareketlerinin, belli bir toplumsal yaşayışa oturtulmuş, töresel ve siyasal gelişimlerin birer soyutlaması olduğu düşünülmelidir. İşte bu özellik içinde güldürü türünün halk tarafından sevilmesi, halka bir yargılama olanağı ortaya çıkarmasındandır. Orta oyunundaki “yabancılaştırma” yoluyla Türk toplumu içindeki iyilik, kötülük, sevgi, çatışma, acı, umut gibi kavramlar seyirciyi akıl yoluyla etkilemekte olan rasyonel bir çalışmaya götürmektedir. Seyirci, farkında olmadan, aklın önüne perde çeken duygusallıktan kurtulur, kendini, çevresini ve toplumun niteliklerini akıl aracıyla karar vererek değerlendirir.
Orta oyununda izlediğimiz “yabancılaştırma” kavramını yalınlaştırarak vermek gerekirse bunu birkaç düzeyde ele almak gerekir:

1.Metinde: Doğmaca yoluyla metne yabancılaşma
2.Oyun düzeninde
2-a. Genel olarak bütün düzende; oyunun oynadığı yer ve oynayışın tümü.
2-b. Oyunculukta
Oyuncu ile konu arasında
Oyuncu ile rolü arasında
Oyuncu ile hareketleri arasında
Oyuncu ile aksesuarı arasında
3.Dekorda: biri büyük, biri küçük iki paravanın her durumda kullanılması
4.sahne ile seyirci arasında
Şimdi, bu çizelgeye göre “yabancılaştırma” öğesini inceleyelim

1.Metinde:
Orta oyunu, doğmacaya (tulûata) dayanan bir oyun olduğu için, temel niteliklerin ilki doğrudan doğruya metne yabancılaşmasıdır Gerçi her oyun için hazırlanan bir senaryo vardır, ama bu senaryo üzerinde her sanatçı kendine göre değişiklikler yaptığı ve sözler eklediği için senaryo metni daha çok oynanışın yolunu çizen bir plandır. Bir örnek verelim: Başlangıçtan sonra gelen bölümde (“arzbar” denilen, Pîşekâr ile Kavuklu’nun ilk kez karşı karşıya geldikleri bölüm) çoğu kez Pîşekâr ve kavuklu karşılaşırlar ve Kavuklu Pîşekâr’ı tanımaz. Pîşekâr kendini tanıtmaya uğraşırken, Kavuklu’da kelime oyunları ve halkın güleceği nüktelerle Pîşekâr’ı yanıtlar. Şimdi Ödüllü oyunu ile Büyücü Hoca oyunlarının senaryo yönünden aynı olan, ama doğmaca konuşmalar açısından birbirinden çok ayrı olan Pîşekâr ile Kavuklu’nun karşı karşıya geldikleri bölümden birer parça aktaralım:

Ödüllü oyunundan:
Pişekar: Aman iki gözüm galiba dalgınlıkla tanımadınız
Kavuklu: Evet öyle oldu. ama sen beni tanıdın mı da aşinalık ediyorsun?
Pişekar: Hakkınız var iki gözüm, aradan seneler geçti, her şey gibi biz de değişmiş olacağız ki kendimizi tanıtamadık, affedersiniz. Demek ki bizde tebeddül etmiş bulunuyoruz
Kavuklu: Anlayamadım, tebevvül mü etmişiz?
Pişekar: Estağfurullah! Tebevvül değil, tebeddül, yani değiştik demek istedim.
………………………………………….. ……….
Kavuklu….) Ne söylüyorsun be adam allasen. Sen burada gelen geçene söz söylemek için mi duruyorsun?
Pişekar: ne münasebet a canım, Hiç insan bilmediği bir kimseye aşinalık eder mi? Bir kere alıcı gözüyle bana bak, herhalde tanıyacaksın birader.
Kavuklu: (Dikkatle bakarak) Buyur baktım
Pişekar: Tanıyamadın mı?
Pişekar: Aman Hamdi efendi, nasıl olur da tanımaz olursun? Zihnime dokunur.
Kavuklu: Bir müshil alırsın geçer
Pişekar: Midemden zorum yok a canım. Senin beni tanımayışın âdeta garaibimi mucib oldu
Kavuklu: Anlayamadım
Pişekar: Canım beni tanıyamadığına hayret ediyorum
Kavuklu: Zorla mı kendini tanıtacaksın onu anlayalım da ben de ona göre davranayım.
Büyülü Hoca oyunundan:
Pişekar: Galiba beni tanımadınız birader?
Kavuklu: Hayır tanımadım
Pişekar: Canım bir kere yüzüme iyice bak
Kavuklu: Canım tanımadım, zorla mı tanıtacaksın? Çekil de yoluma gideyim diyorum, buralarda duracak halde değilim. Ona da sen sebep oldun. Bir de yolumdan ala koymak istiyorsun
………………………………………….. ..
Pişekar: İki gözüm acele etme kendimi tanıtayım
Kavuklu: Ulan bu tuhaf be. Zorla tanıtacaksın şimdi, peki buyurun bakalım tanıtın.
Pişekar: evvela nerden başlayayım?
Kavuklu: galiba ben senden evvel silsilenden başlayacağım
Pişekar: affedersiniz birader, yanlış anladınız, yani demek isterim ki, sizi tanıdığımı anlatmak için silsilenizden başlamak mı yoksa doğruca sizin şahsınızdan mı başlayayım?
Kavuklu: Sen dayağa kaşınıyorsun galiba? Ağzını topla da yol ver belaya girmeden şuradan defolayım
Pişekar: Müsaade buyurun Hamdi Efendi, birader size hayırlı müjdeler vereceğim
Kavuklu: Peki anladık, benim ismimi biliyor belki de yakından tanıyorsun (…)
Her iki parçada da Pîşekâr kendini tanıtmak ister, Kavuklu Hamdi Efendinin adını eder, Kavuklu ise Pîşekâr İsmail Efendiyi neden sonra tanır. Her iki parçanın sonunda Pîşekâr ile Kavuklu sarmaş dolaş olurlar. Metnin gelişimi aynı olmasına, oynayanların aynı kimseler olmalarına karşın, doğmacaya baş vurulduğundan metinden uzaklaşma, dolayısı ile metne yabancılaşma ortaya çıkar.

