Arşivler
Kategoriler

Archive for the ‘Hikayeler’ Category

Aşk Hikayesi Yaşanmış

Perşembe, Mayıs 12th, 2011

Gerçek Bir Aşk hikayesi, aşk hıkayesıi Aşk hikayeleri,

bakdm korkdu heraLde
*orda oturak vardı
*oturdu agladı
*Yaa sikim belanızı tm yaa
*ağlama dedim
*Oturdum yanına
*kücükken benım burnum akınca koluma sürerdim
*Onada dedim ki
*ya ben kücükken sümügümü koluma sürerdim
*Oda aglıyo ya
*kolumu uzattım
*istersen sil sümügünü dedim koluma
*Bakdm deLii yaa dedi sarıLdı sım sıkı
*sonra içim cız etmişdi sanırım
*okulu o gün ekip
*konak a gittik
*konak da burda SAhilin Adı
*Kordon vardır uzun yürüyüş yolu sahilde
*Orda akşama kadar beraber vakit geçirdik
*derken çıkdık sevgili olduk
*Her gece sabaha kadar msjlaşıyoduk
*her saat başı Ona güzel bi mesaj atardım
*o bana o kadar cok alışmısdıki
*bi saat atmadıgım da küfür ederdi
*Hanım Aga kesilirdi
*Normalde Bir tokatlık canı var
*ama işte
*kalp sevince kıyamıyoo
*hiç el kaldırmadım
*o Hanım Agalık yapardı
*Sonra bu liseden sonra Almanyada taşında
*AnneAnesinin yanına
*1 sene msn den felan görüştük sadece
*sonra Aylarca gelicegi günü bekledik
*120 gunden geriye
*Her gece saydık
*izmir e qeRi qeLdiğinde
*Sözde Perşembe günü bulusucakdık ögle 1 de akşam 7 ye kadar beraber dik
*Bir gun önce
*Murat dediğim Arkdasım
*dedi
*Anneme Hedie alıcam
*annesinin Dogum gunuydu
*Konak la Tarihi kemer Altı çarşısı yan yana
*Tarihi kemer Altı çarşısının Yan tarafı Sahil Kordon Yani bir ismide konak
*Hedie aldık
*kordonda simit aldık yiOduk öyle bi bakdım Agacın dibinde
*anasını sktiğim kızı lavugun birinin kucagına yaslanmış öpüşüyo
*sonra msj attm buna çaktırmadan
*uzakdan seyrediyOrdum
*Acmadı
*5 tane felan attım heralde
*hatırlamıyorum
*Sessize aLmışş
*Sonra elimdeki simitleri martılara attık arkadasımla
*döndüm bakdım sonra yoklar
*gitmişler
*sanırım gördü beni cünkü 20 metre bile yoktu aramızda
*Sonra aksam msn nesini acmadı engellemişdi sanırım
*başka adres aldım ekledım onu bakdım acdı
*kimsin dedi
*tam bi kaşarmışsın dedim
*Bakdm ç. dışı olmus
*Ondan Sonrada Sevemedim kolay kolayy
*hoşlandım ama öyle
*sırıl sıklam aşık olmadım daha sonra
(F)(F)eSTirKE çAWeMin… (F)(F):
*hm analdımm
*sende haklısnnn

gerçek yaşanmış hikayeler

Pazartesi, Mayıs 2nd, 2011

gerçek yaşanmış hikayeler

Kurban bayramı küçük inek
Ahmet, anneciğim Emre bize gelecek. Bu gece bizde kalacak dedi. Emrenin sevdiğini bildiğim türden bir
kaç çeşit yemek yaptım.Görüşmeyelibayağı bir boy atmış, kocaman delikanlı olmuştu.Biraz oturup hal hatır
sordktan sonra yemeğe geçtik.Emre, özene bezene hazırladığım yemeklere el sürmeyince,belli etmemeye çalış-
samda bozuldum.Emre, Teyzeciğim et var ya ondan yemiyorum dedi.Bu söz beni daha da şaşırtmıştı.Çünki e-
te olan düşkünlüğünü iyi biliyordum.Emre, bu davranışının altında bir şey aramamdan rahatsızlık duyarak,
anlatayım teyzeciğim dedi.
İlk öğretim beşinci sınıfa gidiyordum o zamanlar.Biliyorsunuz Ayşe ablamda benden iki yaş büyük.İkimiz
de çok başarılı sayılmayız, fakat hiç olmazsa liseyi bitirelim diye gayret ediyoruz.Bir işe girebilmek için
bunun şart olduğuna inanıyoruz.Büyük hayallerimiz yok.Daha kötü günler gelmesin diyip halimize şükredenler-
deniz.
Depremden önce babam, inşaat kalfasıydı.Kimseye muhtaç değildik.Hatta babam yaptığı,kooperatif evlerinden
bir de daireye girmişti.Altı, yedi aya kalmaz, evimize taşınırız diye hayaller kuruyorduk.Kaba inşaatı çoktan
bitmiş,evin şekli ortaya çıkmıştı.Ben odamın duvarına asacağım süsler yaptım.Annem dantel masa örtüleri…
Kaç kere bakmaya gitmiş,hayalimizde aldığımız eşyaların yerini kaç kere değiştirip durmuştuk.
Derken 17 Ağustus’ta korkunç bir sallantıyla uyandık.Çok şükür ne bizde ne de yakın çevremizde bir şey
yoktu.Boş arsaya tüm mahalle toplandık.Biraz korku kalmıştı yüreğimizde ama güle oynaya sabahladık.Elekti-
riklerin gelmesi ile radyo ve televizyonlardaki korkunç gerçek, yüreklerimize çığ gibi düştü.Tüm ülkem gi-
bi bu korkunç felaketin getirdiği yıkım ve kıyımla, harap olduk.Naklenizlediğimiz kurtarma çalışmalarında
yaralılarla yaralandık,ölenlerle defalarca öldük.Elimizden gelen bir şey yoktu.Devlet baba, harıl harıl
yaraları sarmaya çalışıyordu.

Bizim evimiz yıkılmadı. Kimseye de bir zarar gelmedi.Farklı yaralandığımızın farkına,yaralarımız derin-
leştikçe vardık.Depremle birlikte inşaatlar durmuş,babam işsiz kalmıştı.Ekonomik krizle de ikiye katlandı
yokluklarımız.Televizyonlarda gördüğüm kadarıyla,bazı insanlar hiç etkilenmemişti.Bar ve pavyonlarda zil zurna
sarhoş oluncaya kadar içiyor, milyarlarca lira harcıyorlardı.
Biz ev kirası elektirik, su ne kadar kısmaya, azaltmaya çalışsak olmuyor babamın arada bir bulduğu, tadilat
işlerinden kazandığı evi geçindirmeye yetmiyordu.Devir hesap devri diyip,telefonu kapattırdık.Ampullei daha
küçük taktık. Annem bir evde 120milyona iş bulmuştu.Babamın da eline yaklaşık o kadar geçiyordu.Fakat kasım
ayından sonra babam bir tek işe gidemedi.Kış boyunca hiç iş çıkmadı.Ümitlenerek gidiyor, üzülerek geri dönü-
yordu. Çoluk çocuğum gözümün önünde aç açık kalıyor, elimden bir şey gelmiyor, keşke ölsem gibi kötü kötü
laflar edip duruyordu.İş için çalmadığı kapı kalmamıştı.

Ramazan bayramına bir kaç gün kalmıştı. Şubat ayının bir Pazartesi günü babam, eve sevinçle geldi.Bir
iş bulmuştu.Üstelik siğortalı.Evraklarını tamamla gel demişler.Sevinçle haber verip uçar gibi çıktı. Bu gün
yetiştirmeliyim diyordu.
Bir kaç saat sonra karşı komşumuz telaşlaiçeri girdi.Yüzünde ürküten bir ifade vardı.Korkmayın ama baba-
nız küçük bir kaza geçirmiş dedi.Hastaneye gittiğimde babamın yüzü sap sarıydı. Kol ve bacağı alçıya alınmıştı.
Kırmızı işikta suratle gelen bir araç çarpmıştı.Biz sağ oluşuna dua ederken babam, gözlerinden akan yaştan
utanıyor gizlemeye çalışarak,neden ölmedim, yükünüzü artırdım diyordu.
Bir müddet sonra babam eve çıktı.Sobamız yanmıyor evimiz soğuktu.Babamın dişlerinin birbirini dövüşünü
üzülerek seyrediyordum.Bir kaç komşu belediyeye telefon ederek bize kömür istemişler.Yok denilmiş.Önceden
kayıt olmak gerekirmiş.Okulda da yardım dağıtılıyordu.Anneme ben de isteyeyim mi diye sordum.Annem,sakın ha
oğlum! Durumumuz belli verirlerse kabul ederiz sakın kimseden bir şey istemeyin dedi.Başka zaman ben de gurur
meselesi ederdim.Ama şimdi çok farklıydı.Yakıp etrafında toplanacağımız sobaya ihtiyacımız vardı.Babam buz gibi
evde nasıl hasta yatardı.

Şekersiz, şeker bayramımız gelip te geşmişti bile.Şekere olan düşkünlüğüme ramen, pek üzülmedim.Böyle
küçük şeylerin üstesinden gelmeliydik.Üstelik ben erkektim.İşte tüm zorluklara ramen hava biraz daha ısınmış,
babamın kolundaki, alçı alınmıştı. Bacağı hala alçıdaydı. İşte kurban bayramı da gelmişti.İçimden oniki daire
var bizim apartmanda, bir çoğu da kurban kesecek.Nasılsa bizede verirler. Annem sevdiğim et yemeklerinden
pişirir diyordum.Ben pencerden seyrederken, karşıdaki boş arsada, kurbanlar kesildi, yüzüldü, leğenler dolusu
evlere taşındı.Her kapı çalışında,kurban payı diye koştum.Her kapı açılışında, evlerde kavrulan etlerin mis
kokuları evimizin içine kadar davetsiz yayıldı.Bir tek pay gelmedi.

Babaannem köyden telefon açmıştı.Komşu evinden konuşurken,sesim ona iyi gitmemişti.Israr ve teleşla sordu
Baban mı kötüleşti? diye. Yok dedim. Bize kurban payı vermediler.
Yaz aylarında babaanneme giderdik.Adına gücük,dediği bir kara ineği,beş altı da tavuğu vardı.Gücük mücük
ama sütü iyi derdi. Sağarken ona türküler söylerdi.Bu sene kısır, inşallah seneye kuzlayacak diye ümit ederdi.
“Deden, ihtiyar nasıl dursun katıksız” derdi. Bir tas ayraniçtimi başka bir şey istemezmiş.
Bayramın üçüncü günüidi.Sabah erkenden kapı çalındı.Babaannemdi! Koşup karşıladık.Ağlayarak sarıldı bizlere.
Kuzularım,kuzularım diyordu.Size çok et getirdim.Evinde ne varsa hemen hepsini kapıp gelmişti.Buz dolabı tıka
basa etle doldurduuk. Ablam acele acele doğradı.Etlerin pişerken çıkardığı cızırtılardan saldığı mis gibi kokular
iki gündür kabaran iştahımı daha da körüklüyordu.Ağzım sulanarak dolanıp durdum ocağın etrafında.Sofra beklemeye
tahammülüm kalmamıştı. Çatalı alıp batırdım .Üfürerek ağzıma alıyordum ki, babamın, babaanneme ah anam ahh!neden
kestin gücük inegi. Agzınız kuruya kaldı diyen sözleri çalındı kulağıma.

Midemin kalkıp, başımın döndüğünü hissettim.Elimdeki çatalı bırakıp koşarak dışarı çıktım.Dedemin katığı,
babaannemin umudu,türküler yakarak sağdığı Gücük benim canım et istedi diye mi kesilmişti? Sofra kurulduğunda
kolumdan çekip ısrarla oturttular.Yine batırdım çatalı isteksiz ve utanarak.Boğazıma bir şeyler tıkanıyordu.
Gözümden yaşlar boşaldı. Ne oldu neyin var diye sordukları telaşlı sorularına dişim çok ağrıyor, dişimmm
diye karşılık verdim….

gercek yaşanmış hikayeler, gerçek, yaşanmış hikayeler, Hayat hikayeleri, yaşanan olaylar, yaşanmış hikayeler, yaşanmış hayatlar, hayat hikayesi, hikaye, hikayeler,

Ayrılık Hikayeleri

Pazartesi, Mayıs 2nd, 2011

Kısa Ayrılık Hikayeleri – Ayrılık hikayeleri sayfamızda sizler tarafından gönderilmiş ayrılık hikayeleri bulunmaktadır. Sizde kendi ayrılık hikayenizi göndermek için aşağıdaki yorum bölümünü kullanabilirsiniz. Buyrun;

Ölümsüz Aşk

Onu ilk okul tiyatrosunda görmüstüm o günden beri ondan çok etkilendim oda benm gözlerimden etkilenmis ama hiç kimseye bisey diyememis sonra bnm msn adresimi we tel no istemis arkadasimdan benimle msn de konustu tanistik sonra bana teklif etti bende kabul ettim onla okul pikniklerine gittik çok güzel seyler yasadik oda beni sewiyodu bunu herkese söylmisti bigün msn de benden ayrilmak istedigini söyledi neden diye sordugumda böyle olmasi gerekiyo dedi ama ortada bir ndn yoktu o beni bende onu deli gibi sewiyoduk bu bizim okuldan bi kizla çikmaya basladi kizda bizim karsi sinifta kiz benim onla çiktigimi piknikte neler yaptigimii görmüstü bunlara ragmen kabul etti ama onun arkadaslari bana hala seni sewiyor diyolar ama ben buna bir türlü inanmiyorum onun için ölümü bile göze aldim ama o benim sewgime inanmadi onu aileme bile söyledim onun için herseyi yaptim ama inanmadi we hala inanmiyo ben onuu çok sewiyorum sewgim bi yana deli gibbi ASIGIMMMM

Acimasiz Aşk

Ben daha 15 yasinda bir genc kizim.Ben hollandada yasiyordum benim sevdigim ise turkiyede biz onunla babaannem sayesinde tanistik babaannem bana onun ne kadar iyi nekadar guzel kalpli oldugunu anlatiyorduu tam sana gore diyorduu AMA YALANMISSS!!!
Birgun bir dugunde gordum onu oda beni,,, cok hosuma gitti,, aslinda onun ailesi bizim evlenmemizi cok istiyordu izinim bitmisti ve ben hollandaya donmek zorundaydimm cok uzuluyordum:(((kiz kardesine numarasini sordum ve verdi zaten oda duydugumu gore benimkisini istiyormus..
Hollandaya geldim aklimdan hic cikmiyorduu sonra aradim uzun bir sure konustuk onunla telefonda ve msnde..sonra arkadasima anlattim bu durumu sacma bulduu denemek icin askimin msnni istedi bende verdim ama arkadasim hakli cikti o beni sevmiyormus benimle hollanda icin cikmak istiyormus birde ailesi zoru icin…
AMA BEN ONU COK SEVMISTIMM ONUN ICIN CANIMI BILE VERMEK ISTEDIM AMA O BENI SEVMEDI BENIMLE OYUN OYNADII BIR HOLLANDA ICIN

BANA IHANET ETTI!!

Sevenler Mutlu Olmazlarmis Bende Anladim

Aslinda anlatmak çok güç hersey ben liseye giderken basladi uzaktan akrabaydik onlara gidip gelirken fark ettim onu sevdigimi bu platonik ask 1 sene sürdü daha sonra onu sevdigimi halasinin kizina söyledim çok mutlu oldu aramizi yapmak istedi ama biliyoduki o bu tür seylerden hoslanmiyodu benim söylemem için ikna etti beni ben de ona söyledim sasirdi ve böyle bisey tahmin etmedigini söyledi beni kiramadi ve çikmaya basladik 1 ay boyunda ondan sicak bi hareket bekledim ama görmedim bende ayrildim ama dayanamadim tekrar aradim yapamadigimi onu çok sevdigimi söyledim oda bu ayrilik sirasinda beni sevdigini anlamis ve bidaha ayrilmak mi adi bile geçmeyecekti 1,5 sene boyunca konustuk askerlik vakti gelmisti askere gitti ve askere gitmeden benden ayrildi nedeni arkasinda kimseyi birakmak istemiyomus ve ayrildik aradan 2 ay geçtikten sonra beni aradi 2 ay boyunca aklincadan çikmamisim bana haksizlik ettigini düsünmüs ama ben bu 2 ay içerisinde eriyip bittim tam 6 kilo verdim ama kendime sözüm vardi bidaha arayan ben olmayacaktim aradiginda mutluluktan uçuyordum ve tekrar baristik askerligi mayisin 8 bitti ve geldi devamli bulusuyorduk ve en sonunda evlenmeye karar verdik.

Aslinda anlamaliydim herseyin bu kadar güzel gitmeyecegini eger bu kadar güzel gidiyosa muhakkak bi sorun çikip üzülecegimi tahmin etmeliydim ama hersey okadr güzeldiki farkina bile varamadim ailelere konu açtik evlenmek istedigimizi söyledik ama iki taraf büyük bi siddetle karsi çiktilar ve bize tek sartlari evlenirsek onlardan vazgeçemiz olacakti oda bende hayatimizdan en büyük fedakarliklari yapip askimizdan vazgeçtik gene ben arada dayanamayip onu hala çok sevdigimi söylüyorum ama o beni unuttu galiba ama olsun benim askim onada bana da yeter allahtan tek dilegim ben evlenmeden o evlenmesin bu yükü kaldiramam bütün türkiye duy ben YÜCELIMI ÇOK AMA ÇOK SEVIYORUM

BEN SENI ÇOK SEVMISTIM.

