Arşivler
Kategoriler

Archive for the ‘Köse Yazımız !’ Category

Yalancı bahar

Pazar, Ocak 17th, 2010

Yalancı bahar

Güneşe kanıp, bahar geldi sandınız değil mi? Açılıp saçıldınız ve ardından bastıran ayazla üşüdünüz. Yine de söyleyin, “yalan da olsa güzel değil miydi?”

Kaç baharı gerçek sanıp kandık söylesenize…

Kaçma “Nihayet” hasretle kucak açtık ve ka­çında yanıldık…

Kaç kez ayaz vurmuş dallarımızda filizlerimiz sön­dü.

Yine de uslanmadık.

Yine geveze bir dosta sırlarımızı açar gibi açıldık yalancı bahara…

Yine yanıldık. Peşinden bastıran tipiyle ayıldık.

Ne yapalım ki, dalında patlamayı bekleyen bir to­murcuk gibi susamıştık ilk­yaza… Kaç zaman olmuştu kendimizi güneşin kollarına bırakıp, ormanda yayılan ke­kik kokularıyla sarhoş olmayalı…

Tahmin ediyorduk, üze­rimize katran rengi bir kafes gibi çöken bulutların ardın­da güneşin gülümsediğini…

Daha ilk ışınları deler delmez kafesi, açtık iştahla ruhumu­zun pencerelerini…

Bahar öyle kolay gelmezdi as­lında; biliyorduk; yanlış baharlar­da az mı ayaz yemiştik.

Kaçımız mart güneşine aldanıp açılmış ve kara kafesin ağına düşmüştü yeniden…

Bahar, ilan -1 aşk mevsimiydi; astık aşklarımızı ilan panolarına, sevdalar yasakken daha…

Bahar, barışın mevsimiydi; müjdeledik barışı, silahlar konu­şurken hâlâ…

Söyledik, ancak yazın söylene­cekleri, güneş henüz toprağı ısıtmamışken… cemreler düşmemiş­ken ilkyazın koynuna…

Yalanmış meğer bahar; daha vakti değilmiş, aşkın da barışın da…

Güneşe kananlar, yazı beklerken bahardan oldular; kesildi sesi soluğu, erken öten horozların…

iyisi mi itirafçı olalım; biliyorduk “İşte bahar” derken, ardından gelecek ayazı…

“Yalan bu çıkma” de­mişti temkinliler, tedbirli­ler, “çıkarken üstüne kalın bir şey al”anlar, “başına bir iş gelmesin”den ürkenler…

Ama bahar, olanca işvesiyle sokağa çağırıyordu.

Aşk, ilan panosuna asıl­mayı bekliyordu, barış bir kuş gagasında müjdelenmeyi…

“Erken mi geç mi” he­sabına gelmezdi ikisi de… Peşlerine düşülmeli, ilan edilmeli, müjdelenmeliydiler.

Güneşi görür görmez seranada ve barış türküleri­ne başladık. Vakti gelme­den açıldık, geç kalmadan davranma telaşında…

Erkenmiş.

Kursağımızda kaldı ba­har sevinçleri…

Erken öten horozlar, erken açmış çiçekler, erken doğmuş bebekler gibi kesildik, solduk, öldük.

Yine tedbirliler ulaşacak salimen yaza; biz yakalandık, zalim ayaza…

* * *

Ama itirafçı olsak da pişman olmadık.

Az da olsa ısındık hiç olmazsa… Vakitsiz de olsa söyledik, söylenmesi gerekeni…

“Bahar yalan mıymış gerçek mi” dinlemedik. Güneşin ilk dokunuşuyla haber verelim dedik, ardından gelecek müjdeyi…

Aşk için erkendi belki; barış henüz uzak…

…ama ikisi de gelecekti nasılsa sonunda…

Hep bildik ki, habercisidir yalancı bahar, sahicisinin…

Bazen vaat, hediyeden de kıymetlidir.

Kesilmeyi göze alıp erken ötmek yeğdir çoğu zaman, susup doğru zamanı kollamaktan…

Sonunda olan yalana kananlara olur, onlar müjdeledikleri şeyi göremeden giderler.

Lakin çoğu buna gönüllüdür.

Güneşe en erken onlar dokunmuşlardır, elbet en erken ya­nan onlar olacaktır.

Belki “ikinci Bahar”ı yaşayanlar bilir kıymetlerini…

Nice yıllara Barbi

Pazar, Ocak 17th, 2010

Nice yıllara Barbi..!

Yarın Barbi bebek, 40. yaşgününü kutlayacak. İlk kez New York’ta bir oyuncak fuarında karşımıza çıktığında tarih 9 Mart 1959′du.

30 santimetre boyundaki, bu güzel plastik bebek, öbürleri gibi yatar yatmaz uyuyan, bir yerine bastırınca feryadı basan cinsten değildi.

İnce belli, uzun bacaklı ve çok bakımlıydı.

Tuvalet masasına oturup süslenip püslenmeye, gardrop karşısına geçip soyunup giyinmeye bayılıyordu. Varsa yoksa makyaj, kıyafet, balo, parti… başka derdi yok gibiydi.

Ne iş yaptığını, nerede okuduğunu bilmezdiniz. Elinde pek kitap görmezdiniz. Kimliksizdi. Ama şık ve güzeldi. Sabah akşam soyup giydirebilir, banyoda yıkayıp saçını tarayabilir, aynı yastığa baş koyup yanak yanağa yatabilirdiniz.

Seri üretim çağının hızı, oyuncak sektörüne de damgasını vurunca Barbi çeşitleri de çoğaldı. İnsanoğlu, tek eşle ömür geçirme dönemini kapatırken, çocukları da tek bebekle büyüme huyuna veda ettiler. “Bir Barbi yetmez” sloganıyla tüketim kamçılandı. Bir anda çeşit çeşit, renk renk Barbi’ler çıktı piyasaya… Sarışın sevene bomba gibi bir sarışın, esmer isteyene kıvırcık saçlı bir zenci…

Cinsel özgürlük rüzgârlarının estiği 1960′larda kadın erkek ilişkilerinde tek eşlilikten çok eşliliğe geçilirken, Barbi de birden çok bebekle aynı anda oynamaya alıştırdı bizi…

Artık her bir bebeğe ve onların kıyafetlerine ayrı para ödemek zorundaydınız. Barbi’nize bir hediye almaya gittiğinizde dükkân sahibi, aldığınız elbiseye şu ayakkabıların ne kadar yakışacağını ballandırarak anlatmaya başlıyor ve sizi baştan çıkarıyordu. Eve gidip giydirince Barbi hemen yeni cicileriyle gülümsüyor ama o ayakkabıya uygun bir çantasının olmamasının eksikliğini de hemen hissettiriyordu.

Üstelik sarışına alsanız, esmeri de istiyor, masraf hepten katlanıyordu.

Barbi ilk yıl 3 dolardan 350 bin adet satıldı. Ama her bebeğin ayrı gardrobu olduğundan, elbiselerine harcanan para daha fazlaydı.

Süslü bebeğe gösterilen ilgi hemen oyuncak sanayiini harekete geçirdi.

1961 yılında Sindy adlı bir rakibi sürüldü piyasaya:

O da alımlı, güzel ve aptal gülüşlüydü, ama Barbi’yle yarışmasına imkân yoktu.

Ayrılanların gidip, ayrıldıkları sevgililerine tıpatıp benzeyenlere aşık olmaları gibi Barbi’sinden sıkılanlar için de tek çıkış kapısı bir başka Barbi’ydi.

Zamanla Barbi kendine bir erkek arkadaş edindi.

Ken, gerçi iyi giyimli hoş bir çocuktu, ama yine de evlere pek sokulmadı.

Barbi, sadece bizim olmalıydı.

Ken’in iş yapmaması üzerine Barbi’yi üreten şirket, ağırlığı gardroba ve dekorasyona verdi. Genç kızın evi, yatak odası, çalışma odası, banyosu, bahçesi, her türlü konfor ve ayrıntı düşünülerek tasarlandı. Giysileri ünlü stilistlerce hazırlandı. Saçları için özel şampuanlar üretildi.

Artık Barbi, dünya çapında düşlenen bir prototipti. Kızlar O’nun gibi olmak istiyordu; erkeklerse O’nun gibi biriyle olmak…

1970′lerde yapılan bir araştırma ABD’de liseli kızların yüzde 34′ünün bakire olmadığını ortaya koydu. Barbi’yle büyüyenler değişiyorlardı. Artık ergenlik çağını geçen Barbi de öyle kalamazdı. Sokaklarda punk rüzgârı eserken O, eski frapan giysileriyle dolaşamazdı. Yenilenmek zorundaydı. Yaratıcıları dahiyane bir yöntemle bu değişimi de paraya tahvil etmeyi başardılar. Piyasaya daha modern görünümlü yeni bir Barbi sürdüler ve eski bebeklerini geri getirenlere yeni bebeklerin düşük fiyattan verileceğini duyurdular. Bunun üzerine milyonlarca çocuk, yıllar yılı aynı yastıkta yanak yanağa uyuduğu Barbi’sini feda edip, yenisinin peşine düştü.