Başka bir örnek, Pîşekâr ya da Kavuklunun analarının ölüm haberini birinden birinin yanlış anlamasıdır. Metindeki gelişme aynıdır, ama birinde anası ölen Pîşekâr’sa öbüründe anasını kaybeden Kavukludur. Aynı yolda, doğmaca ile metne yabancılaşılmaktadır. Ödüllü ile Eskici Abdi oyunlarını karşılaştıralım.

Gölge Oyunu, Gölge Oyunu nedir, Gölge Oyunu ne demek, Gölge Oyunu neye denir, Gölge Oyunu Hakkında, Gölge Oyunu ne demektir, Gölge Oyunu hakkında bilgiler, Gölge Oyununun anlamı, Gölge Oyununun tarihi, Gölge Oyununun tarihçesi, Gölge Oyununa örnekler, Türkiyede Gölge Oyunu, Gölge Oyununun ortaya çıkışı, Gölge Oyunu hakkında geniş bilgi, Gölge oyunu hakkında bilgi

Sigaranın sağlığımıza etkileri

Cuma, Mayıs 20th, 2011

Sigaranın sağlığımıza etkileri
Sigara ve Sağlık: Saatte 200-250 km hızla ve 100 derecenin üzerinde sıcaklıkla dumanı ağız içine çarpan sigara, içerdiği 4000 den fazla zararlı madde ile insan sağlığında ciddi bozulmalara yol açar. Sigara otuza yakın hastalık için ciddi risk faktörüdür. Sigaranın dumanında gaz halinde bulunan CO (karbon monoksit) hücrelerin kandaki oksijeni kullanmasını engelleyerek, tüm organların çalışmasına zarar verir. Sigara dişlerde lekelenmeye, dişlerde daha kolay çürümeye, tad duygusunda bozulmaya yol açar ve diş taşı oluşumunu hızlandırır.

Sigara içenlerde ağız içi kanserleri, dişeti kanserleri, dil kanserleri, bademcik kanserleri, sigara içmeyenlere göre 3-33 kat daha fazla görülür. Sigara, solunum yollarını örten hücreleri ve koruyucu siliyer yapıyı bozarak akciğerlerin her türlü zarara açık hale gelmesine yol açar. Kronik akciğer hastalıklarının % 80-90 sorumlusu, sigaradır. Sigara içenlerde kronik bronşit, amfizem gibi hastalıklardan ölüm oranı, sigara içmeyenlere göre 2.5 kat fazladır. Akciğer kanserlerinin % 90′ı sigarayla ilgili olup, sigara içmeyenlere göre riskleri 15-20 kat yüksektir.

Sigara Neden Zararlıdır: Sigara dumanında nikotin, katran ve zehirli gazlar bulunmaktadır. Katran maddesinin içerisinde yaklaşık olarak 4000 kimyasal bileşik bulunur. Bu kimyasal bileşiklerin birçoğu da toksiktir yani zehirlidir ve bugün için bu kimyasal bileşiklerden 43 tanesinin kansere yol açtığı bilinmektedir.

Sigaranın dumanında bulunan zehirli gazlar ise nitrojen oksit ve eksoz gazı olarak da bilinen karbon monoksit gazıdır. Özellikle karbon monoksit gazı kanın oksijen taşıma gücünü azaltır. Nikotin ise bağımlılık yapar. Nikotin aslında bir zehirdir. Nikotin yüksek dozda alındığında öldürebilir. Kan basıncını yani tansiyonu ve kalp hızını(nabzı) artırır. Sigara karbon monoksit ile birlikte kalp ve beyin damarlarının hastalanmasına yol açar.

Sigara içen kişiler, içmeyenlere göre ortalama 8 yıl daha erken ölmektedirler. Sigara damar sertliği gelişmesini olaylaştırır, koroner arter hastalığı gelişiminde ise en önemli risk faktörlerinden biridir. Kalbin oksijen tüketimini arttırır, damarlarda büzülmelere neden olur. Yemek borusu kanserlerinin en önemli risklerinden birisi sigara içimidir. Sigara mide salgısını arttırır, mide ülseri ve mide kanseri gelişmesini ise kolaşlaştırır. İdrar kesesi ve pankreas kanseri sigara içenlerde, içmeyenlere göre 2 kat daha fazla görülür. Böbrek kanserleri ise 5 kat daha fazladır.