Bi nisan ayiydi,canimi bana getiren ve bi anlik bakisla asik olmustuk birbirimize benligim nefesim herseyim o olmustu bi anda…kendimi kaybetmistim okadar güzel okadar derin yasiyodukki aski ben bile farkina varamadim hiç biseyin. hernekadar ayri sehirlerde olsakta ve hernekadar aramizda okadar mesefeler olsada bizi birbirimizden ayriramiyodu her animiz birlikte o benim canimdaa .. yüegimde bense onun…melegiydim caniydm yasama sebebi herseyi yüregiydim onun.. ama o da benim için oleydi vee sonsuza kadarda ole kalicak..o benim bense onun olucaktik birlikte evimiz mutlu bi hayatimiz olucakti.. taki 10 ocaga kadar…neden geldin be ocak neden geldin ve aldin benim canimi herseyimi ben onsuz nasil yasarim ben onsuz nasil bu cani tasirim.ya sen,ya sen niye gittin
vee bu cani niye bole yaktin bitirdin.. degermiydi hiç gereksiz yere gitmeye hani söz vermistik ölünce bile bizi ayramicaklardi..kimbilir simdi nerdesin nerde vee kimlesin ama sunu biliyorumki hala o güzel yüreginde bi yerlerdeyim. çünkü hala sen bende hala yürgimdesin.olmadi senden baskasiyla yapamadim.sirf sana inat olsun diye baskasinin olmaya kalkistim yüzüme gözüme bulastirdim yapamadiim iste yaa sana son çagrim bu bebegim sen bensiz,ben sensiz olamayiz dön,dön ve yine benim ol o serefsizlere inat.simdi ise aylardan subat..çagrim sana tekrar gel nisan ayi tekrar gel 11 nisan gel ama tek degil nefesimide al yanina al ve getir onu bana,deki bi de ona gülgüzelin çok özlemis seniii sole bunlari olurmuu seni herseye ragmen çok seviyorum nefesimm:(

Hadi sende durma hikayeni aşağıdaki yorum bölümünden gönder

Tags: ayrılık, ayrılık hikayesi, ayrılık sözleri mesajları, ayrılık yazıları, dosta ayrılık mesajları, Güzel Sözler, hazır ayrılık mesajları

Hayat Dersleri

Cuma, Nisan 15th, 2011

Hayat Dersleri

DİŞİ ASLAN

Hayvanlar bir gün, ” Kim daha çok çocuk doğurabilir ? ” diye çekişmeye başlarlar. Hep birlikte dişi aslana gidip danışırlar. ” Sen kaç çocuk doğurabiliyorsun ? ” diye sorarlar aslana. ” Bir ” diye yanıtlar dişi aslan. ” Fakat ben aslan doğururum. ” DERSİMİZ; NİTELIK, NİCELİKTEN ÖNEMLİDİR. *

———— ——— ——— ——— ——— ——— ——–

YENGEÇ İLE ANNESİ

” Neden böyle yan yan yürüyorsun yavrum ? ” diye sorar anne yengeç çocuğuna. ” Düzgün yürüsene ! ” der. – ” Pekala anne ” der çocuk. – ” Sen önümden düzgün yürü, ben seni takip ederim. ” DERSİMİZ; HAREKETLER SÖZLERDEN ÖNDE GELİR. *

———— ——— ——— ——— ——— ——— ——–

ASLAN, KOYUN, KURT VE TİLKİ

Aslanın biri, bir koyunu yanına çağırır ve nefesinin kokup kokmadığını sorar. “Evet ” diye yanıtlar koyun. Aslan bu yanıta kızar ve koyunu oracıkta parçalar. Daha sonra kurda seslenip yanına çağırır, ona da aynı soruyu sorar. ” Hayır ” diye yanıtlar kurt korkudan. Ancak o da yağcılık yaptığı için aslanın öfkesinden kurtulamaz. Sıra tilkiye gelmiştir. Aynı soruyu tilkiye de sorar. Tilkinin yanıtı şöyle olur; – Üzgünüm, üşütmüşüm biraz, o yüzden burnum koku almıyor … DERSİMİZ; AKILLI KİŞİ TEHLİKELİ DURUMLARDA KONUŞMAZ !!! *

———— ——— ——— ——— ——— ——— ——–

KAZLAR VE TURNALAR

Kazlar ve turnalar, bir gün aynı tarlada yiyecek ararlarken birden yanlarına yaklaşmaya çalışan avcıyı fark ederler. Turnalar daha çevik ve hafif oldukları için hemen uçarlar. Oysa kazlar ağır hareket ettikleri için avcıdan kurtulamazlar. DERSİMİZ; YAKALANANLAR HER ZAMAN SUÇLU OLANLAR DEGİLDİR. *

———— ——— ——— ——— ——— ——— ——–

HASTA GEYİK

Yaşlı bir geyik hasta düşer ve daha rahat otlayabilmek için güzel otlarla dolu bir çalılıkta yaşamaya başlar. Her hayvanla iyi geçindiği için pek çok hayvan sık sık geyiğin ziyaretine gelir. Zamanla her gelen hayvan bu güzel otlardan tatmaya başlayınca, kısa süre sonra tüm otlar biter. Geyik hastalıktan kurtulur ama yiyecek hiçbir şey kalmadığı için bir süre sonra açlıktan ölür. DERSİMİZ; BAZEN İYİ ŞEYLER DE PAYLAŞTIKÇA BİTEBİLİR. ELİMİZDEKİNİN DEĞERİNİ BİLELİM. *

———— ——— ——— ——— ——— ——— ——–

FARELERIN TOPLANTISI

Bir gün fareler bir araya gelirler ve başlarına musallat olan bir kediden kurtulma planları yaparlar. Pek çok fikir öne sürülür. Hiç biri kabul görmez. En sonunda genç bir fare kedinin boynuna bir çan asmayı önerir. Böylece kedi kendilerine yaklaşırken, farkına varacak ve kaçabileceklerdir. Bu öneri fareler tarafından alkışlarla onaylanır. Bu arada, bir köşede sessizce onları dinlemekte olan yaşlı bir fare ayağa kalkar ve bu önerinin çok zekice olduğunu, başarılı olacağından hiç kuşkusu olmadığını belirtir. ” Fakat ” der. ” Kafamı bir soru kurcalıyor. Aramızdan kim kedinin boynuna çan asacak ? ” DERSİMİZ; İYİ BİR PLAN YAPMAK AYRI, O PLANI GERÇEKLEŞTİRMEK AYRIDIR. *

Hayat Dersleri,Yaşanmış Hayat Dersleri,Anlamlı Hayat Dersleri,duygusal Hayat Dersleri,kısa Hayat Dersleri,Manalı Hayat Dersleri,dini Hayat Dersleri,hayvanlar Hayat Dersleri,güzel Hayat Dersleri,düşündüren Hayat Dersleri,facebook Hayat Dersleri,yeni Hayat Dersleri,2011 Hayat Dersleri,2012 Hayat Dersleri,Hayat Dersleri anlamlı,Hayat Dersleri duygusal ,düşündüren Hayat Dersleri gerçek,gerçek Hayat Dersleri duygusal,Hayat Dersleri etkileyici,Hayat Dersleri kısa,Hayat Dersleri gerçekler,Hayat Dersleri yaşanmış,Hayat Dersleri kötü,kötü Hayat Dersleri,Hayat Dersleri ibret verici,ibretlik Hayat Dersleri,

Minik Peri

Çarşamba, Nisan 13th, 2011

Minik Peri

Bir zamanlar, ülkenin birinde, periler diyarında yaramazmı yaramaz üşengeç minik bir peri yaşarmış.
Bu peri o kadar üşengeçmişki hayatı sevmesine hatta çevresine ışık saçmasına rağmen üşengeçliği başına bazen dertler açabiliyormuş.

Peri güzelmi güzelmiş, diğer peri arkadaşları belli etmesede içten içe onu cok kıskanırlarmış.

Işıl ışıl saçlarını güneşten parlak boncuk gözlerinide buluttan almış
Sesini bir duyan bir daha unutmazmış onu görenler kalbini onda unuturda gidermiş.

O kadar talibi varmışki şimdiden erkek periler annesi periliçenin yollarını keser olmuş.
Ama bizim minik peri üşengeçliğinden aralarından seçim bile yapamazmış.

Talipleri çoğaldıkça çogalmış ….

Ben o periyi gören ilk faniyim, dilerim bir gün sizde görürsünüz ya da belkide gördünüz bile belkide baş ucunuzda duruyor

O şatoya gittim ve üşengeç periden peri tozu aldım şimdi herkesin başına serpicem

Herkezin kısmeti açık ve şansı bol olsun

Minik Peri,çocuk masalları,masal,fıkra,komik masalları,komik hikayeler,çocuklar için masallar,minik peri masalı
peri,

KELOĞLAN ZENGİNLER ÜLKESİNDE

Çarşamba, Nisan 13th, 2011

Masallar,Hikayeler,Keloğlan Masalları,hikayeleri,çocuk masalları,komik hikayeler,uyutan hikayeler,komik fıkralar,yaşam öyküleri,masal diyarı,
KELOĞLAN ZENGİNLER ÜLKESİNDE

Zaman zaman içinde, zaman saman içinde, saman duman içinde, yaman bir Keloğlan yaşarmış. Bu Keloğlan çok çalışkanmış. Çok çalışır, çok kazanırım umuduyla köyünden ayrılmış, şehre çalışmaya gitmiş. Günler, haftalar, aylar birbirini kovalamış, fakat Keloğlan istediğini bir türlü elde edememiş. Şehirde iş varmış var olmasına da bulduğu işler sürekli olmazmış. Beş gün çalışır, üç gün boş gezer, bir hafta çalışır, on gün boş gezer iş ararmış. Çalıştığı günler biraz para arttırırmış, boş gezdiği günlerde bu para ile geçinirmiş. Sonuçta sıfıra elde var sıfır. Ne uzar ne kısalırmış. İstermiş ki, devamlı çalışacağı bir işi olsun, para biriktirsin. Şöyle kocaman bahçeli bir evi olsun. Evin içine yeni eşyalar alsın, giyinsin, kuşansın. Bayram günlerinde bile hep aynı elbiseyi giymek zorunda kalmasın. Ülkesinde hangi şehre gitse bu durumun değişmeyeceğini düşünmüş. Çocukluğundan beri bolluk ve refah ülkesi diye adını sıkça duyduğu Zenginler Ülkesi’ne gitmek üzere yollara düşmüş.

Günlerce, haftalarca yol yürümüş. Sonunda Zenginler Ülkesi’ne varmış. Uğradığı ilk köyün girişinde evinin kapısı önüne kurduğu çardak altında oturan bir adama rastlamış. Keloğlan adama uzun yoldan geldiğini, çalışmak istediğini, iş aradığını söylemiş. Adam, Keloğlan’a dik dik bakmış ve sinirli bir şekilde sormuş: “ İş bulup da ne yapacaksın? “ Keloğlan: “ Çalışıp para kazanırım “ demiş.
Adam otururken birden dizlerinin üzerinde doğruluvermiş. Öncekinden daha da sinirli bir şekilde: “ Parayı ne yapacaksın? “ diye sormuş. Adamın son sözüne Keloğlan çok bozulmuş. Şöyle bir yutkunmuş. O anda aklına geleni söylese kavgaya neden olacağını düşünüp vazgeçmiş. Sakin bir şekilde: “ Kazandığım para ile temiz elbiseler alırım. Bağ-bahçe alırım. Ev alırım. Yeni eşyalar alırım. Mal sahibi olurum. Parayla başka ne yapılır ki? “ demiş.

Keloğlan’ın cevabına adam kahkahalarla gülmüş. “ Sen çok yaşa emi Keloğlan “ demiş. “ Yıllar var ki,ne ağladım ne güldüm. Sen beni güldürdün, ben de seni güldüreyim. Bak Keloğlan, bizim ülkeye Zenginler Ülkesi derler. Bu ülkede para kullanılmaz. Zaten her ihtiyacın karşılanır.

Burada her şey pek boldur
Dere akar paldır küldür
Elma, armut daldan düşer
Çardak altında uyunur.

Giysilerim temiz urba
Dert ve keder yoktur burada
Ekmek, yemek bedavadır
İşte lokantamız şurada.

Karşıdaki evde oturan komşu şehre taşındı. Orada sen otur istersen. Satın alma yok, kira yok. Her ay yeni elbise, ayakkabı dağıtılıyor. Günde üç öğün köy lokantasında bedava yemek veriliyor. Bahçede meyve ağaçları, ceviz ağaçları pek boldur. Ye, iç, yat, keyfine bak. “

Keloğlan o gün eve yerleşmiş. Durup dururken ev-bark sahibi oluvermiş. Adamın çardağının karşısına kendi de bir çardak kurmuş. Akşama kadar yan gelmiş yatmış. Akşam yemeğine komşusuyla beraber gitmişler. Sofrada yok yokmuş. Etli yemekler, kavurmalar, tatlılar, pilavlar, hoşaflar çeşit çeşitmiş. Keloğlan şimdiye kadar böyle bir sofra görmemiş. Aksırıncaya, tıksırıncaya kadar yemiş, içmiş. Sofra başında baygınlıklar, fenalıklar geçirmiş. Keloğlan’ı zorla sofradan uzaklaştırmışlar. Evine getirip yatağına yatırmışlar. Keloğlan o gece sabaha kadar uyumuş. Sabah kahvaltısına yine komşusuyla beraber gitmişler. Ballı-börekli, pastalı-çörekli kahvaltı yapmışlar. Sonra evlerine gelip çardak altında oturmuşlar. Öğlen oldu haydi yemeğe, akşam oldu haydi yemeğe, sonra yatıp uyumaya, bu böyle tekdüze şekilde aylarca sürmüş. Keloğlan gün geçtikçe kilo almış, şişman bir oğlan olmuş. Keloğlan adı unutulmuş. Köydekiler kendisini Şişmanoğlan diye çağırmaya başlamışlar.

Bir gece evinde uyurken rüya içinde rüya görmüş. Her çeşit yiyecek ve içeceğin bulunduğu büyük bir sofrada kendisini yemek yerken görüyormuş. Yemiş içmiş, yemiş içmiş, içtikçe şişmiş, şiştikçe şişmiş, sonunda boom diye patlamış ve yerlere yayılmış. Bu durumu acıma duygusu ile seyreden Keloğlan’mış. Şişmanoğlan’a doğru çok sert bir hareketle hızla dönmüş. Kaşlarını çatmış:

“ İşte gördün Şişmanoğlan. Rüya içinde gördüğün rüya bitti. Şimdi ben senin asıl rüyanım. Böyle bol bol yiyip bel bel bakınmaya, yan gelip yatmaya devam edersen sonunun ne olacağını anladın. Eskiden sen de benim gibiydin, Keloğlan’dın. Kuvvetliydin, çeviktin, çalışkandın. Ya şimdi şu haline bak. Parmağını bile kıpırdatmak sana zor geliyor. Sorarım sana aylardır bu Zenginler Ülkesi’ndesin. Ne kazandın sanki? Dur, hiç boşuna düşünüp de yorulma. Cevabını söyleyeyim: Hiçbir şey kazanmadın, ayrıca sağlığını kaybettin. Bana bak Şişmanoğlan. Benim canımı sıkma. Ya eski günlere geri dönersin, ya da her gece rüyalarına girer, bu sopayla seni döverim “demiş, sopayı kaldırmış ve Şişmanoğlan’a vurmaya başlamış.

Şişmanoğlan gördüğü korkulu rüyadan feryat ederek uyanmış. Ter içindeymiş, her tarafı ağrıyormuş. “ Akşam yemeğinde haddinden fazla pilav yemiştim. Bu korkulu rüyayı görmemin sebebi bu herhalde “ demiş kendi kendine. Rüyasında gördükleri hatırına gelmeye başlamış. Sonunda, rüyasındaki Keloğlan’ın söylediklerinin mutlak doğru olduğuna karar vermiş. Açıklamasını ise şöyle yapmış: İnsanın mutlaka çalışması lazım geldiği, çalışmadan yaşamanın tembellik olduğu, tembelliğin insanı bunalımlara sevk edeceği, bunalımın ortaya çıkış biçiminin insandan insana değişebileceğini, kendisinde bu durumun bol bol yemek yeme şeklinde meydana geldiğini ve bunun sonucu olarak şişmanladığının bilincine vardığını, bu zor durumdan kurtulmanın tek yolunun yeniden çalışmaya başlamak olduğunu anlamış. Bu durumu bir kağıda yazıp, bu kağıdı defalarca okumalarını, yaptıkları yanlışı fark etmelerini rica etmiş. Kağıdı yatağının üzerine bırakmış.