“Kullan-at” kültürü, ilişkilerimize kadar yansımış, edebi bağlılığın, sadakatin ve vefanın çağı sona ermişti. Demode kıyafetleriyle eski Barbi’ler, üzerlerinde eski sahiplerinin kokusunu taşıyarak fabrikaya gönderilirken, yeni Barbi, zincirli siyah deri elbiseleri ve erotik iç çamaşırlarıyla oyun odalarına girdi.

Aslında yeni oyuncak, eskisinin yeniden makyajlanmış haliydi ve artık ilişkilerinden çabuk sıkılmayı alışkanlık haline getiren insanoğlu, O’nu da çabuk eskitecekti.

Zaten sistemin mantığı bunu gerektiriyordu.

Barbi, her sıkılana yeni bir yüzünü göstererek, makyajını sürekli yenileyerek yıllar yılı herkesin gözdesi olarak kalmayı başardı.

80′lerde hafif yorulur gibi oldu. AİDS korkusu geleneksel aileyi yeniden bir araya getirirken Barbi fabrikası, en çok satılan bebek kıyafetinin “gelinlik” olduğunu açıkladı.

Dünya satışı 1 milyara ulaşınca tasarımcıları, 90′larda daha da cesaretlendiler. Barbi artık 30′unu aşmıştı ve anne olma vakti gelmişti. Bebeğin karnına özel bir bölme yapıp, bir küçük Barbi yerleştirdiler. Bir süre sonra Barbi, puset içinde bebeğini gezdirirken çıktı karşımıza…

90′larda nostalji sevenler için “barbi klasikleri” sürüldü piyasaya… “Nerde o eski Barbi’ler” diyenler hoşnut edildi. Bu arada İran’da peçeli taklitleri çıktı. Bazı Barbi’ler açılıp saçılırken, bazıları başını örterek tam bir tezat yarattılar.

Mucize bebek, yarın 40′ına basacak.

Geçenlerde yaratıcıları 40′lık Barbi’nin yeni modellerini basına tanıttılar. Cindy Crawford’u andıran bu yeni bebek, hâlâ güzel. Kızıl saçlıların dudağının sol üst köşesinde küçük bir ben göze çarpıyor. Sarışınların saçları permalı; bacaklarında ise kırmızı kelebek dövmeleri var.

Barbi, olgunluk çağına girerken, bir genç kızın tazeliğini sergiliyor ve böylece O’nunla birlikte yaşlananların bir başka düşünü gerçekleştiriyor:

“Yaşını göstermemek…”

İçimizdeki terörist

Pazar, Ocak 17th, 2010

İçimizdeki terörist

Şiddeti lanetlerken gösterdiğimiz şiddet, lanetlediğimiz şeyin kökenlerine ışık tutmuyor mu?

Sokaklar kızgın… Bütün toplum, kaç zamandır vızıldayıp kendisine bir türlü rahat vermeyen kara si­neği, küçük camdan fanusa tıkmış da ona ne yapacağı üzerine planlar kurarmış gibi davranıyor.

Televizyon ekranları, hınca bulaşmış bir zafer havasıyla sokaktaki öfkeyi dillendiriyor:

“Ölüm kurtuluş ona” diye çınlıyor gerilmiş ses telleri; “Bize versinler, yo­lalım kanatlarını; bacakları­nı koparalım.”

Bu açılışı, bir acımasızlık müzayedesi izliyor çok geç­meden…

Linç, açık arttırmaya çıka­rılıyor.

Dağarcığındaki en hunhar işken­ce yöntemlerini kusuyor toplum…

Kastırılan terörist, içimizde kıstırdığımız teröristi uyan­dırıyor.

Lav püskürtmeye hazır bir yanardağ gibi kabarıyor benliğimizdeki şiddet; taşıyor bilinçaltımızdan…

…küfürleşiyor ağzımızda, alev alev sloganlaşıyor döküldü­ğünde…

…ortak bir hedefi bulmaya-görsün kendine; büyüteçle odaklanan güneş ışığı gibi yakı­yor hedefini…

Sonra sari bir hastalık olup yayılıyor ortalığa; kitleselleşiyor.

Bizden çıkan, katlanarak bize dönüyor.

Kınadığımız şiddetin ta kendisi olduğumuzun farkına varmıyoruz artık…

Savaştığımız şeye dönüştüğümüzü göremiyoruz.

Nedenleri düşünmeye uzağız, sonuçlar umurumuzda değil.

Ne öfkenin kavurduğu toplumlar geliyor aklımıza, ne yıllar yılı kardeş yaşamış halkların birbirine düşürüldüğü topraklar”, ne o toprakları külden bir ormana çeviren kin tohumları…

Körleştiriyor öfkemiz bizi…

İçimizdeki terörist uyanıyor ve öfkelendiğimiz teröristi kurşunluyor; bunun aslında onun için ölüm değil, zafer olduğunu göremeden…

* * *

Kelli felli bilimadamları, “kıstırılmış düşman”ın uyuşturulmuş gözlerine bakıp şizof­reni teşhisi koyuyor­lar.

Dr. Mehmet Arıkan “Şizofreni Anla­mak” (imge Yayınevi/1998) kitabında ade­ta bilmeden “düzelti­yor” bu teşhisi…

“Şizofrenlerin cina­yet işleme oranı, toplu­ma kıyasla daha azdır” diyor Arıkan; “Görünen o ki, medyada gördüğümüz katiller çoğunlukla ‘ruh sağlı­ğı’ açısından normal insanlardır. Oysa şiddet, sıradan in­sanlarda daha fazladır. Cinayet işleyen insanların özel du­rumlarını bilmeden bunlara, ‘deli’ denmektedir. Çünkü ci­nayet, çılgın bir durumu tanımlamakta, bu da ruh sağlığı normal olan insanları bu olaylardan sıyırıp atmaktadır. Planlı cinayetlerin yüzde 95′inin normal insanlarca yapıldı­ğı akıldan çıkarılmamalıdır.”

Acaba “kıstırılmış düşman”m kör şiddetinde aradığımız “delilik” payı, onun infazı için önerilen yöntemlerden daha mı az?..

“Bebek katili”ni cezalandırmak için “etlerini yolmayı” seçerek, cezalandırılanla gayri iradi bir “duygudaşlık” içine girmiyor muyuz?

Teröristi onun yöntemleriyle yargılamanın, onu yok ederken yöntemini yeniden üretmek olacağını görmüyor muyuz?

“Dışımızdaki terörist’in, aslında içimizdekinden beslen­diğini fark etmiyor muyuz?

* * *

Uzun ve kanlı bir hesaplaşmada cam yanmış, ocağı yı­kılmış on binler şimdi anlaşılabilir bir öfkeyle biliyorlar in­tikam bıçaklarını…

Lakin her bilenen bıçağın, sonuçta en keskin bıçağı bileyenlerin ekmeğine yağ sürdüğünü görmeliyiz.

İçimizdeki şiddeti bastırmak zorundayız.

Onu bastırmak, dışarıdakini bastırmaktan daha zor ve sancılı olacaktır.

MHP’de neler oluyor

Pazar, Ocak 17th, 2010

MHP’de neler oluyor?

Türkeş’ten sonra dağılıp dağılmayacağı merakla beklenen MHP’den ilginç işaretler geliyor. Başbuğ’suz ilk ciddi sınavına girmeye hazırlanan parti, seçim öncesi sessiz sedasız değişim sinyalleri veriyor.

MHP, Susurluk skandalından bu yana “çete-mafya” bağlantılarının tam odağında olduğu izlenimini veriyordu. Şimdi seçime doğru, parti yönetiminde bu görüntüyü düzeltme çabası seziliyor.

Dikkatli gözlerden kaçmayan birkaç örnek verelim:

Abdullah Çatlı’nın kardeşi Zeki Çatlı, Nevşehir’de önseçime girdi, ama kazanamadı. Bunun üzerine MHP yönetimi Çatlı’yı listeye almadı.

Bahçelievler katliamının beraat eden sanıklarından İbrahim Çiftçi de listeye girmeyi başaramadı.

“Doğu’nun başbuğu” olarak tanınan Yılma Durak, Erzurum’da 4′üncü sıraya konulunca adaylıktan çekildi…

Son iki isim, Türkeş sonrası partide başkanlık yarışına da girmişlerdi; bu vesileyle tasfiye edildiler.

MHP’de “post-Susurluk dönemi”ne ait bu ilk işaretler ister istemez, “Parti çete çağrışımlı isimlerden arınmaya mı çalışıyor?” sorusunu gündeme getirdi.

İş bununla da kalmadı:

MHP’liler, üniversitelerdeki türbana destek eylemlerinde görünmez oldular.

Dahası var:

Başbuğ’un eşiyle de bağlar koparıldı. Türkeş’in ölümünden beri, partiyle ciddi ihtilaflar yaşayan Seval Türkeş’in beklenen kopuşu geçen hafta gerçekleşti ve Seval Hanım, Büyük Birlik Partisi’nden aday oldu.

Babasından sonra partinin başkanlığına aday olan Tuğrul Türkeş ise, MHP’yi Türkeş ismine sahip çıkmamakla suçlayarak, çıkardığı “Yeni Harman” dergisinde partiye bayrak açtı.

ANAP’ta Özal’dan sonra gözlenen tablonun bir benzeri şimdi MHP’de yaşanıyor. Ölen liderin eşi ve oğlu, babalarının kurduğu partiye muhalif durumdalar.