Sigara erkeklerde ejekülasyon miktarını ve spermlerin hareket yeteneğini azaltır. Cinsiyet hormanlarının da salgılanışını bozarak, cinsel isteğin ve gücün azalmasına yol açar. Sigara içenlerde prostat kanseri de, içmeyenlere göre 2 kat fazla görülür. Sigara kadınlarda ise istenmeyen düşüklere, erken ve düşük kilolu bebek doğumlarına, ölü doğumlara ve erken menapoza yol açar.

Ayrıca ses kısıklığına, ses kalınlaşmasına ve cilt damarlarının daralmasına bağlı cilt kurumalarına yol açarak cinsel yaşantıyı olumsuz yönde etkiler. Sigara içen kadınlarda rahim ağzı kanserleri de yaklaşık 20 kat fazla görülür. Doğum kontrol hapı kullanan kadınlarda sigara içimi de eklenirse, kalp-damar hastalıkları içmeyenlere göre 2 kat fazla görülür.

SİGARANIN NEDEN OLDUĞU HASTALIKLAR
Bağımlılık – Nikotin maddesinin bağımlılık yapıcı özelliği eroine çok benzer.

Sırt ve Bel Ağrısı -Sigara içmek, belle ilgili hastalıkların tedavisini engelleyen faktörlerden biridir. Bunun yanında normal insanlarda da zaman zaman şiddetli sırt ve bel ağrılarına yol açabilir. Bunun nedeni, sigara içen kişilerde vücudun, omurilikteki disklere çok zayıf miktarda oksijen göndermesidir.

İlaca Karşı Bağışıklık- Sigara içenler belli bir ilacın etkili olması için çok daha büyük dozlarda o ilacı kullanmak zorunda kalır.

Kısırlık – Çiftlerden sadece birinin sigara içmesi çocuk olmaması riskini 3 kat artrır. Menopoz – Sigara içen kadınlarda beklenenden 5-10 yıl daha erken menopoz görülür. Bu da kemiklerin erkenden incelmesine ve de erimesine neden olur.

Erken Yaşlanma- Düzenli bir şekilde sigara içilmesi, deri yapısını bozar, kırışıklıklara yol açar. Bunun yanında dişler sararır ve de kararır, tırnaklar sağlıksızlaşır.

İyileşme Zorluğu – Sigara içenlerin yaraları çok daha zor kapanır. Bunun yanında ameliyat sonrası yaralarının iyileşmeme olasılıkları vardır.

Diş Kaybı – Sigara içmek diş kayıplarında önemli bir faktördür.

Prostat Kanseri – Sigara içmek prostat kanserinin %40′ından sorumludur.

Göğüs Kanseri – Sigara içen kadınlar içmeyenlere göre %75 daha fazla göğüs kanserine yakalanma riski taşır.

Rahim Kanseri – Sigara içen kadınlar içmeyenlere göre 4 kat daha fazla rahim kanserine yakalanma riski taşır.

Boğaz Kanseri – Boğaz kanseri vakalarının %80′ine sigara yol açar.

Mide Kanseri – Sigara içenlerin mide veya bağırsak kanserine yakalanma riski içmeyenlere göre 2 kat daha fazladır.

Karaciğer Kanseri – Karaciğer kanseri vakalarının % 80′i sigara yüzünden olur.

Gırtlak Kanseri – Günde 25 tane sigara içiyorsanız 30 kat daha fazla gırtlak kanserine yakalanma riski taşırsınız. Bu da ilk başlarda konuşma zorluğu ilerleyen safhalarda tamamen konuşamamaya sebebiyet verir.

Amfizrem – Bu hastalığın yol açtığı ölümlerin %85′i sigara yüzünden olur. (Akciğerlerdeki alveoller zamanla esnekliğini kaybeder. İlerleyen safhalarda, yoğun bir biçimde solunum zorluğu olur ve hasta solunum makinasına bağlanmak zorunda kalır.)

Ağız Kanseri – Ağız kanseri vakalarının tamamına sigara yol açar.

Yemek Borusu Kanseri – Bu kanserden ölenlerin hemen hemen hepsi sigara içtikleri için ölmüşlerdir.

Çocukluk Solunum Problemleri – Annesi ya da babası sigara içen çocuklar 6 kat daha fazla solunum yolu hastalıklarıyla karşılaşma riski taşır. (Soğuk algınlığı, kulak iltihapları, bronşit, bademcik problemleri, astım ve de zatüre ki bazen ölüme bile yol açar)

Kulak Enfeksiyonları -Sigara içenlerin çocuklarının orta kulak enfeksiyonuna yakalanma riskleri vardır.

Erken Doğum ve Bebeğin Hafif Doğması – Günde sadece 5 tane sigara içen hamile bir kadının erken doğum yapması ya da oldukça küçük ve de sağlıksız bir bebek doğurma riski inanılmaz boyutlardadır.

Şeker Hastalığı – Sigara içmek, vücudun insülün salgılama yeteneğini zamanla yok eder. Bu da şeker hastalığına yol açar.

Kalp Hastalıkları – Sigara içenlerin kalp krizine yakalanma riski içmeyenlere göre 4 kat daha fazladır.