Sabah güneş doğarken bir daha dönmemek üzere Zenginler Ülkesi’ne veda edip memleketine, evvelce yaşadığı şehre doğru yollara düşmüş. Eskiden olduğu gibi, çalışkan günlerin yakın olduğunu biliyor, hayalinde tığ gibi Keloğlan’ı görür gibi oluyormuş.
Yazan : Serdar Yıldırım

KELOĞLAN İLE NASREDDİN HOCA

Çarşamba, Nisan 13th, 2011

KELOĞLAN İLE NASREDDİN HOCA, hikayeler,hikayesi,masalları,masalı,keloglan ve nasreddin hoca masalı,

KELOĞLAN İLE NASREDDİN HOCA

Keloğlan kasabaya tavuk satmaya gitmiş. Pazara gelince elindeki iki tavuğa müşteri aramaya başlamış. Adamın biri tavuklara bir altın vermiş. Keloğlan bunu kabul etmemiş. İlle de iki tavuğa iki altın isterim demiş. Keloğlan’ın tavukları bir altına vermediğini gören adam: “ Bak Keloğlan, bende bir define haritası var. Yalnızım, yaşlandım artık. Bu sebepten defineyi aramaya çıkamadım. Eskiden Zenginoğlu’ nun konağında çalışırdım. Bu haritayı bana Zenginoğlu vermişti. İki tavuk benim olsun, harita senin olsun, defineyi ara bul, ömrünce mutlu ol ” demiş. Keloğlan adama inanmış, değiş tokuş yapılmış.

Keloğlan akşamüstü yorgun argın köyüne dönmüş.
Anası: “ A benim kel oğlum, kabak oğlum. Hiç bu kağıt parçasına iki tavuk verilir mi? Sen tavukları satıp gaz, tuz alacaktın. Kandırmışlar seni. Şimdi karanlıkta otur, yemekleri tuzsuz ye de aklın başına gelsin ” diyerek bağırıp çağırmış. Keloğlan oralı olmamış, aklı fikri definedeymiş. Sabahı zor etmiş, erkenden kalkmış.

Anasına: “ Ana ben defineyi aramaya gidiyorum. Kışlık yiyecek hazırlamıştım. Varsın gaz olmasın, akşamları erken yatarsın. Varsın tuz olmasın, komşudan istersin. Defineyi bulursam, seni sultanlar gibi yaşatacağım ”demiş. Anasının elini öpmüş. Keloğlan’ ın kararlı olduğunu gören anası çaresiz fikir değiştirmiş. “ Güle güle git, Keloğlan. İnşallah defineyi bulursun “ diyerek Keloğlan’ ı uğurlamış.

Keloğlan dağ-bayır aşmış, günlerce aramış, sonunda haritadaki kuyuyu bulmuş. Define bu kuyunun içindeymiş. Kuyuya attığı taş tak diye ses çıkarmış. Keloğlan kuyuda su olmadığını anlamış. Fakat geçen yıl köydeki kör kuyuya inen ve bir daha çıkamayan üç kişi aklına gelmiş. “ Yanımda köyden getirdiğim ip var. Kuyunun kenarına bağlayıp insem ya ben de onlar gibi kuyudaki zehirli dumandan boğulur kalırsam halim nice olur, diye düşünceye dalmış. Evvela bana mert, sözünün eri, kuyudaki tehlikeyi ortadan kaldırabilecek bir yardımcı lazım. Böylesi de nerelerde bulunur, diye düşünürken aklına Nasreddin Hoca gelmiş. Tamam demiş Hoca bu işin çaresini bulur. ‘

Az gitmiş uz gitmiş, sonunda Akşehir’ e varmış. Sormuş, Nasreddin Hoca’ nın evini göstermişler. Kapıyı çalmış. Nasreddin Hoca kapıyı açmış. “ Buyurun evladım “ demiş, “ Ben Nasreddin Hoca’ yım. Bir şey mi arzu etmiştiniz? “

“ Hocam bizim köyde bana Keloğlan derler. Sizin önemli bir meselenin çözümüne yardımınızı rica edecektim. Beni dinlemek zahmetine katlanırsanız çok sevinirim. “

Hoca Keloğlan’ ı evine buyur etmiş. Keloğlan define haritasına nasıl sahip olduğunu, anasına veda edip köyden ayrıldığını, haritadaki kuyuyu bulduğunu, kuyuya neden inemediğini anlatmış. “ Eğer defineyi bulursak yarı yarıya paylaşırız, Hocam. Ne dersiniz? ” diyerek sözü bağlamış.

Nasreddin Hoca: “ Uzun süredir kullanılmayan veya etrafındaki toprak tabakasından içine zehirli hava sızan kuyularda, yeterli hava akımı olmadığı için, bu zehirli hava birikir. Eğer böyle kuyulara inilirse insanı zehirler, öldürür. Söylediğine göre kuyunun derinliği dokuz on metre varmış. Kuyunun çevresini kazıp genişletmek çok yorucu ve zahmetli, ikimiz başaramayız. Yardımcı bulmaya kalksak kulaktan kulağa yayılır, halk kuyunun başına dolar. Başka bir yol bulmalıyız Keloğlan. Sen bizde birkaç gün misafir kal, düşünüp hal çaresini bulurum. “

Nasreddin Hoca sonraki iki gün planlar yapmış, taslaklar çizmiş. Planları demirciye götürmüş. Bu aletlerin olanını vermesini, olmayanı çizime uygun olarak yapmasını tembihlemiş. Haftasına aletler hazır olmuş. İki eşeğin çektiği bir araba almış. Arabaya aletleri, yiyecek, içecek gibi ihtiyaçları koymuş. Karısıyla vedalaşıp eşeğine binmiş. Nasreddin Hoca eşeğiyle önde, Keloğlan arabayla arkada, yola koyulmuşlar.

Günlerce süren zahmetli yolculuktan sonra definenin bulunduğu kuyuya varmışlar. Hoca kuyuyu incelemiş. Keloğlan ile birlikte demirciye yaptırmış oldukları büyük körüğü kuyunun yanına indirmişler. Yaklaşık on santim genişliğindeki borunun bir ucunu kuyunun dibine sallamışlar. Diğer ucunu körüğe takmışlar. Birlikte körüğe temiz hava basmaya başlamışlar. Yıllardır burada biriken durgun ve zehirli hava, temiz ve basınçlı havanın etkisiyle parçalanmaya, yavaşça yükselmeye, kuyudan çıkmaya başlamış. Körük her hava basışında kuyudaki zehirli hava oranı azalıyormuş. Bu işlem ertesi gün de devam etmiş. Üçüncü gün kuyunun temizlendiğine kanaat getirmişler. Yine de her şeyden emin olmak için Nasreddin Hoca arabada getirdiği bir kediyi çuvala koymuş. Çuvalı ipe bağlayıp kuyunun dibine sarkıtmış. Yarım saat sonra kediyi çıkardığında dipdiri olduğunu görmüş.

Keloğlan ipi beline bağlayıp kuyuya inmiş. Haritada belirtilen taşı çıkarmış. Taşın altındaki toprağı kazınca, sandığı bulmuş. Yanındaki diğer ipe sandığı bağlamış ve Hoca’ ya kendisini çekmesi için seslenmiş. Keloğlan kuyudan çıkınca, Hoca ile sandığı yukarıya çekmişler. Sandığın kilidini kırıp, kapağını açınca, bir de ne görsünler: Çil çil altınlarla dolu değil miymiş sandığın içi… Çok sevinmişler. Hemen altınları paylaşmışlar.

Ertesi gün, Nasreddin Hoca eşeğiyle Akşehir’e, Keloğlan arabayla köyüne doğru yola koyulmuşlar. Keloğlan köyünde dillere destan bir konak yaptırmış. Hizmetçiler, uşaklar tutmuş. Tarlalar, bağlar, bahçeler satın almış. Anasıyla birlikte sultanlar gibi yaşamaya başlamış. Keloğlan’ ın görülmemiş zenginliği padişahın kulağına gitmiş. Ava çıktığı bir gün Keloğlan’ ın konağına uğramış. Keloğlan padişaha hürmet göstermiş, en iyi şekilde ağırlamış. Gördüğü yakın ilgiden çok memnun kalan padişah, Keloğlan’ ı gelecek ay kutlanacak bayram için, sarayına davet etmiş.

Bayram günü Keloğlan arabalar ve uşaklarla beraber saraya gitmiş. Eğlenceler sırasında padişahın dünya güzeli kızı Menekşe ile tanışmış ve aşık olmuş. Menekşe de Keloğlan’ ı görür görmez sevmiş ve yanından ayrılmak istemiyormuş. Bayram eğlenceleri bittikten sonra Keloğlan konağına dönmüş. Anasına Menekşe Sultan’ ı görür görmez aşık olduğunu, onsuz yapamayacağını söylemiş. Düşünmüşler, taşınmışlar, padişahtan Menekşe’yi istemeye karar vermişler. Daha sonra anasıyla gidip kızı istemişler. Padişah Menekşe’yi Keloğlan’ a vermiş. Keloğlan konağına dönüp düğün hazırlıklarına başlamış. Bir taraftan da Nasreddin Hoca’ ya haberciler gönderip, düğüne davet etmiş.

Nasreddin Hoca payına düşen altınlarla Akşehir’e döndükten sonra yoksulları, yetimleri, giydirip kuşatmış, parasının çoğunu hayır işlerinde kullanmış. Bir yandan da Keloğlan’ın köyünde konak yaptırdığını, uşaklar tutup, araziler satın alıp sultanlar gibi yaşamaya başladığını dost sohbetlerinde ve gelip giden yolculardan duyar, anlatılanlara sevinirmiş. Keloğlan’ ın düğün haberini ve Menekşe Sultan ile evleneceğini duyunca keyfi pek yerine gelmiş. Hemen düğüne gitmek için hazırlıklara başlamış. Halılar, kürkler, ipek kumaşlar almış. Menekşe’ye küpe, kolye, gerdanlık gibi ziynet eşyaları almış. Ayrıca dört atın çektiği iki araba satın almış, iki tane de uşak tutmuş. En değerli elbiselerini, en gösterişli kürkünü giymiş. Karısıyla birlikte düğünden birkaç gün önce yola çıkmış.
Nasreddin Hoca maiyetiyle birlikte gayetle şatafatlı bir şekilde saraya varmış. Keloğlan Hoca’ yı kapıda karşılamış. Elini öpmüş. Sarılmışlar, hasretle kucaklaşmışlar. Düğün gününe kadar Hoca başından geçmiş nice olaylara ince espriler katarak anlatmış. Davetlilerin hoşça vakit geçirmelerine yardımcı olmuş. Sazlı, sözlü eğlenceler arasında Keloğlan ile Menekşe Sultan evlenmişler. Mutluluklarına diyecek yokmuş. Daha uzun yıllar mutlu ve bahtiyar olarak yaşamışlar.

Yazan: Serdar Yıldırım

Not: Bu masal dünyanın en büyük sitelerinden İngiliz Sitesi British Council’ de 23-01-2007 tarihinden beri okunmaktadır. Siteye İngilizcesini ben göndermiştim. Dünyanın çeşitli ülkelerinden her gün yüzlerce masal ve hikâyenin geldiği ve pek çoğunun yayınlanma şansı bulamadığı bir durumda yazdığım bu masal tam 3 yılı aşkın bir zamandır okunuyor. Bu zaman süresince ne eserler silindi gitti. Bunu Türk site ve forumlarındaki okuyucuların ziyaretlerine borçluyuz. Saygılarımla.

SEYYİD ONBAŞI….

Çarşamba, Nisan 13th, 2011

SEYYİD ONBAŞI,SEYYİD ONBAŞI Hayatı,SEYYİD ONBAŞI kimdir,SEYYİD ONBAŞI Yaşamı,SEYYİD ONBAŞI Nereli,SEYYİD ONBAŞI Fotoları,SEYYİD ONBAŞI videosu,SEYYİD ONBAŞI tarihi,SEYYİD ONBAŞI kimmiş,SEYYİD ONBAŞI yaptıkları,SEYYİD ONBAŞI gücü,SEYYİD ONBAŞI tarihi,SEYYİD ONBAŞI savaştığı yer, sayyit onbaşı gerçeği,

SEYYİD ONBAŞI….

Askerlerin birçoğu Kur’an okuyor, diğerleri de onları dinliyor, zafer için Sonsuz Kudret Sahibi’nden el açıp yardım diliyorlard.ı

Öldürmek hırsı bir ur gibi sarmıştı düşmanın bütün hücrelerini. Büyüdükçe büyüyordu içlerindeki Müslüman Türk düşmanlığı… Tıpkı ataları gibi, Birleşik Filo da bu düşmanlıkla besliyordu ruhunu.
Seddülbahir Kalesi’nin duvarlarında sabah ezanı yankılanıyordu. Dördüncü Mehmed’den beri kim bilir kaç kez yankılanmıştı bu ilâhî seda bu duvarlarda. Güneşin taze ışıkları Birleşik Filo’nun çelik namlularında yansıdı ve ölüm, giden geceden kurtulmuşçasına yürüdü seksen altı vatan evlâdının üzerine. Alınları secdedeydi. Yürekleri Hakk ile beraber… Yıllardır tükenmeyen kin, Çanakkale Boğazı’nı seçmişti hedef olarak… Harp kopmuş gelmişti işte.
Bilmiyorlardı doğan güneşin Anadolu’nun umudu olduğunu… Bilmiyorlardı giden karanlık gecenin kendi ruhları olduğunu…
Anadolu çoktan vermişti kararını… Gök çökmedikçe inmeyecekti hilâl yere. Vatan sahipsiz kalmayacak namus pâyimâl olmayacaktı. Birleşik Filo’nun canavarları bilmiyorlardı Ahmetlerin Mehmetlerin ellerine kınalar yakılarak gönderildiğini peygamber ocağına. Anaların bağrındaki yangını şahadetin söndürdüğünü bilmiyorlardı. Bilmiyorlardı göz koydukları toprakların kendilerine mezar olacağını.
Analar kararını vermişti. Vatanın dört bir yanından Gelibolu’ya koşan şahadete susamış kahramanların ayak sesleri ve semâda yankılanan Allah Allah nidâları kanla yazılacak bir destanın ilk mısralarını işlemeye başlamıştı bile. Benzeri görülmemiş bir saldırı ve karşısında etten bir duvar… Torunlarına ithaf edecekleri bir destanı yazıyordu şimdi cihangir ruhlu yiğitler. Hepsinin yüreğinde tek bir duygu vardı: Din, vatan ve bayrak düşman postalları altında kalmasın da varsın aksın kanımız bu topraklara…
Dile kolay, yüz otuz gündür süren amansız bir çarpışma. Yedi düvel şaşkın.. bilmedikleri topraklarda bir mânâ veremedikleri savaşın içerisine giren düşman askerleri moralsiz.. umutlar her geçen an biraz daha tükeniyor. İşgal güçlerinin her bir neferinin aklını karıştıran, içini kemiren, fakat bir türlü dile getirilemeyen hezeyan bulutları, dev donanma gemilerinin ufuklarını da sarmıştı. Sorular hep aynıydı. Hani bu güç karşısında hiçbir kuvvet tutunamazdı, hani dünyanın en büyük ve en kudretli filosu işini birkaç günde hallederdi? Neden bitmiyordu bu savaş? Karşı tepelerden durmaksızın üzerlerine yağan ve kendilerine adım attırmayan bu güllelerin ardı arkası neden kesilmiyordu, bu milletin kaç askeri vardı? Ve dilden dile dolaşan, rüzgârdan daha hızlı, yıldırımlardan daha keskin denilen şu beyaz üniformalı askerler de neyin nesiydi? Kimlere karşı savaşıyorlardı. Gelibolu’da akşam oluyordu. Kül rengi bulutların arkasına saklanıp yüzünü zaten pek göstermeyen güneşin gurub etmesiyle çöken karanlık, Osmanlı topçusuna dinlenme ve ertesi güne hazırlanma imkânı veriyordu. Seyrek duyulan patlama sesleri dışında Morto Koyu’na tam bir sessizlik hâkimdi şimdi. Nöbetçilerin sayısı artırılmış kalan askerlere de istirahat emri verilmişti.
Fakat vatan acı çekerken uyumak ne mümkündü. Askerlerin birçoğu Kur’an okuyor, diğerleri de onları dinliyor, zafer için Sonsuz Kudret Sahibi’nden el açıp yardım diliyorlardı.
Görevli olduğu Rumeli Mecidiye Bataryası’nın üç numaralı topunun çelik gövdesine sırtını dayayıp gözlerini usulca kapayan Balıkesir Havranlı Topçu Er Koca Seyyid’in kulağında az ileride okunan Kelâmullah, gözlerinin önünde ise, sabahın ilk saatlerinde düşman gemilerinden yağan güllelerle şahadet şerbeti içen arkadaşları vardı. Her biri, tek tek gözünün önünden geçerken hemşehrisi Sabri Çavuş’un Davûdî sesinden yayılan âyete dikkat kesildi, âyet bittiğinde bütün benliğiyle ‘amin’ dedi. Son okunan âyet bir tebessüm bırakmıştı Koca Seyyid’in yüzünde. Okunan; Nisa Sûresi’nin; “O halde, dünya hayatına değil, âhirete tâlip ve müşteri olanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşa girer de şehit olur veya gâlip gelir gâzi olursa, her iki halde de Biz ona yarın pek büyük mükâfat vereceğiz.” müjdesini veren 74. âyetiydi.
Pehlivan gibiydi Seyyid. Arkadaşları ona bu yüzden ‘Koca Seyyid’ derlerdi. Memleketini görmeyeli kaç yıl olmuştu hatırlamıyordu. Düşman nereye saldırırsa, Koca Seyyid ve arkadaşlarını buluyordu karşısında. Bu cepheye geldiğinde bayramın ikinci günüydü. Bayram sevincini yaşayamamıştı. Çünkü, bütün millet gibi o da bayram sevincinin ne zaman yaşanacağını çok iyi biliyordu.
Düşmanı kovmadan zulmü durdurmadan gülmeyi ve sevinmeyi haram kılmışlardı kendilerine. Vatanın bayramı, Seyyid’in bayramı olacaktı. Derken çocukluğu geldi aklına. Hep iyi bir asker, büyük bir komutan olmak istemişti. Çünkü doğduğunda babası kulağına Seyyid diye fısıldamıştı. Seyyid, lider demekti, önder demekti. Ardından gelen serdengeçtilerle beraber düğüne gider gibi savaşa gidebilmekti onun çocukluk hayalleri. Bir de Peygamber soyundan gelenlere deniyordu Seyyid. Öyle olmayı ne kadar çok isterdi. Zira meftûndu Koca Seyyid hem Efendisine, hem de onun Ehl-i Beyt’ine. Hazreti Ali (ra) Hayber’de savaşın kızıştığı bir hengamede elinden kalkanı düştüğünde kalenin kapısını asılmış ve onu yerinden sökerek kalkan gibi kullanmıştı. Kapıyı bıraktığında da yedi kişi kaldıramamıştı. Bu yüzden Hazreti Ali’ye (ra) ayrı bir hayranlığı vardı. Bu düşüncelerle kapadı gözlerini Koca Seyyid. Kim bilir belki o gece rüyasında yedi kişinin kaldıramadığı kapıyı yerinden sökerken Hazreti Ali’yi gördü.
İçine işleyen bir sesle açtı gözlerini Koca Seyyid. Şafakla beraber Saba makamında bir ezan yayılıyordu Morto Koyu’na.
Namazdan sonra hummalı bir hazırlık başladı Türk karargâhında. Artık işgal donanmasının beli kırılmalı, bu vatanın mahşere kadar İslâm yurdu olarak kalacağı, onlara anladıkları dille anlatılmalıydı. Koca Seyyid’in yıllar önce hafızasına aldığı bir söz, imandan gelen hürriyetin, zillete düşmemeyi emrettiğini söylüyordu. Müslüman zillet içinde yaşayamazdı. “İnandık, iman ettik.” dedikleri yüce dinin özünde vardı hürriyet. Yeni yetmelik yıllarında, köyünde katıldığı bir sohbet meclisinde öyle dememiş miydi rahle-i tedrisine diz çöktüğü hocası: “Hürriyet, Cenab-ı Allah’ın Rahmân ve Rahîm isimlerinin bir ihsanı, imanın da bir hassasıdır.”