ANAP, bu muhalefetten etkilenmemişti, bakalım MHP etkilenecek mi?

* * *

Bütün bunların anlamı ne…?

MHP’yi yakından izleyenler iki olasılık üzerinde duruyorlar:

Birinci olasılık, MHP üzerine araştırmalarıyla tanınan Tanıl Bora ve Kemal Can’ın yıllar önce teşhis koydukları bir yönelim:

MHP, Türkeş’in özellikle son dönem uyguladığı “partinin imajını yenileme” ve “liberalleşme” politikasına son veriyor. “Pop milliyetçilik” dönemi kapanıyor. Ruşen Çakır’ın daha Ekim ayında Milliyet’te yazdığı gibi “MHP titreyip kendine dönüyor.”

Tuğrul Türkeş’in “bıyıksız ülkücülük” diye tanımladığı politika, bir “bıyıksız” olmasına rağmen, partinin geleneksel tabanına yaslanan Devlet Bahçeli tarafından yıkılıyor. Böylece MHP özüne dönerek, Çiller’in Orta Anadolu’daki geleneksel ülkücü tabana oynama taktiğinin de önünü kesiyor.

Peki ama Çatlı, Çiftçi gibi isimleri partiden uzaklaştırmak aynı zamanda “redd-i miras” sayılmaz mı? Devletin kendilerini kullanıp bir peçete gibi atmasına isyan edenler, şimdi partilerinden de aynı muameleyi görünce tepki göstermezler mi?

Bunun yanıtı da, bizi değişimin nedenlerine ilişkin ikinci olasılığa götürüyor.

Partide değişimi asıl hızlandıran gelişme MGK’nın “Siyaset Belgesi”nde ırkçılığın da bir tehdit sayılıp, hedef alınması oldu. İsim verilmese de bahis konusunun MHP olduğunun herkes farkındaydı. Devlet artık, “Kendi işimi kendim yaparım, kimseye ihtiyacım yok” mesajı veriyordu. O günden beri MHP, askere antipatik gelen türban eylemlerine verdiği desteği çektiği gibi, kapılarını da şaibeli isimlere kapatıp, yeni isimlere yönelmeye başladı.

Kendisi de bir iktisat doçenti olan Başkan Devlet Bahçeli, partiyi üniversiteye açtı ve MHP listelerinde hiç olmadığı kadar çok sayıda üniversiteli aday yer aldı.

* * *

Şimdi MHP seçimlere tek başına giriyor ve barajı aşıp anahtar parti olmayı amaçlıyor:

Partinin son seçimdeki oyu yüzde 8.2 idi.

Acaba “Türkeş” adı ve “başörtülülere sahip çıkma misyonu” BBP’ye devredilmiş iken bu oy oranı korunabilecek mi? Yoksa düne kadar partiyi bir arada tutan Başbuğ’un adı, şimdi partinin bölünmesine mi hizmet edecek.

“İçe dönük” bu yeni politika, MHP’nin barajı aşmasını sağlayabilecek mi?

MHP’nin uzun süredir temel konularda “politikasızlığı” seçtiğini ve bu sayede ana gövdeyi bir arada tutabildiğini söyleyen Kemal Can’a göre, “seçim sath-ı mailine girildikten sonra bu politikasızlık politikası tersine işlemeye başlayacak ve barajı tehlikeye sokacak.”

MHP, bölünür de barajı aşamazsa bu, seçim sonrası manzarayı etkileyebilir.

Aşarsa, anahtar parti olabilir.

Ne olursa olsun, MHP’deki gelişmeler izlenmeye değer.

Avukatı, Apo’yu anlatıyor

Pazar, Ocak 17th, 2010

Avukatı, Apo’yu anlatıyor

Ahmet Zeki Okçuoğlu, Apo’nun 1970′lerden arkadaşı… Ama 1976′dan beri görüşmemişler. Üstelik geçen zaman içinde Okçuoğlu, Öcalan’ın “belki devletten de fazla” muhalifi olmuş. Çeyrek asır sonra, geçen Cuma günü İmralı’da bir hücrede buluştular. Okçuoğlu, Apo’nun avukatı sıfatıyla kendisiyle 20 dakikalık bir görüşme yaptı, sonra bir basın toplantısı düzenleyip devleti suçladı ve ortadan kayboldu.

Dün kendisiyle görüşüp, daha önce savcılardan dinlediğimiz Apo’yu bir de O’na sordum. Anlattıkları, mahkemede olacaklara ilişkin işaretler de veriyor.

Şimdi, söz savunmanın:

* * *

- İmralı’da nasıl bir tabloyla karşılaştınız?

- Cezaevi kapısından içeri girdikten sonra, 10-15 tane kar maskeli adamın arasında yürüdük. Her 2-3 adımda bir, çift taraflı dizilmişlerdi, Apo’nun odasına kadar bizi onlar götürdü.

- Nasıl bir yerdi görüştüğünüz..?

- İkinci katta, 5-6 metrekarelik, basit düzenlenmiş bir yer. Bir yatak var, bir plastik masa ve birkaç sandalye… Öcalan’ı önceden getirmişler, orada oturmuş bizi bekliyorlardı.

- Görüştüğünüz odada kimler vardı?

- İki kar maskeli görevli, bir yargıç, bir katip… bir de daktilo tabii…

- Apo ne haldeydi?

- Zaman zaman gözlerini sabit bir noktaya dikip bakıyordu. Bakışlarını benden kaçırıyordu. Odadaki iki kar maskeliden biri benim arkama, diğeri Apo’nun arkasına oturdu. Gözlerimize bakıyorlardı. Oysa normal koşullarda cezaevinin içi Adalet Bakanlığı’nın denetimindedir. Asker dışarıyı korur, içeri giremez.

- İtiraz ettiniz mi?

- Hakime ‘Bu kar maskelileri buradan çıkarmanız lazım’ dedim. Hak verdi ve onlara ‘Buradan çıkın’ dedi. Bunun üzerine kar maskelilerden biri, ‘Biz emir aldık. Ancak emir verilirse çıkarız’ dedi. Hakim hiç ses çıkaramadı. Oysa hakimin söylediği şey, mutlak karardır. Kimse itiraz edemez.

- Nasıl girdiniz lafa..?

- ‘Geçmiş olsun’ dedim. Yanına gidip elimi uzattım. Kar maskelilerden birisi araya girip tokalaşmamızı engellemeye çalıştı. Zorla tuttum elini.

- Apo nerede olduğunu biliyor muydu?

- ‘İmralı’da olduğunu biliyor musun’ dedim. ‘Biliyorum’ dedi.

- Dışarda ne olup bittiğinden haberdar mı?

- Dış dünya ile bütün irtibatı kesik. Radyo, TV, gazete izleme şansı yok. Oysa bir tutuklunun dış dünya ile irtibatının kesilmemesi lazım. ‘Savunman için sana gerekli araç gereç verildi mi’ dedim, ‘Hiçbir şey verilmedi’ dedi.

- Üstü başı ne haldeydi?

- Çok şıktı.

- Nasıl yakalandığını anlattı mı?

- ‘Türkiye’nin benim yakalanmamda hiçbir rolü olmamıştır’ dedi. ‘Kenya devleti beni Türkiye devletine teslim etti. Ben Amsterdam’a götürüleceğimi zannederek uçağa bindim. Uçağa bindikten sonra uçak personeli Türkçe konuşunca artık Türk devletinin elinde olduğumu anladım’ dedi.

- 20 dakika ne görüştünüz?

- Esasa girmek istemedim. Çünkü etrafta bir sürü adam vardı. Aleyhine delil olabilecek hiçbir mevzuya giremezdim. Sorgucular huzurunda yapılan ve zapta geçecek bir görüşmenin sağlıklı bir sonuç vermeyeceğini biliyordum. Hakim zabıt tutmaya kalkıştı. Ben de buna itiraz etmedim. Çünkü tuttuğu zabıtta kar maskelilerin orada olduğunu yazıyordu. Davayı sona erdirebilecek bu kanıtı bana verdi. Aldım ve çıktım dışarı…

- Çekildiniz mi şimdi?

- Çekilmedim, sadece askıya aldım. Can güvenliğim garanti edilene kadar…

- Nasıl bir garanti bekliyorsunuz devletten…

- Can güvenliğimi sağlamasını bekliyorum. O güvence olmadan bizden hiçbir avukat davaya girmeyecek.

- Nasıl bir sonuç bekliyorsunuz?

- Bütün Avrupa ve dünya medyası izliyor. Devlet, bu işlerin üzerinde olmayı başarabilseydi, bir yanda ben olacaktım, bir yanda savcı… Ama benim karşımda devlet var şu anda… Bence burada ben kazanırım. Bu, benim için çok kolay bir dava… Çünkü Türkiye Devleti, Apo davasından Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde mahkum olacak. Devlet, meseleye tarafsız yaklaşmayarak, belki de kolay kazanabileceği bir davayı başından kaybetmiştir.

* * *

Okçuoğlu’nun gözlemleri bunlar…

Türkiye, adil bir yargılama istiyor ve savunmanın kutsiyetine inanıyorsa bunun gereğini yapmalı ve kendisini haksız duruma düşürecek uygulamalara fırsat vermemelidir.