Kangren – Akciğerler verimsizleştiği için, vücuda çok az oksijen yayılır. İnsan vücudu, bu çok az miktardaki oksijeni iç organlara dağıtmak zorunda kalır. Bundan dolayı, kalbe en uzak kısımlar olan parmak uçlarından itibaren hücreler süratle zincirleme olarak ölür. Çoğu zaman kollar ya da bacaklar kesilebilir.

Sigara, Sigaranın sağlığımıza etkileri, Sigaranın sağlığımıza etkisi, Sigaranın sağlığımıza etkileri nelerdir, Sigaranın sağlığımıza etkileri hakkında, Sigaranın sağlığımıza etkileri ile ilgili bilgi, Sigaranın sağlığımıza etkileri hakkında bilgiler, Sigaranın sağlığımıza etkileri nelerdir, Sigaranın sağlığımıza etkileri, Sigaranın sağlığımıza zararları, Sigaradan olan hastalıklar, Sigaranın neden olduğu hastalıklar, Sigaranın etkileri

Yorumlar :

kara bebe
16 Nisan 2011 | Cevapla Çok uzun bilgiler kısa olsun öz olsun

MİHRABİ
27 Mart 2011 | Cevapla BU İLLETTEN BENDE İÇİYORUM AMA İÇENLERİDE KIZIYORUM9 10 YAŞLARINDA ÇOCUKLARA İÇMEYİN ŞU İLLETİ DİYORUM BU SİGSRADN KAEYF ALIYORUZ DİYORLAR HAYRET EDİYORUM YAAA.BENDE 12 YAŞLARINDA BAŞLADIM .ÇOK DENEDİM BIRAKAMADIM .YAŞİM 46 OLDU . TŞKLR

begüm
20 Şubat 2011 | Cevapla BENCE ÇOK GÜZEL BİR ANLATIM YAPILMIŞ

Aseksüel Ne Demek

Cuma, Mayıs 20th, 2011

Aseksüel Ne Demek
Cinsel ilişkiye girmeye ihtiyaç duymayan ve zevk almayan kişi.

Aseksüel, sekse karşı ilgisiz veya isteksiz olan canlı. Aseksüellik, diğerlerine nazaran nadir karşılaşılan bir cinsel yönelimdir. Aseksüellik bir tercih değil, durumdur ve aseksüeller isterlerse cinsel ilişkiye girebilirler.

Tarihteki ünlü aseksüeller arasında; ressam Salvador Dali, besteci ve piyanist Şopen (Chopin), bilim adamı Newton, felsefeci Kant ve Tüketici Haklarının ilk savunucusu Nader yer almaktadır.

Psikanalizde hayat enerjisi olarak kabul edilen cinsel istek temel bir içgüdü olarak tanımlansa da güçlü bir kültürel değer belirleyicisidir de.Bireyin algılanma şekli bu içgüdüyü nasıl giderdiğine bağlıdır çoğu zaman.Aseksüel bu çeşitli derecelere ayrılan evrensel tanımlamaların en muğlak olanı olarak bilinmektedir.Aseksüel hormonal eksikliğin dışında bir bilinç durumu olarak görülebilir. Arzu olarak nesnenin ölümü özne olarak benliğin,bütün kabullerin dışında,yeniden oluşumudur.İnsanın cinsiyetini kaybetmeden uzun süreler askıya alması durumu bir çok dini ve mistik gelenekte yaşam öncesi ruhsal bütünlüğün geçerli olduğu formların ve sınırların dışındaki gerçek ülkeye dönüş özleminin emredici bir gerekliliği olarak kabul edilmektedir.

Aseksüel kelimesi, biyolojik cinsiyetini geçerli kabul etmeyenler için de kullanılır. Biyolojide eşeysiz üreme anlamına da geldiği için, Türkçe’ye yanlışlıkla “eşeysiz” olarak çevrildiği de olur.

Cinsel Terimler Sözlüğü, aseksüel, aseksüel ne demek, aseksüel kimdir, aseksüel nedir, aseksüel ne demek, aseksüel hakkında bilgiler, aseksüel kime denir, aseksüel neye denir, aseksüel ne demektir, aseksüelin anlamı nedir, aseksüellik nedir, aseksüellik, aseksüellik belirtileri, Aseksüel ne demek

Hava Tahmini Üzerine Ata sözleri

Cuma, Mayıs 20th, 2011

Hava Tahmini Üzerine Ata sözleri

Horoz ötüp su içerse, yağmur yakındır.
( İspanyolca konuşulan ülkeler )
Kümes hayvanları kanatlarını gerince şiddetli yağmur bekle
( Hindistan)

Tavuk tek ayağını kaldırıp, başını kanadının altına sokarsa, yağmur yağacaktır.
( İran )
Çulluk çığırırsa, yağmur yakındır.
( İrlanda)
Kümesdeki kazlar güneyden kuzeye doğru yürürlerse yağmur yağacaktır.
( İran)
Kırlangıçlar yüksekden uçarsa, hava iyi olacaktır; alçaktan uçarsa yağmur yağacaktır.
(İspanya, Fransa )

Turnalar yüksekten, ağır ve gagalarını tıkırdatarak uçarlarsa, sonbahar güzel olacak demektir.
( Rusya )
Ördekler uçmaktan ürküyorsa, yağmur
yakındır. ( İngiltere)