ALINTIDIR…

Nene Hatun

Çarşamba, Nisan 13th, 2011

Nene Hatun,Nene Hatun kimdir,Nene Hatun hayatı,Nene Hatun hayat hikayesi,Nene Hatun Yaptıkları,Nene Hatun tanımı,Nene Hatun hikayesi,Nene Hatun yaşamı,

NENE HATUN HİKAYESİ…

Üç aylık bebeğini emzirmiş,Seni bana Allah verdi. Bende O’na emanet ediyorum. diyerek vedalaştıktan sonra birkaç saat önce ağabeyinin kasaturasını alıp sokağa fırlamıştı.
1857 yılında Erzurum’da doğan Nene Hatun tarihimizde 93 harbi diye bilinen 1877-1878 Osmanlı Rus Savaşı sırasında Aziziye tabyasının müdafaasında bundu. Mücadeleye küçük yaşta olan oğlu ile kızını evde bırakarak katıldığı sırada henüz yirmi yaşında genç bir gelindi.

Kasım 1877 gününün gece yarısında, bölge halkından olan Osmanlı vatandaşı Ermeni çeteleri Erzurum’un Aziziye tabyasına girmeyi başarmışlardı. Bu çeteler tabyayı koruyan Türk askerlerini öldürdüler. Arkadan gelen Rus askerleri, hiçbir mukavemetle karşılaşmaksızın tabyayı ele geçirdiler. Baskından yaralı olarak kurtulmayı başaran bir er, şehir merkezine ulaşıp kara haberi Erzurum’ lulara ulaştırdı. Sabah ezanından hemen sonra minarelerden şehir halkına “Moskof askeri Aziziye tabyasını ele geçirdi.” duyurusu yapıldı. Bu haber Erzurum halkı tarafından, vatan savunası için emir telakki edildi. Silahı olan silahını, olmayanlar: balta, tırpan, kazma, kürek, sopa ve taşları ellerine alarak tabya’ya doğru koşmaya başladılar. Kadın –erkek tüm Erzurum halkı yollara dökülmüştü. Koşanlar arasında, erkeği cephede çarpışan bir taze gelinde vardı. Ağabeyi cepheden yaralı olarak gelmiş ve kollarında can vermişti. Üç aylık bebeğini emzirmiş, “Seni bana Allah verdi. Bende O’na emanet ediyorum.” diyerek vedalaştıktan sonra birkaç saat önce ağabeyinin kasaturasını alıp sokağa fırlamıştı. Erzurumlular ölüme gittiklerini bildikleri halde, Aziziye tabya’sına doğru koşuyordu. Tabya’ya yerleşmiş Rus askerleri, gelenlere yaylım ateşi açtı. Ön sıradakiler o anda şehit oldular. Arkadakiler, geri çekilmek yerine daha bir kararlı ve hızlı olarak ileri atıldılar. Demir kapılar kırılıp içeri girildi. Boğaz boğaza bir savaş başladı. Mükemmel silahlarla donanmış Moskof ordusu, baltalı-tırpanlı-taşlı-sopalı eğitimsiz halk karşısında ancak yarım saat tutunabildi. Gazi Ahmet Paşa’nın zaferinde Nene Hatun’un ve O’nun vatan aşkını paylaşan sivil insanlarında payı vardı. Nen Hatun 1955 yılında vefat etti.

ALINTIDIR…

Bir bebeğin günlüğü. Okumalısın.<3 (Uzun ama okumaya değe

Pazartesi, Nisan 11th, 2011

Bir bebeğin günlüğü. Okumalısın.<3 (Uzun ama okumaya değe
Bebeğin Günlüğü / Süper ya :( 1 kere okuu dayana bilirsen .
5 Ekim: Bugün var edi…ldim. Buradayım. Varım. Müthiş bir duygu bu. Var olduğumu henüz annem ve babam bilmiyor.
Bir elma çekirdeğinden bile küçüğüm. Ama ne de olsa, ben benim. Varım ya! Bu bana yetiyor. Henüz bedenim belli belirsiz, yüzüm yok ama, varlığımı ve benliğimi hissedebiliyorum. Bir kız olacağım ve baharda çiçekleri seveceğim.

19 Ekim: Biraz büyüdüm. Kımıldamam mümkün değil. Annem henüz farkında değil ama onun kanıyla besleniyorum. Kalbini dolaşıp gelen sımsıcak kan bana geliyor. Beni sevecek bir kalbin kıpırtılarını şimdiden hissediyorum. Annem beni çok sevecek. Annem için güzel bir sürpriz olacağım.

23 Ekim: Hiç göremediğim bir el ağzımı biçimlendirmeye başladı. Dudaklarımda onun dokunuşunu hissediyorum. Bu “el”in dokunduğu yerler dudağım damağım oluyor. Düşünün bir yıl sonra bu elin dokunduğu yerde tebessümler açacak, güleceğim. Dudağımdan ve dilimden sözler dökülecek. Herhalde önce “Anne!” diyeceğim. Anne duyuyor musun beni? Seninle konuşacağım. Sana güleceğim. Kimilerine göre hâlâ daha var değilmişim, Nasıl olur? Varım ve gülücükler sunacak dudaklarım da olmak üzere ya, Hem sonra bir ekmek kırıntısı ne kadar küçük olursa olsun yine ekmektir. Öyle değil mi anneciğim? Ah bir konuşabilsem !

27 Ekim: Bugün pek mutluyum. İçimde tatlı bir kıpırtı başladı. Artık bir kalbim var. Kalbim atmaya başladı. Hayatım boyunca böyle atıp duracak. Sevgilerle dolduracağım kalbimi. Tıpkı anneminki gibi… Annem bedeninde iki kalbin birden atmaya başladığını bilseydi ne kadar sevinirdi! Duyuyor musun anne?
2 Kasım: Her gün biraz daha büyüyorum. Kollarım ve bacaklarım da biçimlenmeye başladı. Hele bir büyüsün kollarım bak nasıl kucaklayacağım seni anneciğim. Şu ayaklarım da tamamlansın da, beraber çiçekli bahçemizde yürürüz. Belki birlikte okula gideriz.

12 Kasım: Ah evet, Bunlar, bunlar ne kadar sevimli ve küçük şeyler. Aman Allah’ım parmaklarım da çıkmaya başladı. Bunlarla çiçek toplayacağım, annemin elini tutacağım, kalem tutacağım. Belki de güzel bir şiir yazacağım. Anneciğim, orada mısın? Ellerimi ellerinin arasına koymak için sabırsızlanıyorum.

20 Kasım: Oh, nihayet.. Annem doktora gitti. Burada olduğumu öğrendi.. Yaşasın! Doktor teyze özel bir cihazla gördü beni. Ultrason diyorlarmış. Resmimi bile çekti. Sevinmiyor musun anneciğim? Seneye kalmaz kollarının arasında olacağım,

25 Kasım: Artık babam da burada olduğumu biliyor. Fakat henüz kız olduğumun farkında değiller. Onlara sürpriz yapacağım..

10 Aralık: Bugün yüzüm tamamlandı. Artık iki güzel gözüm, bir küçük burnum, dudaklarım ve yanağım var, Anneme benziyorum galiba,

13 Aralık: Artık çevreme bakabiliyorum. Etrafım çok karanlık ama olsun. Yine de mutluyum. Yaşıyorum ve varım. Kısa bir süre sonra gün ışığını görebileceğim, renkleri ve çiçekleri tanıyacağım. Rüyamda gördüm. Dünyada gökkuşağı diye bir şey varmış.. Onu çok merak ediyorum.. Anneciğim, babacığım sizin yüzünüzü de göreceğim. Tanışacağız,. Mutlu olacağız. Gülüşeceğiz..

24 Aralık: Kulaklarım daha iyi duyuyor artık. Anneciğim,senin kalbinin seslerini duyuyorum. Benim kalbimin atışlarını da sen duyabiliyor musun? Hatta sesini bile tanıyabiliyorum. Sesin ne kadar tatlı, Hiç duymadığım bir şey bu, Güzel ve sağlıklı bir kız olacağım. Kollarında uyuyacağım, yüzüne bakacağım, o tatlı sesini dinleyeceğim. Benim için ninni de söyleyecek misin anneciğim? Sen de beni özlüyorsundur mutlaka, Beni koklayacaksın.. Çok seveceksin, değil mi? Kaynakwh:

28 Aralık: Anne burada bir şeyler oluyor. Doktor abla neden mutsuz bakıyor böyle… Sen acı çekiyor gibisin. Kalp seslerin değişti… Sustun. Benimle niye konuşmuyorsun anne? Anne, Anne, Anneciğim, Yüzümde soğuk bir şey hissediyorum. Anne, yüzümü parçalıyorlar… Anne bir şeyler yap, Anne, Kolumu çekiyorlar anne, Canım yanıyor anne… Anne, Ayaklarımı parçalıyor bu şey anne… Beni sana bağlayan damarı kopardılar anne, Anne kalbimi parçalıyorlar, Anneciğim, Anne, Anne, Ann, An………….

-Kürtaj işleminiz tamamlanmıştır hanımefendi…… Geçmiş Olsun!

SÖZÜN BİTTİĞİ AN :( Devamını Gör
Ekleyen: Türkçe Arabesk Rap

Tilki ve Tavşan

Perşembe, Nisan 7th, 2011

Tilki ve Tavşan

Bir gün ormanda, tilkiyle tavşan karşılaşmışlar.

Tilki:

— Tavşan kardeş, ben yalnız bir tilkiyim. Kimim kimsem yok. Bu koca ormanda, tek başıma dolaşmaktan, bıktım usandım. Gel seninle arkadaş olalım demiş.

Tavşan, tilkinin bu teklifini kabul etmiş. Ormanda birlikte gezip dolaşmaya, yiyip içmeye başlamışlar.

Gel zaman git zaman, tilki tavşanı hor görmeye, kötü söz söylemeye başlamış. Tavşan, arkadaşının kendisine söylediği kötü sözlere dayanamaz olmuş. ‘Dur hele. Gün olur, devran döner’ demiş içinden.

Günlerden bir gün, bunların karnı acıkmış. Ne yesek, ne yesek? diye düşünürlerken, tavşanın aklına bir fikir gelmiş:

— Tilki kardeş demiş, gel dereye gidip balık tutalım. Bu gün de karnımızı balıkla doyuralım demiş. Tilki, tavşanın teklifini kabul etmiş.

Irmak kıyısına vardıklarında, tilki sormuş:

— İyi ama balık tutmak için oltamız yok ki bizim.

— Sen hiç tasalanma tilki kardeş demiş tavşan. Oltaya ihtiyacımız yok. Senin kuyruğun var mı?

— Var.

— Tamam işte. Şimdi sen kuyruğunu dereye sokacaksın. Balıklar da senin kuyruğunu yem sanıp, yemeye çalışacaklar. Sen hemen kuyruğunu sudan çıkarıp, balığı kıyıya atacaksın. Tamam mı?

— Tamam.

Tilki, kuyruğunu suya salarak beklemeye başlamış. Bekle Allah bekle, bekle Allah bekle… (Söylemeyi unuttum. Aylardan, ocak ayıymış.) Tilki, kuyruğu suda beklemekten sıkılmış:

— Ya tavşan kardeş, saatlerdir kuyruğum suda beklemekten usandım. Ne zaman gelecek bu balıklar?

— Az bekle, az bekle.

Tilki kuyruğu suda bekleyedursun, dere de soğuktan buz tutmuş bu arada. Tilki bir bakmış: Kuyruğu sudan çıkarmanın imkânı yok. Kuyruk da suyla birlikte buz tutmuş. Öte çekelemiş, beri çekelemiş; yok. Tilkinin kuyruğunun donması yetmezmiş gibi, kendisi de donmaya başlamış. Soğuktan, dişleri takır takır ederek:

— Aman tavşan kardeş, ne olursun beni kurtar diye yalvarmaya başlamış. Tavşan iki adım geriye çekilerek:

— Şimdi bana yalvarmanın faydası yok. Sen beni azarlayıp, sürekli aşağılarken, bu günün geleceğini de hesaba katmalıydın. Sen beni zavallı görüyordun ama bak şimdi zavallı durumunda sen kaldın. Kendini boşu boşuna zorlayıp durma; kuyruğun kopuverir. Sabretmeyi öğrenmelisin. Bak birkaç ay içinde bahar gelecek. Bu arada havalar ısınır. Buzlar da erir. Sen de kuyruğunu kurtarmış olursun demiş ve arkasını dönerek gözden kaybolmuş.

Etiketler: Ezop masalları, masal, masal dinle, Masal diyarı, masallar, masallar diyarı, sesli masal, sesli masallar, tavşan ile tilki, tilki ile tavşan

Sedat ve Fil

Perşembe, Nisan 7th, 2011

Sedat ve Fil

Haftasonu annesi Sedat’ı hayvanat bahçesine götürmüştü. İlk kez bu kadar farklı hayvanı bir arada görüyordu. Sedat, fillerin bulunduğu bölüme doğru ilerledi. Yavru fil hortumuna dolanıp düşüyor ve her seferinde annesi yardımına koşuyordu.

Anne fil: Gördüğün gibi yavrum henüz çok küçük olduğundan hortumuna nasıl kullanacağını bilmiyor. Onu tam 12 yıl hiç yanımdan ayırmayacağım ve ilk 6 ay boyunca hortumunu nasıl kullanacağını öğreteceğim.

Sedat: Hep merak etmişimdir siz hortumlarınızı hangi işlerde kullanırsınız, buradan mı nefes alıyorsunuz?

Anne fil: Hortumlarımız bizi diğer hayvanlardan ayıran en büyük özelliğimizdir. Burun deliklerimiz bu hortumların ucundadır. Hortumumuzu yiyecekleri ve suyu ağzımıza götürmek, eşyaları kaldırmak, koku almak için kullanırız, içinde tam 4 litre suyu tutabiliyoruz. Hem biliyor musun minicik bir bezelye tanesini bile hortumumuzla koparabiliriz. Tabii ki bu hortuma tesadüfler sonucu sahip olmadık. Bu herşeyi yaratan yüce Allah’ın bize bir lütfudur. O, yaratmasındaki ihtişamı bir Kuran ayetinde şu şekilde bildirmiştir:

“O Allah ki, yaratandır (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, ‘şekil ve suret’ verendir…” (Haşr Suresi, 24)

Sedat: Karnınızı nasıl doyuruyorsunuz?

Anne fil: Biz karada yaşayan hayvanların en büyükleriyiz. Bir fil günde yaklaşık 330kg bitki yer. Bir günün 16 saatini yemek yemeye harcamak zorundayız.

Sedat: Peki ya dişleriniz?

Anne fil: Ağzımın kenarında da gördüğün gibi iki sivri uzun dişimiz var. Bu dişlerle hem kendimizi savunur hem de su bulmak için yerde delik açarız. Tabii dişlerimiz tüm bu işlerde çok fazla aşınır. İşte Yüce Rabbimiz bu yüzden bize çok önemli bir özellik vermiştir. Aşınan her dişimizin yerine arka sıradaki dişlerden bir yenisi gelir. Allah bizi böyle yarattığı için yeni diş çıkarmaya ve bunu gereği gibi kullanmaya güç yetirebiliriz. Bir ayette Allah bunu insanlara şöyle haber verir:

“Şüphesiz senin Rabbin, rızkı dilediğine genişletir, yayar ve daraltır. Gerçekten O, kullarından haberi olandır, görendir.” ( İsra Suresi, 30)

Sedat: Acıktın herhalde karnından sesler geliyor?