İlerde daha başka sorunlarla karşılaşılmaması için bu sözlerin dikkate alınmasını diliyorum.

Kürt Hasan’ı hatırlarken

Pazar, Ocak 17th, 2010

Kürt Hasan’ı hatırlarken…

Sevgili Faruk Bildirici, Mudanya Şehitler Anıtı’nda “Kürt Hasan” ismini görünce “Onların yazdığı destanı bilen kaç kişi var bu ülkede” diye sordu.

İşte sorun tam da burada…

“Kürt Hasan”ı da “Türk Mehmet”i de ancak savaşta şehit olduklarında hatırlıyoruz.

Madem “Kürt Hasan”ın yazdığı destanı hatırlatacağız, gelin en baştan başlayalım:

Mustafa Kemal, Anadolu’ya geçtikten sonra Amasya’dan Kazım (Karabekir) Paşa’ya çektiği telgrafta şöyle diyordu:

“Ben Kürtler’i ve hatta bir özkardeş olarak tekmil milleti bir nokta etrafında birleştirmek ve bunu cihana göstermek karar ve azmindeyim.”

Bu kararla, Amasya protokolünde “Türkler’in ve Kürtler’in oturdukları yerler” diye adlandırılan ülke için milli mücadele başladı.

Meclis’teki ilk tartışmalardan biri Kastamonu Mebusu Yusuf Kemal Bey’in, “Türkler’in sağlığı korunmalıdır” demesiyle patlamış, Sivas Mebusu Emir Paşa “Bu vatanda sadece Türkler’in yaşamadığını” hatırlatmıştı. O aşamada Mustafa Kemal Paşa devreye girmiş ve “Meclis’in sadece Türkler’den değil, Çerkezler’den, Kürtler’den, Lazlar’dan oluştuğunu ve bunların çıkarlarının ortak olduğunu” vurgulamıştı.

Kürtler ve Türkler, bu ortak çıkarlar uğruna, Kurtuluş Savaşı’nda omuz omuza savaştılar.

İsmet Paşa, Lozan’a kendi ifadesiyle “Türler’in olduğu kadar Kürtler’in de hükümeti olan TBMM Hükümeti”nin temsilcisi olarak gitti.

Mustafa Kemal, Ocak 1923′te İzmit’te yaptığı basın toplantısında Anayasa gereği bir tür “yerel özerklikler” kurulacağını ve “hangi livanın ahalisi Kürt ise onların kendi kendilerini özerk olarak yöneteceklerini” söylüyordu.

Bu hava içinde Meclis’in 6 Mart 1923 tarihli oturumunda Yusuf Ziya kürsüye fırlamış ve alkışlarla karşılanan şu konuşmayı yapabilmişti:

“Arkadaşlar, ben Kürt’üm. Fakat Türkiye’nin şerefini, Türkiye’nin terakkisini temenni eden Kürtlerdenim… Türk’le Kürt teşriki mesai ederek yaşayamazlarsa, ikisi için de akıbet yoktur.”

Peki ne oldu da, aradan yarım asır geçtikten sonra aynı Meclis’in bir mebusu, hatta bakanı Şerafettin Elçi, “Türkiye’de Kürtler vardır, ben de bir Kürdüm” deyince hapse mahkum edildi?

Ne oldu da, o mahkumiyetten 20 yıl sonra aynı Elçi’nin, şiddeti reddeden partisi “Kürt sorununu programının odağına yerleştirdiği için” kapatılma noktasına geldi?

Nasıl oldu da kuruluştaki o eşsiz kardeşlik havasından bugünkü tahammülsüzlük noktasına gelindi?

Neden “Kürt Hasan”la omuz omuza kotarılan bir kurtuluşun ardından, ciddi ciddi basın toplantıları düzenlenip, “Kürt diye bir şey yoktur. Onlar olsa olsa dağda yürürken `kurt… kurt’ diye ses çıkaran Dağ Türkleri’dir” denilir oldu?

Ülkenin kurucusunun “özkardeş” olarak tanımladığı bir kavim, nasıl toptan inkar edilebildi?

İsyanlar patlayıp da, genç cumhuriyet bölünme kaygısına düşünce mi değişti işler, yoksa “Kürt Hasan”a verilen sözler tutulmadığından mı huzursuzluk başladı?

Neden “Kürt Hasan”ın çocukları, kuruluşunda babalarının da kanı olan o ülkenin keyfini süremediler? Neden “Türkler’in ve Kürtler’in ortak vatanı”nda istedikleri isimleri alamadılar, babalarının dilini öğrenemediler, radyolarında analarının dilinde bir türkü dinleyemediler?

İp nerede koptu? “Bizi asimile ediyorlar” diyenlerle, “Bizi bölmek istiyorlar” diyenler neden biraraya gelip “ortak çıkarlar uğruna” bir kardeşlik programı oluşturamadılar?

Neden, Güneydoğu’da “Kürt Hasan”la birlikte “Türk Mehmet”in de aynı yoksulluğa yenik düştüğü, aynı feodal yapının altında ezildiği görülemedi?

PKK, bu gerilimden nasıl yararlandı? “Bir avuç eşkıya”, nasıl bölge halkının bir kısmının sessiz desteğiyle 15 yıllık kanlı bir serüvene imza atabildi?

“Kürt Hasan”ı yeniden hatırlarken, O’nu cepheye çağırdığımızda kendisine nasıl bir ülke vadettiğimizi de hatırlamak zorunda değil miyiz?

Belki Öcalan’ın yargılanmasıyla esmeye başlayan öfke rüzgarı kabarmadan bunları düşünmekte yarar var.

Bu ülkenin en büyük şansı Mustafa Kemal’in “özkardeşlik” mesajından bu yana, -o mesaj değişik yönetimlerce görmezden gelinmiş olsa da-, Kürtler’in ve Türkler’in, hala o eşsiz sağduyularını ve “özkardeşlik” duygularını yiritmemiş oluşlarında; birbirlerine, kin bilemeyişlerinde…

O halde ihtiyaç duyulan şey, kuruluşta varolan ve bugün toplumun hücrelerine kadar nüfuz etmiş olan o kardeşliği kurumsallaştırmak…

Bunun yolu da “Kürt Hasan”ın vatan için döktüğü kanına gösterdiğimiz saygıyı, O’nun kimliğine, diline, kültürüne de göstermekten ve O’nu kalkındırmaktan geçiyor. Bunu yapabilirsek, “Kürt Hasan”ın “Türk Mehmet”le omuz omuza uğruna can verdiği bu ülke, her ikisinin torunları için de birlikte yaşanacak bir cennet olacak.

Apo “hizmet” ten neyi kastetti

Pazar, Ocak 17th, 2010

Apo “hizmet” ten neyi kastetti?

Apo’nun “Hizmete hazırım” demesi her ne kadar medyada ve kamuoyunda “caninin dönekliği”ne delalet sayılıp “Hizmetkârınızım” şeklinde tercüme edildiyse de PKK’yı ve onun liderini biraz yakından inceleyenler, bu cümlenin altında yatan anlamı çizebiliyor.

“Eğer bir hizmet imkânı olursa yaparım.”

Abdullah Öcalan’ın yakalandıktan sonra uçak­taki ilk ifadesinde söylediği cümle tamı tamı­na budur.

Apo bu cümleyi ve Türkler’e olan sevgisi”ni, zannedildiği gibi yakalanmış olmanın paniği içinde ve ilk kez söylü­yor değil… Şöyle bir arşivlere göz attığımızda bile buna yeterli kanıt bulabiliyoruz.

Sabah’ta 19 – 21 Nisan 1991′de yayımlanan Güneri Civaoğlu ve Ra­mazan Öztürk’le yaptığı söyleşide, okuldayken Türk öğretmenlerini -he­le de Harbokulu’ndan gelen bir edebiyat hocasını- nasıl sevdiğini anlatmıştı uzun uzun…

Bundan iki hafta sonra Rafet Ballı’ya “Türkler’le işimiz var” demişti, “Türkler bizi bırakmak istese, biz Türkler’i bırakmayacağız.”

Ve işte “hizmet” cümlesi:

“Özal biraz değişebilse, benim gelişmeye nasıl hizmet ettiğimi daha iyi görürsünüz.” (Rafet Ballı / “Kürt Dosyası” / Cem Yayınevi / Ocak 92 s. 262)

Aynı yıl Bekaa’da görüştüğü dört gazeteciye ise Güneydoğu için şunları söylüyor Öcalan:

“- … bugün harabe halinde… taş üstünde taş kalmamış. Biz bu gücü rahatlıkla buranın imarına dönüştürebiliriz. Buraları Türki­ye’nin sırtında bir kambur değil, gerçekten halkın çalışma gücünü doğru yönlendirebilirsek bir cen­nete çeviririz.

- Yani ben bu işte görev alma­ya hazırım diyorsunuz.