Ördekler büyük ırmakları aşmak için uçarlarsa hava değişecek demektir; güneye doğru uçarlarsa hava soğuk olacaktır, kuzeye doğru uçarlarsa sıcak. ( A.B.D.)
Tarla kuşu yükselinve hava güzel olur.
( Fransa ve Japonya )
Kargalar suya girerse, yarından önce yağmur yağar.
( İspanyolca konuşulan ülkeler)
Baharda leylekleri kuzeyde görürsen, öbür gün yağmur yağar.
(Almanya, İtalya, Arap Ülkeleri )
Örümcek ağını sabah yaparsa, hava açık olacak demektir.
( Japonya)

Örümcek ağını sarkıtırsa, yağmur gelecektir.
( İspanya )

Arılar, sabah erkenden kovanlarından çıkmazsa, hava kötü olacaktır. (Almanya)

Arılar, kovanlarının ağzını sıkıca kapatırsa, kış soğuk olacak, açık bırakırlarsa sıcak olacak demektir. (Rusya )
Karıncalar yumurtalarını taşır ve yuvalarını dışarı çıkarırlarsa yağmur yakındır.
( Hindistan, Japonya)
Kurumuş ırmakta karınca yuvası, kuraklık demektir.
( Brezilya )
Sonbaharın sonlarında sivrisinekler çıkarsa, kış sert olmayacak demektir. ( Rusya)

Sivrisinek çoğalırsa, yağmur yağar.
( Çin )
Aralık ayında küçük sinekler ortalığı kaplarsa, köylü aç kalacak demektir. ( Hollanda )

Noel’de kar yağarsa, Paskalya’da çiçekler açar; Noel’de yapraklar kurumamış ise, Paskalya’da kar yağar. ( Belçika)

Noel’de hava sıcaksa, Paskalya’da ayaz yapar.
( Fransa )

Suya attığın tükürüğün suyun üstünde yüzüyor ise hava güzel, batarsa yağmurlu olur.
(Japonya)
Dağlar yakın görünürse, yağmur yağacak demektir.
(Japonya, Fransa, Avusturya, İsveç)
Sabah yağmuru yolcuyu yolundan alıkoymaz. (Fransa)
Bulutlar Milano’ya doğru gidiyorsa, yağmur yağacaktır,hazırlıklı olun; Piza’ya doğru gidiyorsa, hava açacak demektir.
( İtalya )
Pubba’da ( 30 Ağustos-11 Eylül) yağmur yağarsa, bir daha durmaz. Hasta’da ( 2 eylül- 8 Ekim), biraz rüzgar eserse, Çita’ya ( 9-22 Ekim) kadar yağmur yağmaz. Cita’da yağmur yağmaz ise, karıncaları bile etkileyen kuraklık olur.
( Hindistan)
Sis, havayı bulduğu gibi bırakır.
( İtalya )
Sis dağları kaplamış ise, hava güzeldir; değilse, tersi olacaktır.
( Japonya )
Rüzgarlı Mart ve yağmurlu Nisan ayından sonra sıcak Mayıs ayı gelir.
( İspanyolca konuşulan ülkeler)
Nisan ayındaki gök gürültüsü, mahsulü arttırır. (İspanyolca konuşulan ülkeler)

Soğuk Mayıs ayı, ambarları doldurur. ( Rusya )
Mayıs ayı yağışlı, Temmuz ayı sıcak olursa, hasat yakındır. ( İngiltere)
Nisan ve Mayıs ayının Çiğ’i, Ağustos’un ve sonbaharın güzel geçeceğini gösterir.
(Fransa)

Kasım ayında yağan kar, Nisan ayına kadar yerden kalkmaz.
( A.B.D., Fransa)

Ekim ve Kasım ayında pastırma yazı olmaz ise, kış ortasında olur.
( A.B.D.)

Temmuz ayında gök gürlemez ise köylü aç kalır. (İspanyolca konuşulan ülkeler)

Don yapmış ise mahsul iyi olur. ( Fransa)

Don yağmur getirir; don tutmazsa, yağmur bekle.(İspanyolca konuşulan ülkeler, A.B.D.)

Donlu günler artarsa, ilkbahar da uzun olur.
( Rusya)

Geç gelen bir bahar asla aldatmaz.( Çin )

Baharda havalar kuru giderse mahsul bol olur; son baharda da aynı havalar olursa mahsul olmaz.( Çin )

İlkbahardan önce gök gürlerse, kırk dokuz gün hava kötü olur.( Çin )

İlk önce güneyden gökgürültüsü gelirse, yaz sıcak olur; kuzeyden gelirse, soğuk olur; doğudan gelirse yağmur yağar.( Rusya)

Yaz aylarının sisi , güzel havaların habercisidir.
( A.B.D.)

Sonbahardaki gökgürültüsü, yumuşak bir kışı haber verir.
( Norveç)

Kış karlı olursa, yaz yağmurlu; donlu olursa, yaz çok sıcak olur.
( Rusya )

Kar köylüyü zenginleştirir.
( Norveç)

Kar, para getirir.
( İspanyolca konuşulan tüm ülkeler, Fransa, Almanya )

Mantarlar fazla ise kar çok olur; mantar yok ise kar da yağmaz.
( Almanya, Fransa, Rusya)

Güneşin çevresinde hale var ise, yağmur yakındır. ( Meksika, A.B.D.)