Anne fil: Bu sesleri kendi aramızda haberleşmek için biz çıkarırız. Böylece 4km uzaklıktan bile haberleşebiliriz.

Sedat: Peki kendi aranızda nasıl konuşuyorsunuz?

Anne fil: Allah alnımızda, insanların duyamayacağı bir ses çıkaran özel bir organ yaratmıştır. Bu sayede diğer canlıların anlayamayacağı şifreli bir dille konuşur, çok uzak mesafelerden dahi birbirimizi duyabiliriz. Gördüğün gibi Allah’ın üstün yaratması biz fillerde de en güzel şekliyle tecelli ediyor. Bunları düşünüp O’na her an şükretmemiz gerektiğini hiç unutma.

Sedat: Anlattıkların için teşekkür ederim. Şimdi annemin yanına dönmeliyim.

Anne fil: Hoşçakal Sedat!

Sedat annesinin yanına giderken, “kimbilir diğer hayvanlarda Allah’ın ne büyük mucizeleri var” diye düşündü…

Etiketler:Çocuk Hikayeleri, hikaye, hikayeler, Masal diyarı, masallar, sedat ve fil, sedat ve filin hikayesi

Keloğlan Akıl Küpü

Perşembe, Nisan 7th, 2011

Keloğlan Akıl Küpü
Keloğlan masalları masal diyarında..
Bir varmış bir yokmuş. evvel zaman icinde kalbur saman içinde Allah`ın kulu çokmuş, bir dağın başında, bir ormanın yanıbaşında keloğlanın yaşadığı köy varmış.
Keloğlanın bir tek anacığı, anacığının da bir tek kel oğlu varmış. Dünyada başka kimseleri olmadığı için hep birbirlerine destek olurlar, kuru ekmek yeseler kimselere belli etmezler, padişahlara layık yemekler yedik diyerek kötü durumlarından kimseleri haberdar etmezlermiş.
Keloğlan çok akıllıymış ancak akıllı olduğu kadarda tembelmiş. Anası hadi oğlum, bahçeden bir soğan al dese, iki saat düşünür, üç saat hesap yapar, o soğanı bahçeden ayağına nasıl getirtebilir, onu düşünürmüş. Sonunda bir yolunu bulurmuş ama annesi de bu arada çıldırır dururmuş. Günler böyle . gelip geçerken, Keloğlanın anacığı bir gün hastalanmış, bütün iş güç keloğlana kalıvermiş. O tembel keloğlan gitmiş, yerine aklı başında çalışkan bir keloğlan gelivermiş. Anası yattığı yerden keloğlana emirler yağdırıyor, bizimki de oradan oraya koşuyormuş.Bu böyle günlerce sürmüş, keloğlan sonunda yorgunluktan bir köşeye düşmüş. O sırada bir fare keloğlanın yanına gelip:
- Keloğlan keleş oğlan, her işi beleş oğlan, nasıl ama çalışmak, zor geliyor di mi ? demiş.
Keloğlan gözünü aralamış, fareyi kovalamış. Fare tekrar gelmiş bu sefer iyice yaklaşıp,
- heeyyy. Duydun mu prensesin başına gelenleri, Her kim prensesi iyileştirse, kral onu kızıyla evlendirecekmiş, demiş. Sonra bir çırpıda anlatmış, güzeller güzeli prenses aylardr ağlayıp duruyormuş ve onu kimseler susturamıyormuş. Kızımı güldüren her kim olursa, onu prens yapacağım demiş kral. Keloğlan bunu duyduktan sonra, `Bu iş böyle olmayacak, başka şeyler yapmak lazım `diye hoplayıp zıplamaya başlamış. Öyle hoplayıp zıplayarak evlerinin yakınındaki dağın eteklerine kadar gelmiş. Dağın eteklerinde açan çiçekleri toplamış. Bu çiçeklerin özelliği insanları kıkır kıkır güldürebilmesiymiş. Anasından öğrendiği kadarıyla, hepsini bir araya getirirse, prensesi güldürebileceğini biliyormuş. Bütün gün topladığı çiçekleri bazı karışımlarla suladıktan sonra , çiçekleri alıp, sarayın yolunu tutmuş. Az gitmiş, uz gitmiş dere tepe düz gitmiş, sarayın kapısına geldiğinde iki takla atıp, sırada bekleyenlerin yanında sıraya geçmiş. Akşama doğru ona sıra geldiğinde neredeyse yorgunluktan uyuyacak hale gelmiş. Onu içeri almışlar,keloğlan elindeki kağıdın içinde sakladığı çiçekleri prensese uzatmış. Prenses çiçekleri line alır almaz kıkır kıkır gülmeye başlamış, öyle çok gülüyormuş ki, kral ,kraliçe ve beraberindeki herkes prensesle gülmeye başlamış. Prenses mutluluktan uçuyor gibiymiş.Keloğlan o gün kurulan düğünle prensesle evlenmiş, anasını hasta yatağından aldırmış ve saraya getirmiş. Anası da kel oğlunun kel kafasına kocaman bir öpücük kondurmuş

Etiketler:çocuk masalları, keloğlan, Keloğlan Akıl Küpü, Keloglan masalları, masal, masal dinle, Masal diyarı, masal diyarları, masal dünyası, masal oku, masallar, masallar diyarı

Nasreddin Hoca Fıkraları

Perşembe, Nisan 7th, 2011

Nasreddin Hoca Fıkraları,Nasreddin, Hoca, Fıkraları, ilginç nasrettin Hoca Fıkraları,Fıkra,masal,hikaye,fıkralar,hikayeler,kültür sanat,sanat kültür,nasrettin hoca, masal,çocuk masalları,çocuk hikayeleri,

Bende Içindeydim

komşusu nasrettin hocanın evinden sesler duymuş.
nasrettin hocanın kapısını çalmış.kapıyı nasrettin hoca açmış.
komşusu nasrettin hocaya sormuş:
-hocam o gürültü neydi?
hoca cevap vermiş:
-kavuğum merdivenden düştüde.
komşusu:
-yahu hocam merdivenden düşen kavuktan o kadar ses çıkarmı.
hoca:
-yahu komşu kavukun . içinde bende vardım demiş.

Nasreddin Hoca Fıkraları

Perşembe, Nisan 7th, 2011

Nasreddin Hoca Fıkraları,Nasreddin,Hoca,Nasreddin hoca, Nasreddin Hoca fıkraları,Nasreddin hoca masalları,komik Nasreddin hoca masalı,komik Nasreddin hoca fıkraları,Nasreddin hocanın hayatı,Nasreddin Hocanın Yaşamı,Nasreddin hayat hikayesi,Nasreddin hoc akimdir,Nasreddin HocaGerçek hayatı,Nasreddin hoca komik fıkra ve masalları,

Nasreddin Hoca, bir handa yemek yemek ister. Ancak onunla aynı zamandan başka bir yolcu daha hana girmiştir ve yemek üzere sadece bir balık vardır. Hancı bunu paylaşın der. Balık gelir ve hoca -”Ben kafasını yemek istiyorum”, der. Diğre yolcu bunun nedenin sorar, hoca açıklar: -”Çünkü, balığın kafası zeka yapar, kafanın daha iyi, daha sağlıklı çalışmasını sağlar!” Bunun üzerine diğer yolcu hemen kavga çıkarır ve balığın başını yemek istediğini söyler. Bunun üzerine hoca balığın gövdesini, diğer adam da başını yer. Bir süre sonra, balığın başıyla doymayan adam hocaya çıkışır: -”Ya hoca, başını ben yedim ama sen bütün gövdeyi yiyip karnını doyurdun, bense aç kaldım…” -”Bak demedim mi sana akıllanırsın diye!”

Keloğlan

Perşembe, Nisan 7th, 2011

Keloğlan, keloğlan kimdir,keloglanın hayatı,keloglan masalı,keloğlan hikayeleri,keloğlanın hayatı,keloğlan masalları,keloğlanın yaşadıgı yer,keloğlanın hayat hikayesi,

Keloğlan

Keloğlan bir masal kahramanıdır. Başlan­gıçta beceriksiz, tembel biri gibi gözükürken olayların gelişmesiyle kurnaz, cesur ve bece­rikli olduğu ortaya . çıkar ve sonunda mutlulu­ğa ulaşır. Bu masal kahramanının başından geçen olayları konu edinen masallara da “Keloğlan Masalları” adı verilir.
Keloğlan yalnız Türk masallarında değil Arap ülkeleri, İran, Kafkasya, Orta Asya, Rus ve Batı Avrupa masallarında da karşımı­za çıkar. Adları, kişilikleri, görünüşleri farklı olmakla birlikte bu masal kahramanlarının birbirine benzeyen yanları olduğu görülür. Her ülkenin kendine özgü bir “Keloğlan”ı vardır. Dünya masalları konusunda karşılaş­tırmalı çalışmalar yapan araştırmacılar Keloğ­lan tipinin özellikleri üzerinde de durmuş­lardır.
Türk masallarında Keloğlan, yaşlı annesiy­le birlikte yaşayan öksüz ve yoksul bir deli­kanlıdır. Birçok masalda anlatılan şehzadele­re, üstün nitelikli kimselere benzemez. Yok­sulluğunu ve kimsesizliğini kurnazlığı, yar­dımseverliği ya da cesaretiyle unutturur. Baş­langıçta miskin miskin oturan, annesinin zoruyla istemeye istemeye iş tutan, aptallığı ve unutkanlığı yüzünden yaptığı işi eline yüzüne bulaştıran biridir. Beklenmedik bir anda, güç durumda kalmış bir insan ya da hayvana yardım ettiği için onlardaki olağanüstü güçle­rin desteği ile talihi döner. Keloğlanın yazgısı kıyıcı, acımasız, haksızlık yapmayı huy edin­miş kimseler karşısında kurnaz ve akıllıca davranışlarıyla da değişebilir. Her iki durum­da da Keloğlan sonuçta varlıklı, güçlü bir insan olur ve annesiyle birlikte mutlu bir yaşama kavuşur. Bu yönüyle Keloğlan tipi ve Keloğlan masalları halkın yoksulluktan kur­tulma, varlıklı ve güçlü olma, zulmedenlerden öç alma özlemlerini dile getirmektedir.
Türk masallarının kahramanı olan Keloğ­lan iki ayrı görünüşte karşımıza çıkar. Birinci­si masalın başından sonuna kadar* genellikle değişmeden kalır. Varlıklı, güçlü bir . insan olduktan sonra da asıl kimliğini korur. Bazı masallarda ise Keloğlan, yardım ettiği iyi kalpli bir insanın desteği ile kellikten kurtu­lur, saçları çıkar. Bazı kahramanlar da başla­rına işkembe ya da tüyleri ütülenmiş deriden bir takke geçirerek Keloğlan kılığına girerler. Bu yapay kellik ve sahte Keloğlanlık masal boyunca sürer ve olumsuz durumun ortadan kalkıp kahramanın kurtulmasıyla sona erer. Bu ikinci türden Keloğlan tipine “Sahte Keloğlan” da denmektedir. Bunlar çeşitli nedenlerden ötürü gizlenme gereği duyan kimselerdir.
Başına gelenler, davranışları ve sevimliliğiyle Keloğlan tipi toplumda herkesçe bilinir ve sevilir. Keloğlan halk hikâyelerinde, Kara­göz ve ortaoyununda da yer alır. Masallardaki kadar olmasa da buralarda da kendini gösterir ve olaylara karışarak etkili olur. Türk halk edebiyatı içinde önemli bir yeri olan Keloğlan masalları birçok araştırmacı tarafından der­lenmiş ve yayımlanmıştır. Bunlardan 18 tane­si Tahir Alangu un Keloğlan Masalları (1967) adlı kitabında bulunmaktadır.

Pinokyo

Perşembe, Nisan 7th, 2011

Pinokya,Hikaye,masal,çocuk masalları,çocuk hikayeleri,cocuk masalı,masal dinle,masal ögren,bebek masalları,bebekler için masal,masal sitesi,komik masalları,ilk okul masalları,kücük cocuk masalları,masal ezberle,pinokyo masalları,pinokyonun hayatı,pinokyo fıkrası,pinokyo hikayesi,