- Gayet tabii… Ben sırf terör tanrısı değilim. Ben insanları mutluluk içinde, kalkınmış bir ül­ke görmek istiyorum. Kanla ne kurulur? Cesetlerden örülü bir dünyadan bahsedebilir miyiz yani?.. Ben karameti, çirkinliği, yaşamayacak bir yaşamı köyümde gördüm. Bu duruma geldim. Bizi kapalı görmeyin. Öyle terör yan­lısı, Türk’ün düşmanı, yabancı el­lerin maşası değiliz. Taş beyin­lerle bu iş yürümüyor. Biz onları (taş beyinlileri) biraz yumuşatacağız. Bu da bizim Tür­kiye halkına yapabileceğimiz en büyük hizmetimiz olacaktır.” (Tavlaş – İdiz – Utkan – Emiroğlu / Verso / “Apo’yla Yüzyüze” Ocak 92 s. 73)

* * *

Samimiyetine ister inanın ister inanmayın, ancak bunlar Apo’nun yıllardır sıkça telaffuz ettiği sözlerdir ve “hizmet’ten neyi kastettiğini ortaya koydu­ğu kadar, savunmasını neyin üzerine kuracağının da işaretini vermektedir.

Bu “hizmet tanımı” içinde dağdakilere yönelik bir silah bırakma çağrısı da yer alabilir, dünyanın dik­katini Güneydoğu’ya ve Kürt sorununa çekmek için mahkemeyi bir kürsü olarak kullanma niyeti de…

O yüzden, uyuşturulmuş bir adamın gözbebeklerine bakıp Freudyen tahliller yapmak yerine, yargılamanın olası sonuçları üzerinde durmak daha doğru olur.

Türkiye Apo’yu, Kenya’dan dönüş yolculuğu sırasında pe­kâlâ yukarıdan Akdeniz’in mavi sularına bırakabilirdi.

Bunu yapmayarak bir aşiret devleti olmadığını gösterdi ve yargılamayı seçti.

O halde şimdi bunun gerekleri yapılacak. Ve Türkiye açısın­dan asıl zorlu sınav o zaman başlayacak:

Apo her sanığa tanınan haklardan yararlanacak. Mahkûm olana kadar “masum” kabul edilecek. Kimse dava üzerine yorum yapamayacak. Savunma hakkına saygı gösterilecek. Avukatları kollayıcı açıklamalar yapacak. Mahkemede aleniyet ilkesi uygu­lanacak. Yabancı heyetler, gözlemciler gelip gidecek. Apo’nun savunması “hizmet” adı altında bir propagandaya ve Kürt sorunu tahliline dönüşecek. Mahkemeyi bir askeri hakim yönetirse, ka­rar muhtemelen Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden döne­cek. Türkiye tazminat ödemeye mahkûm edilecek. Bu arada dağdakilerin bir kısmı çağrıya uyup şehre inecek, silah bırakıp salıve­rilecek. 15 yıllık savaşın acıları içinde kavrulan bir toplumdan bü­tün bunları sabırla sineye çekmesi beklenecek. Çok sancılı bir süreç bekliyor Türkiye’yi…O yüzden öfkeleri bilmeyen değil, toplumsal başarı besleyen yaklaşımlara ihtiyacımız var.

…Belki de her zamankinden daha fazla…

Darısı Yeşil’in başına

Pazar, Ocak 17th, 2010

Darısı Yeşil’in başına…

Şimdi “Karaoğlan”ın yakalayacağı son bir “kötü adam” kaldı:

Yeşil…

Susurluk düğümünün son ilmeği olan Yeşil’in gözleri bağlı olarak Ankara’ya getirildiğini bir düşünsenize…

İlk sorgusunda “Her şeyi Türkiye’ye hizmet için yaptım” dediğini, sonra amirlerini, tetikçilerini birer birer ele verdiğini, katıldığı eylemleri, suikastleri, sabotajları, faili meçhulleri anlattığını…

Başbakan Ecevit’in hemen bir basın toplantısı yaparak “Söz vermiştik, yaptık. Cumartesi Anneleri’nin gözü aydın” dediğini… Çete tetikçilerine itirafları karşılığı pişmanlık yasasından yararlanma hakkı verildiğini…

Bunları da görebilecek miyiz…?

* * *

Önceki gün bu köşede yer alan “Duyar konuşacaktı” başlıklı yazıdan sonra CHP’nin “Susurluk uzmanı” Fikri Sağlar’la görüştük.

Sabancı suikastinin sanığı Mustafa Duyar’ın ortadan kaldırılmasının Susurluk bağlantılı olabileceği tahminine O da aynen katılıyor:

“Duyar’ın verebileceği bilgilerden korktular. Seçim öncesi son temizliklerini yapıyorlar” diyor.

Sağlar, Sabancı suikastinin ardında Susurluk çetesinin olduğuna inanıyor.

“Neden Sabancı” sorusunu ise, o dönem Kürt sorunuyla ilgilenen işadamlarının başına gelenleri hatırlatarak yanıtlıyor.

Hatırlayacaksınız Sakıp Sabancı, 1995′te bir “Doğu Raporu” hazırlamıştı. Raporun önsözünde Güneydoğu’da olup bitenleri ve dış ülkelerdeki örnekleri dikkatle incelediğini yazmış ve vardığı sonucu Diyarbakır’da şöyle açıklamıştı.

“Güneydoğu sorunu kuvvet kullanarak çözümlenemez”.

Sabancı, çözüm için Bask bölgesinden ve İrlanda’dan sözedince ağır eleştirilere uğramış. DGM takibine alınmış, hatta Alparslan Türkeş, “Çizmeyi aşıyorsun Sakıp Ağa” diye gürlemişti.

Raporun üzerindeki tarih Kasım 1995′ti.

Sabancı suikastinin tarihi ise 9 Ocak 1996…

* * *

Şimdi de ANAP’ın “Susurluk uzmanı” Eyüp Aşık’ın, Sabancı suikastinden sonra kendisini arayan ve Mustafa Duyar olduğunu tahmin ettiği kişiden aktardıklarına kulak verelim:

“Özdemir Sabancı’yı niçin öldürdüğümüzü bilmiyorum” diyordu telefondaki ses: “Ama asıl öldürmek istediğimiz Sakıp Sabancı idi. `Güneydoğu işine el attığından ötürü olabilir’ diye kendi aramızda tartıştık. `Buna bir ders verdiler’ diye düşündük. Bize emir verildi, `Öldür’ diye, niçin olduğunu bilemeyiz.”

“Telefondaki ses” verilen silahların suikastin ertesi günü ellerinden alındığını, üç gün sonra da kendilerine çevrildiğini söylüyor ve diyor ki:

“Eyüp abi dikkat et. Bunlar bizimle ülkücüleri aynı anda kullanıyorlar. Bana verilen silah benden sonra Susurluk’ta çıktı. Ben şimdi anlıyorum ki bu adamlar hem bize, hem onlara silah verip kullanıyorlar.”

* * *

Mustafa Duyar’la, öldürülmesinden birkaç hafta önce cezaevinde yapmak istediğimiz röportajın iznini bizzat dönemin Adalet Bakanı Hasan Denizkurdu vermiş, ancak bakanlık bürokrasisi engellemişti.

Dün Denizkurdu ile konuştum. Bürokratlar, röportajın yapılamama nedeninin “Duyar’ın vazgeçmesi” olduğunu söylemişler kendisine… Oysa Duyar’ın konuşmakta çok istekli olduğunu söyledim. Garipsedi.

Dün gelen bir başka ilginç bilgi ise “suikastin içerdeki ismi” Fehriye Erdal’la ilgiliydi. Erdal’ı istihdam eden ve Sabancı Center’ın temizlik işlerini üstlenen Ulusal Temizleme firmasının sahibi Kemal Aydoğan, şirketlerinde binin üzerinde insan çalıştığını, hepsini tanımasına imkân olmadığını ancak Hüseyin Kocadağ ile hiçbir ilgisinin bulunmadığını söyledi. Fehriye de diğerleri gibi gerekli evraklarla başvurmuş ve işe alınmış.

Bu “gerekli evraklar” meselesi önemli. Çünkü Fehriye Erdal’ın “temiz” sicil kaydı var. Oysa Fehriye’nin suikastten önce de epey bir olaya karıştığı, polisçe tanındığı ve bir operasyon olduğunda ilk kuşkulanılanlar arasında yer aldığı söyleniyor.

Böyle bir “şüpheli”ye savcılığın nasıl temiz kağıdı verebildiği de bir başka soru işareti…

Duyar’ın susturulmasından sonra Sabancı suikastindeki Susurluk bağlantısı hepten kafaları kurcalamaya başladı.

Susurluk, kara bir hayalet gibi, arada bir görünüp kendisini hatırlatıyor.

Apo tamam…

Darısı Yeşil’in başına…

Yatak odalarımızın Gorbaçov’u

Pazar, Ocak 17th, 2010

Yatak odalarımızın Gorbaçov’u

Akademik bir inceleme, ekranların “Beyaz Saçlı Prensi” Yıldo’nun cinselliğin demokratikleşmesine katkıda bulunduğunu öne sürüyor. Çünkü Yıldo, esprileriyle “mahremiyeti kafadan kopartıyor.”