Güneş batarken sarı renk gökyüzünü kaplarsa, gece yağmurlu ve rüzgarlı olur.
( İngiltere)
Güzel gün şafaktan belli olur. (Suriye)
Sabah gökyüzü kızıl renkte ise yağmur gelir, akşama doğru gökyüzünün kızıl renkte olması ise havaların açacağını gösterir.
(Çin)
Sabahın kırmızılığı ve akşamın griliği, havanın iyi olacağını gösterir.
( Fransa, ingiltere, İtalya)

Ayın çevresinde büyük hale var ise çok geçmeden yağmur yağar; küçük hale var ise, yağmur çok sonra yağar.
( Hindistan)
Akşam gökkuşağı, denizciyi sevindirir; Sabah gökkusuşağı ise denizciyi uyarır.
( A.B.D.)
Samanyolunu hiç bir bulut kapatmıyorsa, hava on gün güzel olur.
( Japonya )
Gökyüzü açıksa, hava iyi; sadece bir kısım açık ise kötü olur. (Çin)
Küçük bulut büyürse, şiddetli yağmur gelir.
(İncil)
Balıklar suyun ortasında toplanırsa, deprem beklenir.
( Japonya)

Balık sürüleri kıyıdan uzaklaşırsa, deprem beklenir.
( Japonya )

Balıklar fırtınadan önce suyun üzerine sıçrar.
( Almanya, Fransa )

Turnabalığı, ırmağın dibinde kımıldamadan durursa, ya rüzgar çıkar, yada yağmur yağar.
(A.B.D.)
Ormanın aşağılarına inen fil, yağmuru ve güneşi haber verir.
( Kamerun )
Kurbağa tarlada öterse, üç saat sonra yağmur yağacaktır.
(Hindistan)

Kurbağa ötünce, yağmur gelecek demektir.
( Japonya, Kore, Tayland, filipinler, İran )
Kedi tırnaklarını bir yerlere geçirince, hava değişecek demektir.
( İngiltere)

Yalanan kedi, yağmuru haber verir.
( Hollanda)

Kedi, dağa karşı pençelerini yalarsa, güneş çıkar.
( İran )

Kedi, pencerede durursa, yağmuru bekle.
( A.B.D.)

Fare, su taşkınından önce yamaçta delik açar.
( Angola )

Keçi aksırırsa, bardaktan boşanırsana yağmur yağar.
( İspanyolca konuşulan ülkeler)

Koyunlar, fırtınadan biraz önce başlarını birbirine çarpar.
( Fransa)

Karayılan ıslık çalınca, yağmur yakındır.
( İspanya )

İnek, duvarları yalarsa, hava açacaktır.
( Norveç )

İnek aç kaldıkça ne kadar bağırırsa, yağmur yağmadan önce gökgürültüsü de o kadar artar.
(Hindistan)

Sülükler sudan çıkıp, taşların ve bitkilerin altına saklanırsa, çok geçmeden fırtına patlar.
(Almanya)

Sırtı kaşındığı için yere yatan at, yağmurun yağacağını gösterir.
( Norveç, İsveç)

Sincap çok ceviz toplarsa , kış da çok sert olacak demektir.
( Rusya, Norveç, A.B.D., Yunanistan, İsveç, Finlandiya, v.b)

Tavşanın tüyü sık olursa, kış sert olur.
( Almanya )

Köy çevresinde çakallar bağrışırsa, yağmur yağar.
( İran )

Eşek eşkin eşkin yürürse, yağmur gelecek demektir.
( Brezilya)

Dişi eşek kulağını sallarsa, yağmur geliyor demektir.
( Fransa, İspanyolca konuşulan ülkeler )

Hava tahmini üzerine ata sözleri, hava tahminleri, hava tahmini, ata sözler, ata sözleri hava tahmini, komik ata sözler, güldüren ata sözleri, ata sözleri kısa, ata sözleri facebook, ata sözleri 2011,

Romantik Sözler

Cuma, Mayıs 20th, 2011

Romantik Sözler

Ayriliklar küçük sevgileri öldürür ama büyük sevgileri güçlendirir.Tipki rüzgarin mumu söndürüp yangini güçlendirdigi gibi…

Gül bahçesinde geçsede ömrüm, inan üstüne gül koklamam gülüm , seni koklamak olsada ölüm, ugrunda ölmeye deger gülüm..

Dünyada 2 renk gül olsun,biri kirmizi digeri beyaz,sen beni unutursan kirmizilar solsun,ben seni unutursam beyazlar kefenim olsun.

Kimbilir hangi aksam günesle beraber bende sönecegim kimbilir hangi ellerden son suyumu içecegim belki göremeden ölecegim fakat yinede seni ‘EBEDiYEN SEVECEGiM’

Bir gün bir rüzgar eserse oralara.Benim sana olan sevgimi fisildarsa kulagina unutma sende bana bir tutam sevgi yolla……..

Dünyan öyle bir kararsin ki, seni aydinlatan tek isik gözlerim olsun

Sevmek ölmektir bence , ben de sevmistim ölmeden önce

Sari giyer günes olursun, Mavi giyer deniz olursun, Siyah giyer matem olursun, Kimbilir belki bir gün, Beyaz giyer benim olursun.