Pinokyo

Bir varmış, bir yokmuş çook eski bir zamanda küçük bir kasabada Geppetto adında ihtiyar bir oyuncakçı yaşarmış. Yaptığı tahtadan oyuncakları satarak geçimini sağlarmış. İhtiyar oyuncakçının hayatta üzüldüğü tek şey bir çocuğunun olmamasıymış. Bir çocuğunun olması için neler vermezmiş ki. Bir gün yeni bir oyuncak yapmak için ormana gidip kütük aramaya başlamış. Derken tam aradığı gibi bir kütüğü bulmuş. – İşte tam aradığım gibi bir kütük. Bununla çok güzel bir kukla yapacağım, diye sevinerek kütüğü sırtladığı gibi oyuncakcı dükkanına taşımış. Tezgahın üzerine koymuş. Başlamış yontmaya. Geppetto kütüğü yonttukça kütükten “ah ah!” diye sesler geliyormuş. Geppetto usta: “Nereden geliyor bu ses,, diye düşünmüş. “Herhalde bana öyle geldi” diye içinden geçirmiş. Derken kuklanın önce kafası sonra da vücudu daha sonra da kolları ile bacakları şekillenmeye başlamış. Geppetto usta en sonunda kuklayı bitirmiş. Onu sandalyenin üzerine oturtmuş. Ortalığı temizlemeye başlamış. O ortalığı temizlerken, “Merhaba” diye bir ses duymuş. Sesin nereden geldiğini anlamak için başını çevirmiş. Ortalıkta sandalyenin üzerinde oturmakta olan kukladan başka kimsecikler yokmuş. Yine yanıldığını düşünerek işine devam etmiş. Az sonra kukla oturduğu sandalyeden hopladığı gibi odanın içinde dansetmeye başlamış. Olanları gören Geppetto ustanın şaşkınlıktan ağzı bir karış açılmış. – Aman Allahım! Bu kukla canlı. “Tam da benim istediğim gibi bir çocuk” demiş. Etten kemikten değilmiş ama tıpkı bir çocuk gibi gülüyor, koşuyor, oynuyormuş. Kukla çocuğu kucağına alıp; – Sen gerçek bir çocuk gibisin. Senin adın Pinokyo olsun, demiş. Artık Geppetto ustanın hiç canı sıkılmıyor, günlerini Pinokyo ile ilgilenerek geçiriyormuş. Bir süre sonra Pinokyo’nun okula gitmesi gerektiğini düşünmüş. Ancak Pinokyo’nun ne defteri varmış ne kalemi. Geppetto ustada da hiç para olmadığından paltosunu satarak, aldığı parayı Pinokyo’ya vermiş. – Al oğlum bu parayla kendine defter kalem al. Güzelce okuluna git, demiş. Pinokyo parayı avucuna almış yola koyulmuş. Neşe içinde yürüyormuş. Merakla etrafına bakınıp, yol üzerindeki dükkanları, pazar tezgahlarını, bağıran insanları izliyormuş. Bu arada yolun başındaki kalabalık dikkatini çekmiş. Kalabalığın arasına dalıp ne olduğunu öğrenmeye çalışmış. Kalabalığın önünde kocaman renkli bir çadır duruyormuş. Bu şehre yeni gelen sirkin çadırıymış. Çadırın önündeki palyaço bağırarak müşteri topluyormuş. Pinokyo çadırın içerisinde ne olduğunu merak edip, kalabalığın arasından geçip çadıra girmek istemiş. Palyaço, Pinokyo’ya içeri parasız girilemeyeceğini söylemiş. Pinokyo içeride olanları çok merak ettiğinden, Geppetto ustanın okula gitmesi için verdiği parayı uzatmış. İçeriye girince çadırın ortasına kurulan sahnede oynayan kuklaları görmüş. – Hey! Bunlar da benim gibi tahtadan, diyerek sahneye kuklaların arasına çıkmış. Kuklaları izleyen kalabalık Pinokyo’ya kızmış. – Çekil oradan sahneyi görmemizi engelliyorsun, diyerek azarlamışlar Pinokyo’yu. Ancak sahnenin yukarısında kuklalara bağlı olan ipleri tutan sirk sahibi canlı bir kukla gördüğü için çok sevinmiş. “Böyle ipleri olmadan hareket edebilen bir kukla bana çok para kazandıracak” diye düşünmüş. Oyun biter bitmez Pinokyo’yu yakaladığı gibi kafese kapatmış. Pinokyo başına gelenlerin kendi suçu olduğunu Geppetto ustanın sözünü dinleyip okula gitse bunların hiçbirinin olmayacağını düşünerek, ağlamaya başlamış. Pinokyonun pişman olduğunu gören iyilik perisi hemen onun yanına giderek; – Babanın sözünden çıkmamalıydın! Ama pişman olduğunu görüyorum. Bunun için seni kurtaracağım. Ama bir daha yaramazlık yapma! Bu da sirke verdiğin para. Onu sakın boş yere harcama. Doğru okuluna git, diyerek Pinokyo’yu sirkin dışına çıkarmış. Pinokyo paralar elinde okula doğru yol almaya başlamış. Bir yandan da şarkı söylüyormuş. Pinokyo’nun şarkı söyleyerek yürüdüğünü gören kurnaz tilki ve arkadaşı kedi “Bu kukla ne kadar da neşeli, şunun bir yanına gidelim” diyerek Pinokyo’nun önüne çıkmışlar. – Hayrola Pinokyo? Böyle neşeli neşeli nereye gidiyorsun? Diye sormuşlar. Pinokyo da: – Kendime defter kalem alıp okula gideceğim, demiş. Kurnaz Tilki: – Defter, kalem alacak paran var mı? Diye sormuş. Pinokyo, büyükbabasının verdiği paraları göstermiş. Paraları gören kurnaz tilki ve kedi bir oyun oynayıp bu paraları almaya karar vermişler. Pinokyo’ya: – Okula gidip de ne yapacaksın? Bizim dediklerimizi yaparsan zengin olursun. Sen o paraları bize ver, biz de götürüp sihirli tarlaya ekelim. Senin de bir para ağacın olur, ihtiyacın oldukça bu ağaca gider, meyveleri olan paraları toplarsın, demişler. Hiç böyle şey olur mu? Ama Pinokyo söylenenlere inanmış elindeki paraları kurnaz tilkiye teslim etmiş. Paraları alan kurnaz tilki ve kedi hemen oradan uzaklaşmışlar. Tek başına kalan Pinokyo’nun yanında iyilik perisi belirivermiş. Pinokyo’ya: – Defter kalem aldın mı Pinokyo? Diye sormuş. Oysa peri paraları kurnaz tilkiye kaptırdığını biliyormuş. Sakın yalan söyleme yoksa seni cezalandırırım, diye uyarmış. Pinokyo uyarıya aldırmadan yalan söylemiş. – Defter, kalem aldım. Onları okula bıraktım, deyince yalan söylediğinden dolayı burnu uzamaya başlamış. Peri, Pinokyo’nun doğru söylemesi gerektiğini söyledikçe, Pinokyo başka yalanlar uyduruyor, burnu da uzadıkça uzuyormuş. Artık öyle bir hale gelmiş ki kafasını hiç bir tarafa çeviremez olmuş. En sonunda yaptığı hatayı anlamış, işin doğrusunu periye anlatmış, peri de akıllanan Pinokyo’nun burnunu eski haline döndürmüş. Bir sihir yaparak kurnaz tilkiye kaptırdığı paraların, Pinokyo’nun eline geri gelmesini sağlamış. Pinokyo’yu uyararak; – Bu paraları boşyere harcama, doğru okuluna git, diyerek ortadan kaybolmuş. Pinokyo paralar elinde yine şarkı söyleyerek yürümeye başlamış. Tenha bir yerden geçerken birisinin yüksek sesle güldüğünü işitmiş. Aynı anda karşısına kendisini hapseden sirk sahibi çıkıvermiş. – Gel bakalım buraya seni yaramaz. Geçen sefer elimden nasıl kaçtın bilmiyorum ama şimdi senin cezanı vereceğim, diyerek Pinokyo’yu kollarından tuttuğu gibi denize atıvermiş. Pinokyo denize düşünce, suyun üzerinde kalmış. Dibe batmıyormuş, çünkü Pinokyo tahtadan bir kukla olduğu için su kendisini kaldırıyormuş. Suyun üzerinde böyle batmadan kalmak Pinokyo’nun hoşuna gitmiş. Kollarıyla bacaklarını oynatarak yüzmeye başlamış. Kıyıya doğru yüzerken birden ne olduysa olmuş. Pinokyo kendisini karanlık bir yerde buluvermiş. Meğerse Pinokyo’yu kocaman bir balık yutmuş. Şimdi Pinokyo balığın midesinde duruyormuş. Pinokyo balığın midesinde bekleye dursun, biz gelelim Geppetto ustaya. Geppetto usta eve gelmeyen Pinokyo’yu çok merak etmiş. Paltosunu da Pinokyo’yu okula göndermek için sattığından hasta olmuş. Oğlu Pinokyo’yu aramak için hasta hasta yollara düşmüş. En sonunda Pinokyo’nun denize atıldığı yere varmış. Buradaki balıkçılara oğlunu görüp görmediklerini sormuş. Balıkçılar da sirk sahibinin, Pinokyo’yu denize attığını gördüklerini söylemişler. Geppetto usta balıkçılardan birisine, kayığıyla denize açılıp oğlunu bulmaya yardım etmesi için yalvarmış. Geppetto ustayı tanıyan ve onun ne kadar iyi bir insan olduğunu bilen balıkçı, bu isteği geri çevirmemiş. Birlikte kayığa binip denize açılmışlar. Kayık bir süre yol aldıktan sonra şiddetli bir rüzgar çıkmış. Büyüyen dalgalara kayık daha fazla dayanamamış, birdenbire devrilivermiş. Balıkçıyla, Geppetto usta kendilerini bir anda dalgaların arasında buluvermişler. Geppetto usta hem yaşlı olduğundan hem de yüzmeyi bilmediğinden denizin dibine doğru batmaya başlamış. Bu sırada Pinokyo’yu yutan balık, Geppetto ustayı da yutmuş. Geppetto usta da balığın boğazından kayıp midesine girivermiş. Balığın midesinde ağlayan bir çocuğun sesini duymuş. Bu sesi hemen tanımış. Bu, oğlu Pinokyo’nun sesiymiş. Geppetto usta oğlunu bulduğu için çok sevinmiş. Pinokyo’ya: – Pinokyo, oğlum ben baban, Geppetto. Hayatta olduğuna çok sevindim. Seni o kadar çok merak ettim ki. Babasının sesini işiten Pinokyo gözyaşları içerisinde boynuna sarılmış. – Senin sözünü dinlemediğim için çok özür dilerim babacığım, beni affet bir daha sözünden hiç çıkmayacağım, diyerek gözyaşı dökmüş. Pinokyo’nun gerçekten de pişman olduğunu gören peri kızı onları kurtarmaya karar vermiş. Geppetto ustayla, Pinokyo’yu balığın midesinden çıkarıp karaya çıkartmış. Kurtulduklarına çok sevinen Pinokyo, babasının elinden tuttuğu gibi evlerinin yolunu tutmuşlar. Pinokyo o günden sonra o kadar akıllı bir çocuk olmuş ki babasının sözünden hiç çıkmamış. Her gün okuluna gitmiş. Okul çıkışı ise babasının yanına koşarak ona işlerinde yardım etmiş. Peri kızı da Pinokyo’nun çok iyi bir çocuk olduğunu görüp onu ödüllendirmeye karar vermiş. Pinokyo’nun artık tahtadan değil de etten kemikten normal bir çocuk olması için büyü yapmış. Büyü gerçekleşmiş. Pinokyo gece yatağında, uyumak üzereyken birdenbire normal bir çocuğa döndüğünün farkına varmış. Artık tahtadan değil, etten kemikten bir çocukmuş. Sevinçle yatağından fırlayarak babasının yanına koşmuş. Geppetto usta, karşısında Pinokyo’yu bu şekilde görünce dünyalar onun olmuş. “En sonunda benimde gerçek bir oğlum oldu” diyerek sevinç gözyaşları içerisinde oğluna sarılmış. Baba oğul ömürlerinin sonuna kadar mutlu yaşamışlar.

ilginç öyküler

Perşembe, Mart 31st, 2011

ilginç öyküler,komik öyküler,komik masallar,komik fıkralar,komik sözler,komik sözler,komik mesaj kısa,komik hikayeler,komik deyimler,komik cocuk masalları,kültür sanat,kültür,sanat,anlamlı komik sözler,duygusal komik sözler,komik ata sözleri,

İlginç Ölümler

Jake Fen isimli Macar adam, eşini korkutmak için
kendini asmiş pozu verdi… Eve gelen eş kocasını o halde gorünce
bayıldı.. Kapıyı açık gören komşu kadın içeri girince iki cesetle
karşılaştığını sanıp evi soydu. Topladıkları ile çıkarken Jake kadına bir
tekme attı. Cesedin canlandığını sanan kadın korkudan öldü..Jake beraat etti..

New York’ta 5′inci caddede bir adama araç hafifçe
çarptı. Adama birşey olmamistı.. Şoförle konuştu ve kalkacakken
olayı gören biri yanına gelerek, kalkmazsa sigortadan para alabileceğini
söyleyince yeniden aracın önüne yattı. Araç sürücüsü ise adamın
gittiğini düşünerek gaza bastı ve adam öldü..

Bayan Carson Amerika’nin New York kentinde yaşıyordu.. Birgün
eglenmek için cenaze işleri yapan bir şirketle anlastı. Şirket eve telefon etti ve
bayan Carson’un kalp krizi geçirip öldügünü söyledi . Aile hemen koştu. Bu
sırada tabutun içinde yatan bayan Carson birden
dogrulu verdi. Ama kizi oanda kalp krizi geçirip öldü…

Romollo Ribaldo işsizdi. Pisa kentinde oturan 42
yasindaki Italyan bir gün, tabanca ile intihar etmeye
hazırlandı. Eşi onu engellemek için dil döktü.. Sonunda Romolo ağlamaya başladı ve intihardan vazgeçip silahını yere fırlattı. Ateş alan tabancadan
çıkan mermi eşine isabet etti ve eşi öldü.

Beğenmediniz mi? Birde bu ölümsüz ölüme bakın neler
hissedeceksiniz.

Ölümsüz Ceset
Gerçek bir olay

Sibirya’nın köylerinden birinde cenaze mezarlığa
götürülüyormuş.Mısır tarlasının ortasında tabut köylülerin
ellerinden düşüvermiş.Tabutun içindeki ceset düşüp dereye yuvarlanmış.
Akıntı, cesedi dinamitle avlanan balıkçıların yanına sürüklemiş.
Balıkçılar “Acaba adamı dinamitle biz mi öldürdük”
diye endişeye kapılarak cesedi askeri kışlanın tellerine bırakmışlar. Nöbetçi
er, bölgeye birinin yaklaştığını düşünerek cesedi yaylım ateşine
tutmuş. Hemen ambulans çağrılmış. Delik deşik olan ceset hastaneye kaldırılmış.
Operasyon altı saat sürmüş. Ameliyattan çıkan doktor alnından akan
terleri silmiş ve “çok zor oldu ama galiba yaşayacak” demiş.

Ay’in hikayesi

Perşembe, Mart 31st, 2011

Ay’in hikayesi,Ay,Ay hikayeleri,dolunay,dolun ay,ayla ilgili hikaye,ay nasıl,ay neden,ay nasıl oldu,ayın tarihi,aya çıkmak,aya çıkanlar,ayda,hikayeler,yaşananlar,masallar,masal,ay,hikaye,roman,çocuk masalları,cocuk hikayeleri,

Ay’in hikayesi

Cok cok eskiden yesil bir vadinin icinde bir irmak kiyisinda kurulu bir koy varmis dunyada, taa dunyanin obur ucunda.Cok eski dedik ya, o zamanlar gunduzleri pek gunesli gecermis,
yagmur yagmadikca; geceleri hep yildizli olurmus, bulutlar olmadikca.

Koy sakinleri tarimla ugrasirlarmis, hayvanlar avlarlarmis ucsuz bucaksiz arazilerinden, sularini kaynagi cok uzakta olan,
koylerinin icinden gecen,irmaktan alirlarmis. Koyde herkes birbirini sever, sayarmis.
Koyde bir tek kisinin kalbinde oyle buyuk bir sevgi varmis ki butun koyunkune bedelmis; Dolun’un Intera’ya olan askiymis bu.
Kiz Dolun’u bilirmiste tanimazmis yakindan. Dolun dayanamamis bir gun gitmis kizin yanina. Sormus Intera’ya onunla evlenip
evlenmeyecegini.

Intera demis ki Dolun’a :

- “Evlenirim evlenmeye ama benim isteyenim coktur, her gelen kisiden ayni seyi ister benim babam. Ancak babamin bu istegini
yerine getiren benimle evlenir.”

Dolun sasmis.

- “Sensin benim kalbimim sahibi” diyerek baslamis sozune “senin dilegin benim icin bir emirdir, soyle istegini hemen yapayim”
demis askina.

Intera demis ki

- “Bir cicek vardir yapraklari gumusten tomurcuklari elmastan, onu ister babam benle evlenecekten”.

Dolun

- “Bekle beni” demis Intera’ya, “hemen gidip getireyim o cicegi ama nerededir yeri?”

Intera parmagiyla gostermis akan irmagi
- “Iste bu irmagin kaynagindadir der babam, kirk gun yurumek
gerekirmis oraya varmak icin ama bir giden bir daha gelmedi
simdiye dek cunku oralar buyuluymus derler, giden geri gelmezmis cunku buralardan cok daha guzelmis oralar.

Dolun

- “Senden daha guzel ne olabilir ki bu dunyada” demis Intera’ya “Donecegim, o cicekle, donecegim cunku seviyorum seni, cunku
sensiz anlami olmaz benim icin o guzelligin”. Dolun cikmis yola sonra. Kirk gun yurumus irmagin yanindan.
Hep ne kadar sevdigini dusunmus Intera’yi yol boyunca. Tek aklindaki Intera’ymis, tek amaci ise o cicek. Kirkinci gun
kalkmis Dolun sabah erkenden, yuzunu yikamis irmaktan, anlamiski cok yaklasmis kaynagina irmagin suyun serinliginden. Devam etmis
yoluna sonra. Biraz sonra varmis kaynaga, butun yesilliklerle cevrili bir gol varmis kaynakta, golun ortasinda bir adacik,
adacigin ustunde de o cicek duruyormus. Anlamis Intera’nin anlattigi cicek oldugunu guzelliginden. Yuzmeye baslamis adaya
dogru hemen. Adaya cikinca karsisinda bir adam belirmis Dolun’un.

Adam Doluna

- “Her gulun bir dikeni, koruyucusu, oldugu gibi bende bu cicegin koruyucusuyum, eger almaya geldiysen ben, Salut, izin
vermem buna” demis. Dolun saskin ve de kararli bir tonla

- “Ben o cicegi alacagim sonra askima kavusacagim” demis “Hic bir sey beni kararimdan ceviremez”.
- “O zaman beni biraz dinleyeceksin” demis Salut “sana neden koparmaman gerektigini anlatacagim, eger hala ikna olmazsan
o zaman izin veririm almana”. Dolun ikna olmus ve cokmus yoncalarin ustune, baslamis dinlemeye…

- “Eger bir seyi cok fazla istersen ve engelin yoksa onunde onu alirsin, hayatta boyledir, insan engelleri asarsa yasamina
devam edebilir. Bu cicekte sadece yasam icin bir seyler yapacaksan engelleri kaldirir onunden cunku onunda bir gorevi var, bu cicek
sadece 28 gecede bir acar yapraklarini ve parlayan tohumlarini gole doker, bu sayede buradaki sular yukselir ve irmaktan
tasar gider zamanla. Bu irmak sayesinde yasar bu dogadaki yesillikler, insanlar, hayvanlar.” demis Salut.
Dolun baslamis dusunmeye, eger cicegi koparirsa kavusacaktir sevdigine ama kuruyacaktir irmaklari bunun yaninda. Sonunda
cicegin basina coker kalir Dolun. Gumus yapraklarinda kendini gorur Dolun cicegin. Yaninda Intera vardir ama niye mutsuzdur
ikiside. Aslinda kalbindeki tek endiseyi gorur Dolun. Zaman gectikce Dolun’un dusunceleri yogunlasir kafasinda.
Mutsuzlugunu dusunur, ciceksiz Intera’siz bir yasam dusunur. Koparamaz cicegi gunlerce. Dolun artik yasamaktan zevk almaz
sekilde sadece askini dusunerek beklemeye baslar olacaklari. Bir gece cicek tohumlarini birakirken gole, bir tomurcukta
Dolun’un sertlesmis kalbinin ustune dusmus, aniden Dolun kalbindeki askinin buyuklugu kadar kocaman bir tasa donmus, tas o kadar
buyukmus ki dunyaya sigmamis gokyuzune yukselmis ve Dunya’yla donmeye baslamis. Boylece Ay olmus Dolun’un kalbi Dunya’ya. O
gunden sonra sadece 28 gecede bir gostermis Dolun kalbinin tum yuzunu, askinin butun pariltisini digerlerine; sadece o
gecelerde aydinlatmis Dunya’yi, ayni cicek gibi…

Rose Gül

Perşembe, Mart 31st, 2011

Rose Gül,Rose,Gül,gul,rose nedir,rose ne demek,rose gülü,rose nın anlamı,roze,güller,gül şehri,gül suyu,gül reçeli,gül lokumu,gülün tarihi,gülün anlamı,kırmızı gül,beyaz gül,beyaz rose,kırmızı rose,rose nedir,ne demektir,

Rose

Kan rengi, kipkirmizi gullere bayilirdi. Zaten onlarla adasti da. Rose..
Gul.. Kocasinin sevgili Rose’u.. Her yil Sevgililer Gunu’nu kapinin onunde
buldugu enfes fiyonklarla suslu kucak dolusu kirmizi gullerle kutlardi. Hic
aksamadan. Hatta, esini kaybettigi yil dahi kapisi calinmis, gulleri kucagina
birakilmisti.. Tipki gecmiste oldugu gibi, kucuk bir kartla birlikte.. Her yil
gullere ilistirdigi karta ayni cumleleri yazardi:
“Seni gecen sene bugunkunden daha cok seviyorum..”
Birden, bunlarin son gulleri oldugunu dusundu.. Onceden ismarlamis olmaliydi..
Olecegini nasil bilebilirdi?.. Zaten her seyi onceden planlamayi ve yapmayi
severdi..Yumurta kapiya gelmeden..