Bazı anketlerde “100 Türk büyüğünden biri” ilan edilen Yıldo, “Türkçe” konulu Siyaset Meydanı’nda inanılmaz itiraflar yaptı. Ek­ranların “Beyaz Saçlı Prens”i, dili ve üslubu ko­nusunda çok üzerine gelinince adeta günah çı­kardı:

“O zamanlar haftada 7 gün, günde 3 saat ekrandaydık” dedi, “Köpeği bağlasanız dur­maz, havlamaz 3 saat…”

Daha da ileri gitti Yıldo… Çalıştığı kanalın genel müdürünün, bir canlı yayından sonra kendisini çağırıp programını banttan izlettiğini anlattı ve aynen şöyle dedi:

“Rahatsız oldum. ‘Bu ben miyim’ dedim kendi kendime… İzleyemedim.”

Ancak pişman değildi Yıldo… “Başka türlü, bu yerlere gelemezdik” diye savundu kendini… “Siyaset Meyda­nından bir gece sonra bu kez “A Takımı”nda boy gösterdi ve performansından bir şey kaybetmediğini kanıtladı. Banu Alkan’ın “Neremi Neremi” adlı eseri tartışılırken, bir radyo DJ’i ile girdiği tartışmada “Banu’nun 37 filmini seyretmişsin, işine yaradı mı bari” diye sordu ve gelen yanıt karşısında “kafadan koptu”:

“İzlediğimde ergenlik çağındaydım. Çok işime yaradığım iti­raf ediyorum.”

* * *

Türkiye’nin iletişim alanında en iyi dergilerinden biri olma­ya aday “Kültür ve İletişim” dergisinin 2. sayısında Yıldo üzeri­ne yapılmış bir incelenle yer aldı.

(F. Mutlu Binark-Peyami Çelikcan. “Mahremin Müzakereye Çağrılması ve Yıldo örneği.” 1998 yaz. 197-214) incelemeyi yapan öğretim üyeleri, Yıldo’nun 1994 Kasım ayında Show TV’de yayınlanan üç programını kayde­dip, espriler üzerinden bir içerik analizine girişmişler. Sonuçta ileri sürdükleri tez, Yıldo’nun “100 Türk büyüğü”nden biri olmayı çoktan hakettiğini gösteriyor: Binark ve Çelikcan, “Beyaz Saçlı Prens”in, esprileriyle cinsel iktidarın demokratikleşmesine aracı­lık ettiğini savunuyorlar.

İncelemeye göre Yıldo bunu birçok talk-show örneğinde olduğu gibi “mahremiyeti tartışmaya açarak” başarıyor. Konuklarını bir oturma odası dekoru içinde ağırlıyor. Davetkar gülüm­seyişini kameranın yakın plan çekimi ile seyir­ciye ulaştırıyor ve baş başa sohbet edermiş gibi bir ortam yaratarak onlardan özel hayatlarını dillendirmelerini istiyor. Bu sayede, o zamana kadar cinsellik, aşk, erotizm gibi kamusal alan­dan dışlanmış ve mahremiyetin sınırları içine hapsedilmiş konular, birden iplerinden kurtu­lup “alenileşmeye” başlıyorlar.

Binark ve Çelikcan, özel ilişkilerin medya-tik bir dönüşümle kamusal alana taşınmasıyla oluşan bu yeni platforma “pop-mahrem alan” adını takıyorlar.

Yıldo, kendi “pop-mahrem alan”ını cinsel içerikli esprileriyle yaratıyor. Esprileri, Freud’un espri türleri kategorizasyonuna aynen uyuyor: Bunlar “masum ve kasıtlı espriler…”

Yıldo bazen ağızdan kaçan doğal bir sözcüğü haz yaratma amacıyla kullanırken, bazen de kasıtlı olarak cinsel anlamlı es­priler yapıyor. Örneğin 12 Kasım 1994 geceki programında 25 yaşındaki kadın izleyicisine “Sesin gelmiyor hayatım. Ahizeyi ağzına doğru yaklaştırsana” diye sesleniyor. Kadın, “Ağzıma kadar soktum” deyince de beklediği sonucu almanın keyfiyle

“Neee”leyerek kahkahayı patlatıyor.

Binark ve Çelikcan, bu espriler sayesinde kamusal alanda bir baskı aracı olarak karşımıza çıkan fallus’un “ifşa edilerek” iktidarının zayıflatıldığı teşhisini koyuyorlar. “Mahrem alanda erkeğin kadın üzerinde bir iktidar aracı olan cinsellik, pop-mahrem alanda kadın ve erkek arasında müzakere konusu edi­liyor. Bu müzakere, erkeğin topyekün iktidarını yitirmesi sonu­cunu doğurmasa da kadınlara iktidara müdahale etme, onunla alay etme, ironik ve sinik bir meydan okuma olanağı veriyor.” Böylece kadın izleyici, bir yandan cinsellik meselesine (baş başa gibi görünen bir dekor içinde ama kamu önünde) espriyle karı­şık dahil olurken, bir yandan da ekran başında bu espriler aracı­lığıyla bastırılmış cinsel içgüdülerinin iplerini çözüp “kendi libi­dosunu zahmetsizce doyuma ulaştırıyor.”

* * *

Binark ve Çelikcan, daha da ötesini iddia ediyorlar:

“Pop-mahrem alanda, fallik gücün iktidarının müzakereye açılmasının kadınların bu gücün baskısından kurtularak özgür­leşme kaygılarını kamçılayacağını ve mahremiyetin dönüşüm sürecinin giderek tüm iktidar ilişkilerinin de yeniden yapılan­ması yönünde bir devinim yaratabileceğini” öne sürüyorlar.

Cinsel yaşamda Perestroyka ve Glastnos…

Yıldo, “yatak odalarımızın Gorbaçov”u olma yolunda emin adımlarla ilerliyor.

Kürt kimliği mi yasaklanıyor

Pazar, Ocak 17th, 2010

Kürt kimliği mi yasaklanıyor?

HEP ve DEP’ten sonra HADEP de kapatılma yolunda… Ancak iddianame dikkatle okunursa, yasaklanmak istenenin sadece HADEP olmadığı anlaşılıyor.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı tara­fından kaleme alınan HADEP iddianamesi diyor ki:

“Türkiye’de bir tek kimlik var­dır, o da Türk kimliğidir. ‘Kürt kültürel kimliği tanınsın’ yo­lundaki talep ülkeyi bölmek amacıyla atılmış sinsi bir adım­dır.” (İddianame: sayfa 55)

Şimdi bakalım neymiş bu “Kürt kimliği” denilen şey?

İşte bir tanım:

“Kürtçe konuşan, ‘Kürt asıllı­yım’ diyen insana Kürt kimliği diyo­ruz. Artık buna karşı çıkmak da mümkün değildir.”

Kim bu tanımın sahibi:

Süleyman Demirel…

Bunları söylediğinde Başbakan…

Bugün Cumhurbaşkanı…

Demirel 8 Aralık 1991 günü yardımcı­sı Erdal İnönü ile birlikte gittiği Diyarbakır’da yaptığı konuşmada ayrıca diyor ki:

“Bu devleti beraber kurmuşuz. Türki­ye Kürt realitesini tanıyacaksa, ki tanı­mıştır ve bana göre son bir senenin en önemli olayı odur, öyleyse Kürt realite­sini tanımak aslında Türkiye birliğini muhafazaya mani değildir.”

Demirel’in

Başbakan olarak söylediği o sözler, bugün Yargıtay Başsavcısı’na göre suç…

Demirel o konuşmasında Türkiye’nin imza attığı Paris Şartı’na atıf yapıyordu:

Ne diyor Avrupa ülkelerinin devlet ve hükümet başkanları­nın imzasını taşıyan Kasım 1990 tarihli Paris Şartı:

“Ulusal azınlıkların etnik, kültürel, dil ve dini kimliklerinin korunacağını, ulusal azınlıklara mensup kişilerin bu kimliklerini ayrıma tabi tutulmaksızın ve ka­nun önünde tam eşitlikle, hür olarak ifade etmeye, koruma­ya ve geliştirmeye hakları olduğunu teyit ederiz.”

Bakın Çiller başkanlığında kurulan SHP-DYP koalisyo­nu protokolünde ne yazıyor:

“Hükümetimiz, yurttaşlarımızın etnik, kültürel ve dile ilişkin özelliklerinin özgürce ifadesinde, korunmasın­da ve geliştirilmesinde karşılaş­tıkları yasal ve fiili eksiklik, engel ve sınırlamaları, Türkiye’nin im­za koyduğu Paris Şartı’na uygun biçimde ve ulusal bütünlük içinde giderecektir. Türkiye’nin üniter yapışı içinde etnik, kültürel, dil ve inanca ilişkin kimlik özellikleri öz­gürce ifade edilebilecek, özenle korunabilecek ve serbestçe geliştirile­bilecektir.”

Şimdi bir de yargı açısından du­ruma bakalım:

Hatırlayacaksınız Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği bir dö­nem SBF öğretim üyesi Prof. Dr. Doğu Ergil’e bir “Doğu Raporu” hazırlatmıştı. O ra­porda suç unsuru bulunduğu iddiasıyla DGM Başsavcılığı bir soruşturma başlattı ve sonunda takipsizlik karar! verdi.

Kararın gerekçesinde, raporda suç unsuruna rastlanmadığı vurgulanırken şöyle deniliyordu:

“Türk vatandaşının etnik köken itibarıyla Türk olmadığı açık bir gerçektir.”