Gözlerin Nehir,Kirpiklerin Köprü Olsun,Ben Tam Üzerinden Geçerken Ipler Kopsun,Düstügüm O Yer DUDAKLARIN OLSUN…

Yalnizlik gecelerin,Umit bekleyenlerin,Hayal caresizlerin,Yagmur sokaklarin, Tebessum dudaklarin, Sen ise yalniz benimsin birtanem…

Gül bahçesinde geçsede ömrüm, inan üstüne gül koklamam gülüm , seni koklamak olsada ölüm, ugrunda ölmeye deger gülüm..

Eger beni bu sokakta,bu semtte,bu $ehirde bulamazsan sevgilim bilki ben, Gözlerinin daldigi yerdeyim…

Güller hep ellerinde açsin,ama dikenleri batmasin.sevda hep seni bulsun,ama seni yaralamasin.mutluluk hep yüregine dolsun,ama beni unutturmasin.

Gün bir gün, sevdalanmis geceye gecede yakomoz düsürmüs denize ogünden bugüne geceyle gündüz ayrilmaz olmus taki günes tutlup gölge düsürene dek sevdalara

Dunyada iki kor tanidim; biri beni gormeyen sen, biri de senden ba$kasini gormeyen ben…

Eger colde bir cicek olsan; seni kaybetmemek ; icin gozyaslarimla sulardim Eger gozumdeki bir damlayas olsaydin; seni kaybetmemek; icin hic aglamazdim..

Gece midir insani hüzünlendiren,yoksa insan midir hüzünlenmek icin geceyi bekleyen?gece midir seni bana düsündüren yoksa ben miyim seni düsünmek icin geceyi bekleyen ?

Ölsen bile benden kurtulamazsin. Kefen olur bedenini sararim.Yagmur olur üzerine yagarim.Çiçek olur mezarinda açarim. Ölsen bile benden kurtulamazsin

Önce düstügümde kalkmayi ögrendim sonra aleve dokundugumda aciyi sevmeyi ögrendim sevilmeyi sonra terkedilip beklemeyi sayende unutulmayida ögrendim herseyi ögrendimde yalniz unutmayi ögrenemedim…………..

Bir Gün Cehennemde Karsilasabiliriz. Sen Kalp Hirsizi Oldugun için , Bense Tanriyi Birakip Sana Taptigim için…..

Ustune `seviyorum` yazdigim bir kagittan, sandal yapiyor, dereye birakiyorum. ister yuzsun, ister batsin, ister bir caliya takilsin o kagit sandal, hep derenin bir yerinde olucak biliyorum..

Kalbim seni unutacak kadar adi ise ellerim onu parcalayacak kadal asildir.

Basini gögsüme yasladiginda tek bir düsmanim vardir:geçip giden zaman.

Seni benim kadar sevenler , sana benim kadar hasret kalsin.

Sen elimden tutunca, deniz basardi içimi. Sen elimden tutunca, yüregim yesil yosunlara takilip günlerce dip akintilarinin pesisira gitmk isterdim.

Yanagina konan kar tanesi eriyip dudaklarina indiginde o bir damla serinligi biriyle paylasmak istediginde yönünü rüzgara dön yeter. Çünkü ben o rüzgardayim….

Ben seni dün sevmedim, çünkü dün bitti. Ben seni bugün sevmedim çünkü bugün bitecek. Ben seni yarin sevdim çünkü yarinlar hiç bitmeyecek…

Ask bir elma sekeridir. Sekeri yersin sapi kalir…

Rüyalarini gül yapraklaiiyla yatagini papatyalarla süsledim, üzerini sevgiyle örtüp tüm kabuslari aldim ki en güzel rüyalari sen göresin..

Yillar vardir nasil geçtigini bilmezdim, bir gün vardir yasamin anlamini degistirdi bana dair; hissetmedigimi, bilmedigimi yasatti, iste o ani senle yasadim senle sevdim.

Kalem olsa dünyadaki bütün agaçlar ve bütün denizler mürekkep olsa senin siirini yazamam yinede…

Yaprak döken gençligimin satir aralarinda alti kirmiziyla çizilmis ve tirnak içine alinmis suskunlugumun bas harflerisin.

Utanirim , söyleyemem yasadigim yalnizligi , kelimeler yetmiyor ki , bu mu sevda dedikleri.

Yaninda benden yakin baska biri de olsa , her seyi inkar etmis inandirmis olsanda , ve ona duygulanmis sevdalanmis olsanda , biliyorum bu gece beni düsüneceksin.

Sevgimiz yavas yavas süzülen çisil yagmur gibi ama irmaklari tasiran cinsten…

Seni düsünür , seni özlerim , sevgilerin özlemlerin derinliginde ne olur kir seytanin bacagini birkez beni hatirla , bir sonbahar serinliginde…

Sert rüzgarlar karanlik geceleri severmis , aynen benim seni sevdigim gibi.