Gulleri ozenle iceri tasidi.. Saplarini kesti, vazoya yerlestirdi.. Vazoyu da
konsolun uzerine, esinin kendisine gulumseyen fotografinin yanina koydu. Orada
kocasinin koltugunda oturup saatlerce gulleri ve fotografi seyretti. Sessizce..
Bitmek bilmeyen bir yil gecti.. Yapayalniz ve huzun dolu bir yil.. Sonra bir
sabah kapi calindi.. Tipki eski gunlerde oldugu gibi.. Kirmizi gulleri, uzerinde
kucuk kartiyla birlikte esikteydi.. Sevgililer Gunu’nu kutluyordu. Gulleri iceri
aldi. Saskinlik icinde dogru telefona gitti. Cicekci dukkanini aradi.. Onu bu
kadar uzmeye kimin ne hakki vardi? “Biliyorum” dedi, cicekci.. “Esinizi gecen
yil kaybettiniz.. Telefon edeceginizi de biliyordum.. Bugun size yolladigim
gulleri cok onceden ismarlamis, parasini da odemisti.. Hep oyle yapardi, zaten..
Hic sansa birakmazdi. Dosyamda talimat var. Bu cicekleri size her yil
yollayacagim. Bir de ozel kart vardi, kendi el yazisiyla. Bilmeniz gerek diye
dusunuyorum.. Olumunden sonra ciceklere ilistirmemi istedigi kart..”
Rose hickiriklar arasinda tesekkur ederek telefonu kapadi. Parmaklari titreyerek
zarfi acti..

“Merhaba sevgilim” diye basliyordu, kart..
“Bir yildir ayriyiz. Umarim senin icin cok zor olmamistir. Yalnizligini ve
acilarini hissedebiliyorum. Giden sen, kalan ben olsaydim neler cekerdim, kim
bilir? Sevgi paylasildiginda yasamin tadina doyum olmuyor. Seni kelimelerle
anlatilamayacak kadar cok sevdim. Harika bir estin.. Dostum,
sevgilim, benim. Sadece bir yildir ayriyiz. Kendini birakma. Aglarken bile mutlu
olmani istiyorum. Onun icin bundan sonraki yillarda guller hep kapimizda olacak.
Onlari kucagina aldiginda paylastigimiz mutlulugu ve kutsandigimizi dusun. Seni
hep sevdim.. Her zaman da sevecegim. Ama yasamalisin. Devam etmelisin.
lutfen.. Mutlulugu yeniden yakalamaya calis.

Kolay degil, biliyorum ama bir yolunu bulacagina eminim. Guller, senin kapiyi
acmadigin gune dek gelmeye devam edecek. O gun cicekci bes ayri zamanda
gelip kapiyi calacak, eve donup donmedigini kontrol edecek. Besinciden sonra emin olarak gulleri ona verdigim yeni adrese getirip seninle yeniden ve ebediyyen
kavustugumuz yere birakacak…”

Bir siir ve bir ask hikayesi

Perşembe, Mart 31st, 2011

Bir şiir ve Bir Aşk Hikayesi,şiir,aşk,hikaye,hikayesi,hikayeleri, aşk sözler,aşk hikayeleri,aşk mesajları,hikaye,Hikayeler,gerçek aşk hikayeleri,yaşanan aşklar,en büyük aşklar,en güzel aşklar,en iyi aşıklar,aşk nedir,aşk şiirleri,aşk edebiyat,sözleri,duygusal aşk sözleri,duygusal aşk mesajları,manalı aşk sözleri,aşk çeşitleri,

Bir siir ve bir ask hikayesi

Universiteli delikanli Kolejli kiza bir voleybol macinda rastladi. Okul salonundaydi mac. Tribunsuz,minik bir salon.. Seyircilerle, oyuncular arasinda, sahanin cizgisi vardi sadece.. O kadar yakindilar..

Delikanli, bu tatli, bu guzel, bu dunyalar sirini kizi ilk defa göruyordu takimda.. Hoslandigini, fena halde hoslandigini hissetti. Az sonra bir seyi daha hissetti. Uzun zamandan beri maci degil, o guzel kizi izledigini..

Kiz servis atarken hemen önunden gecti. Göz göze geldiler.. Kiz gulumsedi.. Delikanli, cok populerdi o yillarda.. Kiz onu
tanimis olmaliydi. Kim bilir, belki kiz da ondan hoslanmisti.. Belkide delikanli öyle olmasini istedigi icin ona oyle gelmisti..

Set degisip, takim karsiya gidince, delikanlida yerini degistirdi, o da karsiya gitti.. Ucuncu sette tekrar eski yerine dondu.. Kizda gidis gelisleri fark etmisti galiba.. Bir defa daha gulumsedi. Manidar.. “anladim” der gibi bir gulumseyisti bu..

Delikanli o hafta boyu hep bu dunyalar sirini kizi dusundu.. Pazar gunu, sabahin korunde kalkti, erkenden oynanacak maci, ne
maci canim, o dunyalar sirini kizi gormek icin..

Delikanli artik kizin hicbir macini kacirmiyordu.. Dahasi.. Ankara Koleji’nin her dagilis saatinde, okul civarinda oluyordu, onu bir kez daha gormek icin.. Karsilastiklarinda, hafif cok hafif bir gulumseme, cok minik bir bas egmesi ile selamlasir olmuslardi..

Bir defasinda, yaptigina sonra kendiside gunlerce guldu.. O gun gene tesadufmus gibi, okul dagilimi kizin karsisina cikmis, gulumseyerek selamlamis, sonra arka sokaklara dalip, yildirim gibi kosarak, bir blok otede gene karsisina cikmisti..
kiz bu defa, iyice gulmustu.. Karsisinda, sozum ona agir agir yuruyen, ama nefes nefese delikanliyi gorunce..

Delikanli, voleybol takiminin kaptanini iyi taniyordu. Arkadastilar. Sonunda butun cesaretini topladi, kaptana acildi.. O kizdan fena halde hoslaniyordu. Galiba kiz da ona karsi bos degildi. Bir yerde, bir sekilde tanismalari gerekiyordu.. O zamanlar, bu isler boyle oluyordu cunku..

Kaptan “tabi” dedi.. “bu hafta sonu guzel bir konser var. Biz onunla gitmeye karar vermistik zaten. Sende gel. Hem konseri birlikte izleriz, hem de tanisirsiniz..”

“Mutluluk iste bu olmali” diye dusundu delikanli.. “Mutluluk iste bu..” Ve konser gunune kadar geceleri hic uyuyamadi..

Konser gunu de hic ama hic unutmadi.. O ne heyecandi öyle.. Konserin verildigi sinemanin kapisinda tanistilar.. El sikistilar.. O guzel ele dokundugu ani da hic unutmadi delikanli.. Kaptan, salona girdiklerinde,ustaca bir manevra daha yapti. Delikanli ile dunyalar sirini kiz yan yana dustuler.

Inanamiyordu delikanli.. Onunla nihayet yan yana oturduguna, onun sicakligini hissettigine, onun nefesini duyduguna
inanamiyordu.. Biraz once tanisirken tuttugu el, bir karis otesinde oylesine duruyor, delikanli,sahnede dunyanin en romantik sarkisi soylenirken -o an dunyanin butun sarkilari dunyanin en romantik sarkisiydi ya- o eli tutmak icin oylesine buyuk bir arzu duyuyorduki icinde.. Ama uzatamiyordu iste elini.. Her sey boyle iyi giderken, yanlis bir hareketle, onu urkutebileceginden, incitebileceginden oylesine korkuyorduki..

Sonunda dayanamadi, sanki kolu uyusmus gibi, uzandi.. Kolunu kizin koltugunun arkasina koydu.. Kizin omuzuna degil.. Koltugun uzerine.. Sonra kiz arkaya yaslandi.. Bir kac sac teli, delikanlinin elinin uzerine dokundu.. Kalbi yerinden firlayacak gibi atiyordu artik genc adamin.. Dunyalar sirini kizin saclari eline dokunuyordu cunku..

Konserden cikarken, kiz, sakalasti.. “sizi her macimizda goruyoruz. Alistik nerdeyse.. Yarin Adana’da macimiz var..
Gozlerimiz sizi arayacak..”

Hayir, aramayacakti.. Delikanli o anda kararini vermisti cunku.. Cebinde onu otobusle Adana’ya goturup getirecek, hatta ogle yemeginde bir de Adana kebap yedirecek kadar para vardi..

Gece yarisi kalkan otobuse bindi.. Sabah erkenden Adana’ya indi. Mac saatine kadar basi bos dolasti. Salona erkenden girdi, en on siraya tam servis kosesine en yakin yere oturdu.. Takimlar sahaya cikarken, salondaki en heyecanli seyirci oydu. Mac falan degildi sebep tabii.. Ilk sette kiz farkinda bile degildi onun.. Nerden olsundu ki.. Ikinci sette obur tarafa gittilerr.. Donduklerinde, ucuncu sette kiz farketti delikanliyi.. Yuzunde cok ama cok saskin bir ifade, biraz mutluluk, birazda gurur vardi sanki..

Ankara’nin hele Kolejde cok populer bu delikanlisinin onun icin ta oralara geldigini bilmenin gururu..
Mac bitti. Kiz soyunma odasina, delikanli garajlara gitti. Tek kelime konusmadan.. Konusmaya gelmemisti ki.. Kiz “keske
orada olsaydin” demisti. O da olmustu iste.. Hepsi o.. Ona o kadar cok sey soylemek istiyordu ki aslinda..

Bir gun universite kantininde gazete okurken, ic sayfalarda bir siire rastladi. Daha dogrusu bir siirden alinmis bir dortluge.. Soylemek istedigi hersey bu dort satirda vardi sanki..

Bembeyaz bir karta yazdi o dort satiri.. Ogleden sonrayi zor etti, Kolejin onune gitmek icin.. Kizin karsidan geldigini gordu. Kosarak yanina gitti. “Bu sana” diye karti eline tutusturdu ve kayboldu ortadan.. Kiz, Necip Fazil’in dort satirini okurken..

“Ne hasta beklerdi sabahi
Ve ne genc oluyu mezar
Ne de seytan bir gunahi
Seni bekledigim kadar!..”

Ertesi gun ogleden sonra, tarif edilemez heyecanlar icinde Kolejin onundeydi gene.. Kiz karsidan geliyordu.. Bu defa yaninda arkadaslari yoktu. Yanlizdi.. Yaklastiginda isaret etti delikanliya.. Gozlerine inanamadi genc adam.. Onu yanina mi cagiriyordu yoksa.. Evet, cagiriyordu iste.. Kalbinin duracagini sandi yaklasirken..

“Sana bir seyler soylemek istiyorum” dedi kiz.. Oda heyecanliydi, belli.. “Bak iyi dinle.. Dunku satirlar icin cok tesekkurler.. Herhalde hissettin, bende senden hoslaniyorum. Ama senden evvel tanidigim birisi daha var. Ondanda hoslaniyorum ve henuz karar veremedim, hanginizden daha cok hoslandigima.. Ve de su anda, onu terketmem icin bir sebep yok.”

“O zaman karar verdiginde ve de eger sectigin ben olursam, hayatinda baska kimse olmazsa, ara beni” dedi, delikanli
ikiletmeden.. Ayrildi kizin yanindan.. Bir daha voleybol macina gitmeden, bir daha okul yolunda onune cikmadan.. Bir daha
onu hic gormeden.. Yillarca sonra Levent’in soyleyecegi sarkida ki Sezen’in sozlerini o o zaman biliyordu sanki. Ask onurlu olmaliydi..

Gunlerce, haftalarca, aylarca bekledi.. Tipki, kiza verdigi o dortlukteki gibi bekledi.. Hastanin sabahi, seytanin gunahi bekledigi gibi bekledi..Heyecanla bekledi. Hirsla, arzuyla bekledi. Umutla, umutsuzlukla bekledi. Bazen ofkeyle bekledi.. Ama bekledi.. Baska hic kimseye bakmadan, baska hic kimseyi bulmadan bekledi.

Bir gun bir siir antolojisinde siirin tamamini buldu.. Iki dortluktu siir.. Ilki kiza verdigi.. Bir ikinci dortluk daha vardi o kadar.. O dortlugu de bir kartin arkasina dikkatle yazdi.. Cebine koydu..

Bekleyis suruyor, suruyordu.. Okullar kapandi, acildi.. Aylar, aylar gecti..Birgun delikanli kizi aniden karsisinda gordu..
“Gunlerdir seni ariyorum” dedi. “Gunlerdir seni ariyorum. Iste sana haber.. Artik hayatimda hic kimse yok!..” “Yaa” dedi delikanli.. “Yaa” dedi sadece.. Kalbi heyecandan olesiye carparken, aylardi olesiye bekledigi an gelip catmisken, agzindan sadece bu ses cikmisti.. “Yaaa!..”

Cebinde artik iyice eskimis karti uzatti kiza.. “Sana bir siirin ilk dortlugunu vermistim ya bir gun” dedi.. “Bu da sonu onun..” Sonra yurudu gitti, arkasina bile bakmadan.. Kiz ikinci dortlugu oracikta okurken..

“Gecti istemem gelmeni
Yoklugunda buldum seni.
Birak vehmimde golgeni
Gelme artik neye yarar!..”

Aradan yillar, cok ama cok uzun yillar gecti. Delikanli bugun hala dusunuyor.. O uzun, cok uzun bekleyis mi oldurmustu
askini?. Ya da beklerken, olesiye beklerken hayalinde oylesine bir sevgili yaratmisti ki, artik yasayan hic kimse bu hayali
dolduramazdi.. O sevgilinin kendisi bile.. Hayalindekini canli tutmak icin mi, canlisini silmisti yani?..
Ya da.. Ya da.. Bir siirin romantizmine mi kapilmis, bir delikanlilik jesti ugruna, mutlulugunun uzerinden oylece yuruyup gitmisti, acaba?

Delikanli bu sorularin yanitini bugun hala bilmiyor..

Bilmedigini de en iyi ben biliyorum..

Cunku, delikanli, bendim!..

HINCAL ULUC

(Bu öyküyü eski sevgilim Banu’ya ithaf ediyorum)

Yaşam Nedir?

Perşembe, Mart 31st, 2011

Yaşam Nedir,Yaşam,Nedir,yaşamak,yaşamak nedir,yasam,yasamak,yasam acı,cekmektir,yaşam için sözler,yaşıyan sözler,etkileyici yaşam hikayeleri,yaşam öyküleri,yaşayan,lar,yaşananlar,yaşanan öyküler,yaşanan hayat dersleri,hayatın gerçekler,hayat nedir, hayat,yaşam gerçeği,

Yaşam Nedir?

Gökyüzünde dünyayı yaşarken sonsuz özgürlüğümle birlikte,
yaşamı arıyordum ne olduğunu bilemeden… Bir su damlasıydım, güneşin ışıklarında renklerle oynayan, karanlıklarda
yıldızlarla konuşan… Mutluydum rüzgarla birlikte
maviliğe savrulurken, mutluydum kuşlarla kanat çırparken,
mutluydum gökkuşağı olup renkleri saçarken…

Takılmışken bir bulutun peşine, görürdüm yaşayanları
yeryüzünde… Hepsi zamanla koşar gibi, hep bir şeylerin
peşinde… Bazen bir kuşun kanadına karışır,
uçardım onunla, rüzgâra karşı çığlıklarla birlikte.

Yaşamı sorardım kuşlara, nedir diye? Özgürlük derlerdi bana… Göklerde özgürce kanat çırpabilmek, rüzgâra baş kaldırmak. Ama
yağmur yağdığında özgürlükleri elinden alınır, ağırlaşan kanatları
daha fazla çırpınamazdı damlalar karşısında… Sığınırken bir kaya
kovuğuna, özgürlüklerini teslim ederlerdi yağmura, sessizce…

Karıştım bir gün yağmur damlalarının arasına, gücü hissedebilmek için…Toprağa karışmak istedim, çoğalmak istedim, azgın bir nehir olup akmak istedim, deniz olmak istedim, yaşamı bulmak istedim, yaşam olmak istedim… Terk ettim gökyüzünü güneşe veda edemeden… Altımda gittikçe büyüyen yeryüzü beni kendine doğru hızla çekerken daha da büyüdüm, çoğaldım. Koşmaya başladım bir an önce toprağa kavuşabilmek için. Yaşamı hissedebilmek için… Yaşam olabilmek için…

Toprağa ilk dokunuş, ilk sarılış… Sıcaktı toprak, gökyüzünün
olamadığı kadar… Beni sarmaladı şefkatle, beni içine aldı sevgiyle…
Sevdim onu… Seviyorum dedim yaşamayı seninle birlikte…Toprağın
derinliklerinde, karanlık sıcaklıklarda güveni hissettim… Zaman
geçtikçe büyüdüm, çoğaldım… Yerimde duramaz hale geldim…

Güneşi özledim… Yıldızlara merhaba demek istedim…. Terk ettim
toprağı. Sıcaklığını, şefkatini. Bir sabah çiçekler açarken gökyüzünü
gördüm yeniden… Öylesine mavi, öylesine sınırsız, öylesine özgür…

Aktım, gittikçe büyüyerek… Beni sarmalayan toprağa dokunarak
aktım… Nereye gittiğimi bilemeden… Sadece yaşamı ögrenebilmek
için aktım… Benimle çiçekler açtı ağaçlarda, topraktan otlar fışkırdı
delicesine… Ben onlara yaşamı sunarken, cevap veremediler bana
yaşam nedir diye sorduğumda… Büyümek istedim… Daha hızlı
akmak, denize kavuşmak istedim… Aktım gökyüzünün görünmediği
ıssız ormanların arasından, yıllardır kımıldamaktan korkan taşları
peşimde sürükleyerek, başkaldırırcasına … Başakların rüzgârla dans
ettiği ovalara geldiğimde duruldum… Onları seyredebilmek için
yavaşladım… Sordum uçuşan kelebeklere yaşamı… Rüzgarla dans
mı diye?.. Cevap vermediler bana… Denizi aradım uzaklarda,
görebilmek için köpürdüm, taştım ona bir önce dokunabilmek için.