Çünkü “Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı” olmak “Türk ol­mak” demek değildir. Gerek Türkiye’nin imza attığı ulusla­rarası belgelere, gerekse ülkeyi yönetmiş liderlerin ve hükü­metlerin deklarasyonlarına göre “Kürtler de kendi ‘tanın­mış’ kimlikleriyle bu ülkenin birinci sınıf yurttaşıdırlar.”

Şimdi baştaki cümleyi yeniden okuyup yanıtlayın baka­lım:

Kürt kültürel kimliğinin tanınması talebi “Bölücülerin sinsi bir adımı” mıdır, 1990′larda telaffuz edilmeye başlanan bir “devlet politikası mı?”

* * *

Parti yasaklama konusunu bir başka yazıya bırakıyorum.

Ama parti yasaklamak için iddianame hazırlarken bir kimliği yasaklamaya kalkışmak, hele bunu devletin imza koyduğu uluslararası sözleşmeleri, başbakanların taahhütle­rini, hükümet programlarını, DGM kararlarını hiçe sayarak yapmak…

İşte o noktada durup düşünmek gerekiyor.

İpekçi ve Latin bağlantısı

Pazar, Ocak 17th, 2010

İpekçi ve Latin bağlantısı

“Kimi lisenin son sınıfında okuyordu, kimi de üniversitede…

Hekim olacaklardı, mühendis olacaklardı… Hastaları iyileştirecekler, binalar, makineler, barajlar, köprüler yapacaklardı. Çoğunun yoksul ailesi o günleri bekliyordu. Onlarla gurur duyacaklar, onları okutmak için çektikleri sıkıntıları unutacaklardı.

“Olmadı.

Hepsi öldürüldüler. Lanet olsun bu cinayetleri kışkırtanlara..!”

O korkunç finalle biten 1970′lerin kan gölü yeni birikmeye başladığında, Milliyet’in Genel Yayın Müdürü ve Başyazarı Abdi İpekçi, her gün başyazı yazdığı köşesine, öldürülen bazı gençlerin fotoğraflarını koyuyor ve altına bu satırları yazıyordu.

Çok değil 3 yıl sonra bizzat kendisi onların hedefi oldu.

Bugün katledilişinin 20′nci yıldönümü…

Kendisini saygıyla anarken katillerine ilişkin bazı bilgilerle hafızalarımızı tazelemek istiyoruz.

* * *

İpekçi’nin katili Mehmet Ali Ağca, 32. Gün’de Mehmet Ali Birand’a “Cezam bittiğinde Costa Rica ya da Brezilya’ya gitmek istiyorum” diyor ve devam ediyordu:

“23 Ağustos 1984′te Costa Rica’daki uluslararası barış toplantısında Costa Rica Cumhurbaşkanı ve yetkililer ‘Ağca’yı misafir etmeye hazırız’ dediler. Costa Rica’da beni kim tanır. İtalya nere, Türkiye nere, Costa Rica nere…”

Ağca bu daveti, kendisinin “mesih” olduğunun bir kanıtı olarak takdim etse de Costa Rica hiç tesadüfi bir adres değil.

Neden?

Bunun yanıtı da yine Ağca’nın 2 Şubat 1997′de “Durum” programında Güneri Cıvaoğlu’na söylediklerinde…

Soru şu:

“Abdullah Çatlı ‘kontrgerilla’ eğitimini nerede almıştı?

İşte Ağca’nın yanıtı:

“Sayın Çatlı, Costa Rica’da kısa fakat yoğun bir anti-terör eğitimi görmüştü. Kendisinin vazifesi Türkiye’de ve Ortadoğu’da komünist terör gruplarına karşı savaşmaktı. Mükemmel karate biliyordu. İngilizce biliyordu. Sahte pasaport ve kimlik düzenlemekte uzmandı. Olağanüstü otomobil kullanıyordu. Askeri eğitim gördüğü belliydi. Bir keresinde bana Costa Rica’da eğitim gördüğünü itiraf etmişti.”

Güneri Cıvaoğlu’nun “Çatlı’yı Costa Rica’da eğiten ABD mi” sorusuna Ağca önce “Amerika devleti kesinlikle değil” yanıtını veriyor, “Ama CIA’den birkaç hain çıkmış olabilir” diyordu. Ağca’ya göre, “Bir örgüt, onları maşa olarak kullanarak Türkiye’yi 12 Eylül’e sürüklemişti. Çatlı da bu amaçla Costa Rica’da yabancılar tarafından eğitilmiş ve getirilip bazı suç örgütlerinin başına konulmuştu. Bir iç savaş çıktığında Çatlı sağ tarafta o savaşı yönetecek şeflerden biri”ydi.

“Plan böyleydi”.

* * *

Ağca’nın sözünü ettiği örgütü artık tanıyoruz:

“Kontrgerilla…”

“Kontrgerilla Cumhuriyeti”nin Latin bağlantısını emekli Kurmay Yarbay Talat Turhan daha 1975 yılında yazmıştı;

“Panama’daki ABD üslerinde kontrgerilla okulları kurulduğunu, 40 değişik kursta değişik ülkelerden bugüne dek 30-40 bin askeri personel eğitildiğini, bunlardan 170′inin ülkelerinde devlet başkanlığı, başbakanlık, genelkurmay başkanlığı gibi üst düzey görevlere getirildiklerini… Örneğin Costa Rica cumhurbaşkanlarından Jose Figures’in 30 yıl CIA hesabına çalıştığını…”

Talat Turhan 1977′de 1 Mayıs katliamından 10 gün sonra “7 Gün” dergisindeki yazısına “İktidarların çeteleşmesi” başlığını koyuyor ve “Kontrgerilla, terör ve siyasi cinayetleri araç olarak kullanarak faşist askeri darbelere ortam hazırlar ve bu suretle azgelişmiş ülke düzenlerinin emperyalist çıkarlara uyarlı şekle dönüştürülmesini sağlar” diye yazıyordu.

Susurluk’tan sonra ortaya dökülen bunca olay, onca isim, giderek karmaşıklaşan ilişkiler ağı içinde konunun özünü gözden kaçırmamalıyız.

Kimlerdi İpekçi’nin deyimiyle “bu cinayetleri kışkırtanlar…”

Kimlerdi İpekçi’yi kurşunlatanlar..?

Kimlerdi onları eğitenler, maşa haline getirenler?

İpekçi’nin ölümünün 20′nci yılında bu soruların yanıtlarını az çok biliyoruz artık…

Ama bu canileri lanetlemek yetmiyor, onları deşifre etmek, mahkum etmek ve yeni cinayetlerin önünü kesmek gerekiyor…

… Çocuklarımız yarın hekim ya da mühendis olabilsinler, hastaları iyileştirebilsinler, aileleri onlarla gurur duyabilsinler ve hiç olmazsa gelecek nesiller aydınlık bir ülkede yaşayabilsinler diye…

Asıl “Karınca Z” yasaklanmalı!

Pazar, Ocak 17th, 2010

Asıl “Karınca Z” yasaklanmalı!

“Türk tarihini çarpıtıyor” diye “Mulan”a karşı çıkanlar bir de “Karınca Z”yi görmeliler… Tahrifatın ve tahrikin büyüğü orada…

Milliyetçi Hareket Partisi, bir Walt Disney ya­pımı olan “Mulan” adlı çizgi filme “Türk tarihini karaladığı ve gerçekleri çarpıttığı” gerekçesiyle tepki gösterdi. Partiye göre zekâsıyla Moğollar’ı alteden Çinli kadın savaşçı Mulan, Türkler’i barbar, Çinliler’i ise barışsever gösteriyor­du.

Mulan’ı henüz izleyemediğim için bir yorum yapa­mayacağım, ancak birkaç ay önce izlediğim, yine Walt Disney yapımı “Karınca Z” adlı çizgi filmin çok daha fazla tepkiyi hakedecek nitelikte oldu­ğunu söylemeliyim. Seslendirmesini Woody Ai­len, Sharon Stone, Sylvcster Stallone gibi Hollywood şöhretlerinin yaptığı Karınca Z’nin “Türk tarihini karalama ve gerçekleri saptırma” işinde çok daha ileri gittiği kanısındayım.

* * *

İzlememiş olanlar için konuyu kısaca özetleyeyim: Bir karınca kolonisini anlatıyor film…

Bir kraliçenin yönettiği bu kolonide bebek karın­calar, doğar doğmaz koloninin egemenlerince incele­niyor ve ne olacaklarına baştan karar veriliyor.

Zaten iki seçenek var: İşçi olmak ya da asker ol­mak…

İşçi karıncalar koloninin inşası ve yiyecek tedariki ile görevliler. Asker karıncalar ise savunmayla…

Ancak karıncaların komu­tanı, kraliçeye göz koyup kolo­ninin gelecekteki hükümdarlı­ğına göz diktiğinde, asker ka­rıncalar yönetim konularıyla da yakından ilgileniyorlar.

İşçiler için çalışma koşulları öyle ağır ve askerlerin baskısı öyle yoğun ki, tam bir esir hayatı yaşıyorlar kendi kolonile­rinde… Işıksız tünellerde köle gibi çalışırken onlara tek umut veren şey, uzaklarda bir yerde bir “ütopya ülkesi” ol­duğu inancı…

Bir gün yaşlı bir karınca, Z’ye o düş ülkesinin yerini ta­rif ediyor. Büyük dağ aşılacak, büyük okyanus geçilecek ve yiyeceğin sınırsız, eğlencenin hudutsuz olduğu, çalışmadan yaşanan ütopya ülkesine varılacak.