Sen bazen en zifiri karanlik gecemin günesi, sen bazen yasanacak hayatin cesaret verecek mutluluk yani, sen bazen ve her zaman sevgimin tek nedeniI…

Seni yildizlara benzetiyorum onlar kadar etkileyici,çekici ve güzelsin ama aranizda tek fark var onlar milyonlarca sen birtanesin………

Romantik sözler, duygusal romantik sözler, romantik mesajlar, anlamlı romantik sözler, en güzel romantik sözler, manalı romantik sözler, etkileyici romantik sözler, kısa romantik sözler, romantik sözler 2011, romantik sözler kısa, romantik sözler facebook,

Aksi sözler Anlamlı sözler

Cuma, Mayıs 20th, 2011

Aksi anlamlı sözler

Anlamlı Sözler

**”Yeterli insan sükut eder, yetersiz olan ispata çalışır.”**A.F.Y

**”Zekanın peşinde koşmayın aptallığı yakalarsınız.”**Montesquieu

**”Bir kimseyi inada kapılmış çekişmeci ve kendi görüşünü beğenmiş görürsen bil ki, onun ziyanı tamamdır.”**Hz. Muhammed

**”Yolları ayrı olanlar, birbirine danışmazlar.”**Conficius

**”Kadınlar, sevmedikleri adama hiç acımazlar.”**Alexandre Dumas Fils

**”Kullanmayı düşünen, kullanılacağını unutmasın.”**A.F.Y

**”Ey birader, sen ancak bir düşünceden ve fikirden ibaretsin. Üst tarafın kemik ve A’sab sinir ve adalât (kas) ve elyaftan (insan ve hayvanda adaleleri meydana getiren ince lifler) ibarettir.”**Mevlâna

**”Kim olduğun öyle bir haykırıyor ki; ne dediğini duyamıyorum.”**Ralph Waldo Emerson

**”Sakın kendisine verdiğin kıymeti sana vermeyenle arkadaş olma.”**Hz. Muhammed

**”Oyun bitince, şah da piyon da aynı kutuya konur”**İtalyan Atasözü

**”Öğrenmek, zaten bildiğini fark etmektir. Yapmak, onu bildiğini göstermektir.”**Richard Bach

**”Kim bir kardeşini, bir günah sebebi ile ayıplarsa, o günahı işlemedikçe o kimse ölmez.”**Hz.Muhammed

**”Dünyada en iyi kadın, anasından doğmayandır.”**Firdevsi

**”Sahibinin ağzından lanet çıktığı zaman bakar, eğer yöneltildiği kimsede kendisine yol bulursa ona gider, aksi halde kendisinden çıktığı kimseye döner.”**Hz. Muhammed

**”Bir şeyin nedenini öğrenmeyi kral olmaya yeğlerim.”**Demokrit

**”Ancak durgun su yıldızları yansıtır.”**Çin Özdeyişi

**”Bizle dünya, bizle başkaları, hatta bizle biz arasında ne kadar da çok hayal var.”**Michel Buton

**”Ey hanımlar! Şeytan feryadından sakınınız. Gözden gelen yaş, Allah’tan ve merhamettendir. Elle olan ve dil ile olan şeytandadır.”**Hz. Muhammed

**”Bu dünyaya anlaşılmak için değil; anlamak için geldik.”**J.Ernest Renan

**”Benim Duam hayatımdır.”**Conficius

**”Düşünmek görmektir.”**Balzac

**”Durumlar değişmez, biz değişiriz.”**Henry David Thoreau

**”Alışkanlıkların zinciri, önce hissedimeyecek kadar hafif, sonra kırılmayacak kadar güçlü olur.!”**Benjamin Disraeli

** “Adaletsizliği işleyen, çekenden daha sefildir.”**Eflâtun

Aksi sözler, anlamlı sözler, aksi mesajlar, gereksiz sözler, gerekli sözler, gerekmeyen sözler, yabancı bilim adamı sözler, bilim adamları sözleri, akıllı adamların sözleri,

Liseli kızların atesLi dansı

Perşembe, Mayıs 19th, 2011

Liseli Kiz – Evde Sicak Dans

liseli kızların evde, sıcak görüntüleri, sıcak videoları, ateşli videolar, liseli videolar, erotik videolar, seksi videolar, seksi dans, ateşli dans, msn kamera, cam dans,

kamera seksi dans

Perşembe, Mayıs 19th, 2011

Kamera Karşısında Seksi Dans

Türk, turkish, kizi, girl, liseli, seksi, sex, dans, dance, webcam, show, liseli kızın seksi dansı, ateşli kız, seksi dans şow, liseli kızlar, etek altı, görüntüleri videolar, video, izle,

Kamerada Dans eden liseli

Perşembe, Mayıs 19th, 2011

Kamerada Dans eden liseli

Salla Bidenem Salla,Türk,turkish,kizi,girl,liseli,seksi,sex,dans,dance,webcam,show,

taking lives, este levi’s

Perşembe, Mayıs 19th, 2011

taking lives, este levi’s

Gai dep khoe buom.mpg

Perşembe, Mayıs 19th, 2011

Gai dep khoe buom.mpg

Gai dep khoe buom.mpg,Gai, dep, khoe, buom.mpg, xl, xxl, x vieo, video x, rokettube, seksi, sek s, se x, s ex, izle, sek s izle, s ex izle,

Paltalk video izle seyret

Perşembe, Mayıs 19th, 2011

Paltalk video izle seyret

paltalk, cam4, sam şow, japon chat, cin sohbet, liseli kızlar seks, sex liseli kızlar, msn cam,

Minic.Gen.TR | Özlü Sözler, Güzel Sözler, Etkileyici Sözler, Anlamlı Sözler, Şiirler, Şifalı Bitkiler | canlı sohbet MyNet MyNet sohbet Mynet mirc sohbet Minic mirc Anlamlı SözlerAyrılık MesajlarıŞifalı BitkilerKomik Mesajlar Minic
İNTERNET HİZMETLERİ Geri bildirimi takip listeme ekle ( RSS )