Sonra bir sabah, daha güneş ışıklarını serpmeye başlamamışken
dünyaya, uzaklarda maviliği gördüm… Gördüm orada canlılığı,
başkaldırmışlığı, hasreti… Kavuşmak istedim bir an önce, sarılmak
istedim… Koynuna girmek istedim bir sevgili gibi… Sevişmek
istedim onunla… Yaşamı istedim ondan… Dokunduğumda denize,
balıklar kaçtı benden, suyum karıştı denize… Bir oldum onunla…

Ufacık bir damlaydım, bulut oldum, toprak oldum, deniz oldum,
okyanus oldum. Kapladım dünyayı canlılığımla. Dalgalarla oynarken derinliklere karıştım… Derinliğin sessizliğinde güzellikleri
buldum… Yaşam gizlenmiş güzellikler midir diye sordum denize?
Cevap alamadım… İnsan olmak istedim… Yaşamın ne olduğunu
öğrenirim diye…Döl oldum genç bir erkeğin ateşli vücudunda…
Yıldızlı bir gecede can oldum bir dişiyle… Büyümeye başladım
içinde olduğum insana fark ettirmeden… Büyüdüm, büyüdüm…

Aynı toprak gibi sıcak ve karanlık bu yer bana güven verdi, huzur
verdi… Zaman geçtikçe, yerime sığamaz hale geldim… Güneşe
sarılmak istedim… Yıldızları görmek, denizle konuşmak istedim…
Yaşamı insanlara sormak istedim… Işıkla tekrar kavuştuğumda
özgürlüğümü hissettim yeniden… Küçük bir su damlasıyken
gezdiğim gökyüzünü yeniden görebilmek mutluluk verdi…

Büyüdüm zamanla… Diğer insanlarla birlikte, zamanla birlikte…
Sordum insanlara yaşam nedir diye?.. Cevap veremediler…
Bir gün aşık oldum birisine, neden diye sormadan kendime…
Bir kuş gibi özgürce, bir nehir gibi delicesine akarak,
bir deniz gibi sınırsızca sevdim birisini…
O zaman anladım ki; YAŞAM SEVGİDİR…
SADECE SEVGİ.

Yaşadığınız her gün özeldir

Perşembe, Mart 31st, 2011

Yaşanmış Hikayeler,Yaşanmış gerçekler,yaşananlar,yaşanan olaylar,yaşanan hikaye,yaşanmış insanlar,yaşanmış ibretlik olaylar,yapılmaması gerekenler,yaşanan kötü acı hatıralar,hatıralar,ders almamız lazım,yaşanan öyküler,yaşanan gerçek roman,filim gibi, hayatlar,yapılan hatalar,insanların en cok yaptıgı hata,lar,

Yaşadığınız her gün özeldir

Eniştem; kızkardeşimin tuvaletinin en alt gözünü açtı ve
ince kağıda sarılmış bir paket çıkardı. “Bu” dedi, “sıradan
bir çamaşır değil.” Kağıdı açtı ve çamaşırı bana uzattı.
Zarif ve ipekliydi. Kenarları elişi dantelle süslenmişti .
Astronomik bir fiyat taşıyan etiketi hala üstündeydi.

“Jan bunu New York’a ilk gittiğimizde almıştı. Nereden
baksan sekiz, dokuz yıl olmuştur. Hiç giymedi.
Özel bir gün için saklıyordu.” Çamaşırı benden aldı ve
cenaze evine götürmek üzere ayırdığımız diğer giysilerle
birlikte yatağın üzerine koydu. Bırakırken eli bir an
yumuşak kumaşı okşar gibi oyalandı. Tuvaletin gözünü hızla
kapattı ve bana döndü ve dedi ki : ” Hiçbir şeyini özel
bir gün için saklama. Yaşadığın her gün özeldir.”

Cenazeyi izleyen günlerde enişteme ve yeğenime
beklenmeyen bir ölümün arkasından yapılması gereken
tüm üzücü işlerde yardımcı olurken sık sık bu sözleri
hatırladım. Kardeşimin ailesinin yaşadığı şehirden
California’ya dönerken uçakta yine bu sözleri düşündüm.
Kardeşimin göremediği, duyamadığı veya yapamadığı
bütün şeyleri düşündüm. Hala eniştemin sözlerini
düşünüyorum ve hayatım değişti.

Artık daha çok okuyor, daha az toz alıyorum.
Balkonda oturup bahçemi seyrediyorum, uzayan çimlere
aldırmadan. Ailem ve dostlarımla daha çok vakit geçiriyorum ,
iş toplantılarında daha az. Mümkün olduğu kadar sık
“hayatın katlanılması gereken bir dertler zinciri yerine zevk
alınacak olaylar silsilesi olarak görülmesi” gerektiğini
hatırlatıyorum kendime. Her anın güzelliğini duyumsayarak
yaşamak istiyorum. Hiçbir şeyimi özel günler için saklamıyorum.

Kıymetli tabak çanağımı her “özel” olayda kullanıyorum.
Birkaç kilo vermek, tıkanan lavaboyu açmak, bahçemde ilk
açan çiçek gibi özel olaylarda.. En pahalı ceketimi canım
isterse süpermarkete giderken giyiyorum. Teorime göre eğer
zengin görünürsem, küçük bir torba erzak için o kadar parayı
daha rahat ödeyebilirim. Pahalı parfümü özel partiler
için saklamıyorum. Mağazalardaki tezgahların ve banka
memurlarının burunları da, en az parti parti gezen
arkadaşlarımınkiler kadar iyi koku alır.

“Birgün” kelimesi dağarcığımdaki yerini kaybetti.
Bir şey, eğer görmeye, duymaya veya yapmaya değerse, onu
şimdi görmek , duymak ve yapmak istiyorum.

Hepimizin “Yaşayacağımıza garanti gözüyle baktığımız
yarını görmeyeceğini” bilseydi eğer kızkardeşim, neler
yapardı kimbilir ? Sanırım aile fertlerini veya yakın
arkadaşlarını arardı. Belki eski birkaç arkadaşını arayıp
aralarında geçen sürtüşmeler için özür dilerdi.

Belki bir lokantaya en sevdiği çin yemeğini ısmarlardı.
Bunların hepsi birer tahmin. Kardeşimin neler yapamadan
öldüğünü hiçbir zaman bilemeyeceğim. Ya ben ?..
Eğer sayılı saatimin kaldığını bilseydim, yapamadığım şeyler
olduğu için kızardım. Yazmayı ertelediğim mektupları yazmadığım
için kızardım. “Bir gün ararım” dediğim dostları görmediğim
için kızardım. Eşime ve kızıma onları ne kadar çok sevdiğimi
yeterince sık söylemediğim için kızardım. Artık hayatlarımıza
kahkaha ve renk katacak hiçbir şeyi yarına ertelememeye,
duygularımı dizginlememeye çalışıyorum.

Ve her sabah gözlerimi açtığımda kendime o günün
“Özel bir gün” olduğunu söylüyorum. Her gün,
her dakika, her nefes gerçekten Allah’tan bize bir armağan.

ANN WELLS

Hayat Dersleri

Perşembe, Mart 31st, 2011

Hayat,Dersleri,Hayat dersi,Hayatın içinden,Hayatın gerçekleri,gerçek hayat,Hayatı anlamak,hayat nedir,hayat dediğin,hayat dersleri örnek,hayatın içinden kesitler,hayatı anlat,hayatı analamak,hayat zor,yaşanmış dersler,yaşanmış hikayeler,kültür,sanat,edebiyat,hayat dersi,

Hayat Dersleri

Birinci Ders:

Okuldaki ikinci ayımda, hocamız test sorularını dağıttı. Ben okulun en iyi
ögrencilerinden biriydim. Son soruya kadar soluk almadan geldim ve orada
çakıldım kaldım. Son soru söyleydi :
‘Hergün okulu temizleyen hademe kadının ilk adı nedır ?’
Bu her halde bir çeşit şaka olmalıydı. Kadını, yerleri sılerken, hemen
hergün görüyordum. Uzun boylu, siyah saçlı bir kadındı. 50′lerinde falan
olmalıydı. Ama adını nerden bilecektim ki ! Son soruyu yanıtsız bırakıp
kağıdı teslim ettim. Süre biterken bir öğrenci, son sorunun test sonuclarına
dahil olup olmadığını sordu.
‘Tabii, dahil’ dedi, Hocamız…
‘İş yaşamınız boyunca insanlarla karşılaşacaksınız. Hepsi birbirinden farklı
insanlar. Ama hepsi sizin ilginiz ve dikkatinizi hak eden insanlar bunlar.
Onlara sadece gülümsemeniz ve ‘Merhaba’ demeniz gerekse bile…’
Bu dersi hayatım boyunca unutmadım. Hademenin adını da…
Dorothy idi.

İkinci Ders :

Bir gece vakit gece-yarısına doğru Alabama Otoyolunun kenarında duran
bir zenci kadın gördüm. Bardaktan boşanırca yağan yağmura rağmen,
bozulan arabasının dışında duruyor ve dikkati çekmeye çalışıyordu. geçen her
arabaya el sallıyordu. Yanında durdum. 60′lı yıllarda bir beyazın bir
zenciye, hem de Alabama’da, yardıma kalkışması pek olağan şeylerden
değildi. Onu kente kadar götürdüm. Bir taksi durağına bıraktım. Ayrılırken
ille de adresimi istedi, verdim. Bir hafta sonra, kapım çalındı. Muazzam
bir konsol televizyon
indiriyordu adamlar. Bir de not ekliydi, armağanda…
‘Geçen gece otoyolda bana yardımınıza teşekkür ederim. O korkunç yağmur
sadece elbiselerimi değil, ruhumu da sırılsıklam etmişti. Kendime güvenimi
yitirmek üzereydim, siz çıka geldiniz. Sizin sayenizde ölmekte olan kocamın
yatağının baş ucuna zamanında ulaşmayı başardım. Biraz sonra son nefesini
verdi. Tanrı bana yardım eden sizi ve başkalarına karşılık beklemeksizin
yardım eden herkesi kutsasın…
En İyi Dileklerimle,
Bayan Nat King Cole.’

Üçüncü Ders :

Size Hizmet Edenleri Hep Hatırlayın…

Bir pastanın üç otuz paraya satıldığı günlerde 10 yaşında bir çocuk
pastaneye girdi. Garson kız hemen koştu… Çocuk sordu:
‘Çikolatalı pasta kaç para ?’
‘50 Cent.’

Çocuk cebinden çıkardığı bozukları saydı. Bir daha sordu:
‘Peki, Dondurma Ne Kadar ?’
‘35 Cent.’ dedi garson kız, sabırsızlıkla. Dükkanda yığınla müşteri vardı ve
kız hepsine tek başına koşuşturuyordu. Bu çocukla daha ne kadar vakit
geçirebilirdi ki…
Çocuk parasını bir daha saydı ve
‘Bir dondurma alabilir miyim, lütfen ?’ dedi.
Kız dondurmayı getirdi. Fişi tabağın kenarına koydu ve
öteki masaya koştu. Çocuk dondurmasını bitirdi. Fişi kasaya ödedi. Garson
kız
masayı temizlemek üzere geldiğinde, gözleri doldu, birden. Masayı sanki akan
gözyaşları temizleyecekti. Boş dondurma tabağının yanında çocuğun bıraktığı
15 Cent’lik bahşiş duruyordu..

Dördüncü Ders :

Yolumuzdaki Engeller…

Eski zamanlarda bir kral, saraya gelen yolun üzerine kocaman bir kaya
koydurmuş, kendisi de pencereye oturmuştu. Bakalım neler olacak diye
gözlüyor… Ülkenin en zengin tüccarları, en güçlü kervancıları, saray
görevlileri birer birer geldiler, sabahtan öğlene kadar. Hepsi kayanın
etrafından dolasıp saraya girdiler. Pek çogu kralı yüksek sesle eleştirdi.
Halkından bu kadar vergi alıyor, ama yolları temiz tutamıyordu.
Sonunda bir köylü çıkageldi. Saraya meyve ve sebze getiriyordu. Sırtındaki
küfeyi yere indirdi, iki eli ile kayaya sarıldı ve ıkına sıkına itmeye
başladı. Kan ter içinde kaldı ama, sonunda, kayayı da yolun kenarına çekti.
Tam küfesini yeniden sırtına almak üzereydi ki, kayanın eski yerinde bir
kesenin durduğunu gördü.
Açtı… Kese altın doluydu. Bir de kralın notu vardı içinde…
‘Bu altınlar kayayı yoldan çeken kişiye aittir.’ diyordu kral.
Köylü, bügün dahi pek çoğumuzun farkında olmadığı bir ders almıştı.
‘Her engel, yaşam koşullarınızı daha iyileştirecek bir fırsattır.’

Beşinci Ders :

Önemli Olan Vermektir..

Yıllar önce hastanede çalışırken, ağır hasta bir kız getirdiler. Tek yaşam
şansı, beş yaşındaki kardeşinden acil kan nakli idi. Küçük oğlan aynı
hastalıktan mucizevi bir şekilde kurtulmuş ve kanında o hastalığın
mikroplarını yok eden antikorlar oluşmuştu. Doktor durumu beş yaşındaki
oğlana anlattı ve ablasına kan verip vermeyeceğini sordu. Küçük çocuk bir an
duraksadı. Sonra derin bir nefes aldı ve
‘Eğer kurtulacaksa, veririm kanımı’ dedi.
Kan nakli yapılırken, ablasının gözlerinin içcine bakıyor ve gülümsüyordu.
Kızın yanaklarına yeniden renk gelmeye başlamıştı, ama küçük çocuğun yüzü de
giderek soluyordu…
Gülümsemesi de yok oldu. Titreyen bir sesle doktora sordu :
‘Hemen mi öleceğim ?’
Ufaklık, doktoru yanlış anlamıştı, ablasına vücudundaki
bütün kanı verip, öleceğini düşünüyordu.

Küçük istavritin öyküsü

Perşembe, Mart 31st, 2011

Kücük ıstavrik masalı,ökü,masal,fıkra,komik fıkralar,cocuk masalları,eğlenceli masallar,güldüren sözler,güldüren masallar,komik hikaye,komik fıkra,kısa komik söz,kısadan hisse,kısa sozler,güldüren fıkralar kısa,güldüren ata sözler,kısa öykü,kısa filim,kısa sözler,kısa mesajlar,kısa komik sözler,

Küçük istavritin öyküsü

Küçük istavrit, yiyecek bir şey sanıp
hızla atıldı çapariye
önce müthiş bir acı duydu dudağında
gümbür gümbür oldu yüreği
sonra hızla çekildi yukarıya…

Aslında hep merak etmişti
denizlerin üstünü
neye benzerdi acep gökyüzü.
Bir yanda büyük bir merak
bir yanda ölüm korkusu.

“Dudağı yarıklar ” denir,
şanslıdır onlar, hani
görüp de gökyüzünü , insanı
oltadan son anda kurtulanlar.

Ne çare balıkçının parmakları
hoyratça kavradı onu
küçük istavrit anladı yolun sonu.
Koca denizlere sığmazdı yüreği.
Oysa, şimdi yüzerken
küçücük yeşil leğende,
ansız uzanıvermiş dostlarına
değiyordu minik yüzgeci.

İnsanlar gelip geçtiler önünden
bir kedi yalanarak baktı gözünün içine
yavaşça karardı dünya,
başı da dönüyordu.
Son bir kez düşündü derin maviyi,
beyaz mercanı bir de yeşil yosunu.

İşte tam o anda eğilip aldım onu.
Yürüdüm deniz kenarına
bir öpücük kondurdum başına,
iki damla gözyaşından ibaret sade
bir törenle, saldım denizin sularına.

Bir an öylece baka-kaldı
Sonra sevinçle dibe daldı.
Gitti tüm kederimi söküp atarak,
teşekkürü de ihmal etmemişti.
Bir kaç değerli pulunu
Elime, avuçlarıma bırakarak.

Balıkçı ve kedi şaşkın baktılar yüzüme.
Sorar gibiydiler, neden yaptın bunu niye?
” Bir gün dedim, bulursam kendimi
yeşil leğendeki
küçük istavrit kadar çaresiz,
Son ana kadar
hep bir umudum olsun diye… ”

Minic.Gen.TR | Özlü Sözler, Güzel Sözler, Etkileyici Sözler, Anlamlı Sözler, Şiirler, Şifalı Bitkiler | canlı sohbet MyNet MyNet sohbet Mynet mirc sohbet Minic mirc Anlamlı SözlerAyrılık MesajlarıŞifalı BitkilerKomik Mesajlar Minic
İNTERNET HİZMETLERİ Geri bildirimi takip listeme ekle ( RSS )