Karınca Z, ütopya hayaliyle koloniden kaçıyor. Yerüs­tünde de bir dünya olduğunu, güneş açtığını fark ediyor.

Dağı aşıyor, okyanusu geçiyor ve sınırsız yiyecekler ülkesine ulaşıyor. Burayı büyülenerek dolaşıyor ve ütopyayı keşfetmiş olmanın heyecanıyla ko­loniye geri dönüyor. Bütün işçilere, dışarıda da bir dünya olduğunu müjdeliyor, bu eziyetlere katlanmadan da karınlarını duyurabileceklerini anlatıyor.

Ve ayaklanma başlıyor karınca kolonisinde… Kraliçeyi avuçlarına almış olan askerler, tam iktidarı ele geçirecekken başlayan bu isyana müthiş öfkeleniyorlar. Başkomutan, emir verip koloninin bütün çıkışlarını kapattı­rıyor ve yönetime el koyuyor. Sonra da isyancı karıncaların hapsedildiği tünelle­re su vererek hepsini ölüme gönderiyor, itiraz edenlere de bunu “koloninin bekası için” yaptığını söylüyor. Ancak Z ortaya çı­kıp, ölüme gönderilen karıncalara bu müda­halenin koloniyi kurtarmak için yapıldığına inanmamalarını söylüyor ve diyor ki:

- Koloninin bekası için deyip bizi öldürü­yorlar. Oysa kimdir koloni? Koloni biziz!

Bunun üzerine isyan büyüyor. Kraliçeyi devirmek üzere olan iktidar meraklısı asker­ler yeniliyorlar. Z, kahraman oluyor ve halkı­nı ütopya ülkesine doğru götürüyor.

Lakin asıl mesaj son sahnede…

Filmin sonunda kamera yükselirken, bü­tün bu itiş kakışın yaşandığı yerin New York açıklarında küçük bir toprak yığını olduğunu görüyorsunuz. “Ütopya” ise az ötedeki tümseğin (dağın) ardındaki su birikintisini (okyanusu) geçince başlayan kent çöplüğüdür.

Bunca ihtiras ve onca zulüm, şu kadarcık bir toprağı paylaşmak adına sürdürülen bir iktidar savaşından ibaret­tir; bizim bekamız adına bizi kurtarma çabaları da o savaşın bir parçasıdır. Kolonimizde bizi ezerken, dışarıdaki koca dünyayı ve gün ışığını görmemizi engellerler, çünkü onları görürsek, bize hükmedenlerin ne kadar küçük ve zavallı ol­duklarım anlamamızdan korkarlar.

O yüzden başka çıkış yok zannederek köle gibi çalışır gideriz. Ve ne yazık ki ütopyalarımız da hayal gücümüzün sınırlarıyla sınırlıdır.

* * *

MHP ne der bilmem, ancak ben, açıkça “Türk tarihine hakaretler içeren ve gerçekleri çarpıtan” bu çizgi filmin, gençlerimizi çocuk yaşta zehirlememesi için derhal yasak­lanmasından yanayım.

Tanrının posta kutusu Tanrının posta kutusu

Pazar, Ocak 17th, 2010

Tanrının posta kutusu

KUDÜS

Üst üste dizilmiş iri taşlarla göğe yükselen eski duvarın önünde, kutsal bir nöbet bekler gibi ileri geri salınarak ve fısıltıyla mırıldanarak dua ediyor Yahudiler…

Alınlarıyla dokunup itinayla okşadıkları duvar, 2500 yıl önce yıkılan Musa kavminin ilk tapınağı… Daha sonra defalarca yeniden yapılıp, yeniden yıkılan tapınaktan arda kalan bu duvar, adeta Kudüs’ü simgeliyor; başına gelenlerin dehşetiyle çökük, başına gelenlerin dehşetine rağmen dimdik ayakta…

Çok görüp geçirmiş bir yaşlı kadın gibi; yıpranmış lakin vakur duruyor; eteğine kapananlara karşı her zaman müşfik, ama gövdesi yara bere içinde…

Tapınanların ellerindeki kutsal kitap neden orada olduklarını anlatıyor:

“Yaruşelim’de bir dönem Rab’dan uzak kalanlara Yehova şöyle dedi: `Sizi başka memleketler arasına dağıttım. Lakin sonra, dağılmış olduğunuz kavimler arasından sizi yine bir araya toplayacağım ve İsrail diyarını size vereceğim’.”

İşte 2000 yıl önce “vaadedilmiş bu toprağa” nihayet 50 yıl önce kavuşmuş olmanın sevinciyle “Ağlama Duvarı”nın huzurunda ibadet ediyor İsrailliler… Ağlama sırası onların işgal ettiği topraklarda yaşayan Filistinliler’de…

Ağlama Duvarı’nın taşları arasında kağıt parçaları var. Bunlar Museviler’in “Tanrı’ya yazdığı mektuplar”… Kudüs başhahamı haftanın belli günleri bu kağıtları duvar kovuklarından toplayıp kente tepeden bakan Zeytin Dağı’na gömüyor. Tanrı’nın, mektuplarını oradan “alıp okuduğuna” inanılıyor.

Mektupların çoğunda “barış” dilendiğini söyleyen kılavuzumuz “Siz de bizim için barış dileyin, buna çok ihtiyacımız var” diyor.

Adı, İbranice “Barış toprağı” anlamına gelen Kudüs, topraklarında barışı görmek için Tanrı’ya dilekçe yazıyor.

* * *

Lakin şehir, savaş kokuyor buram buram…

Kendisini Zeytin Dağı’ndan ilk görenleri çan sesleri ve ezanlarla karşılayarak büyüleyen Kudüs, daha yakından bakıldığında, zoraki bir barışta kinini geçici olarak içine gömmüş kan davalıların kurduğu bir saatli bombayı andırıyor; öyle bir bomba ki, patlamanın saatini, bombayı kuranlar bile bilmiyorlar; öyle bir bomba ki, herkesten önce saatini durdurmaya çalışanları uçuruyor havaya…

İsrail devletinin varlığını tanımaya kalkışan Ürdün Kralı Abdullah 1951 yazında Mescid-i Aksa kapısında bir Filistinli tarafından kurşunlanmıştı; tıpkı Filistinliler’le el sıkıştı diye, 1995′te Tel Aviv’de bir İsrailli tarafından kurşunlanan İzak Rabin gibi…

Barış için Tanrı’ya mektupların yazıldığı toprak o kadar kızgın ki, yakıyor barışa uzanan elleri…

Tanrı’nın vaadettiği barışa ulaşmak için savaş boyaları sürünmüş kavimlerin diyarı burası… Dünyanın en eski sorun yatağı… bölünmüşlüğün başkenti… Birkaç kilometrekarelik alan içinde 3 büyük dinin müminleri kutsal bir fener alayı gibi geçiyorlar önünüz sıra… Lakin bu inançlar resmigeçitinde, ibadetin peşinden cinayet geliyor. Tanrının dünyaya barış elçilerini yollamak için seçtiği bu peygamberler kenti, barışa en uzak düşen toprak olmuş adeta…

Tanrı, kendisi adına işlenen bunca katliama seyirci kalmış binlerce yıl…

Almamış mektupları…

* * *

Yine de dükkanlarının, çocuklarının, mahallelerinin adını barış koymuş Kudüs…

Bir yandan Ortadoğu’nun tam kalbine yerleştirilmiş o saatin tiktakları duyuluyor, öte yandan barış duaları…

İsrail’de Mayıs’ta yapılacak seçim için barış güvercinli afişler asan Likud partili genç de, Kudüs’ün Arap çarşısında Arafat fotoğraflı tişörtler satan Filistinli çocuk da, Japon turistlere Saba Melikesi’nin tasviri önünde poz veren Etiyopyalı rahip de, altın kubbesiyle şehir üzerinde kutsal bir işaret gibi parıldayan Ömer Camii’nin kapısında “Yallah yallah” diye çocuk kovalayan kefiyeli bekçi de, Sinagog’ta uzun saçları ve simsiyah giysileriyle dualar mırıldanan Hazidiler de, bugün 700′üncü yıldönümü kutlanan Osmanlı’nın hediyesi Şam Kapısı’nda, ülkenin “folklorik bir özelliği” sayılan güvenlik kontrolü yapan İsrailli asker de, az ötedeki Lübnan lokantasında İbranice altyazılı Dallas seyreden kipe takmış çarşı esnafı da, Kudüs Hard-Rock Cafe’de dans eden üniversite öğrencileri de, nikah sonrası Ağlama Duvarı önünde ağız dolusu gülücüklerle poz veren Musevi çift de, bayrama denk gelen Cuma günü Hz. Muhammed’in Miraç’a çıktığı noktada secde eden onbinlerce Müslüman da, inandıkları, tapındıkları, sığındıkları aynı tanrının barış dualarını kabul etmesini bekliyorlar. Tüm dinlerin kesistiği bu yaşlı kavşakta tanrının dağa gömülen mektupları almasını ve Kudüs’ü, adına yaraşır bir “barış toprağı” haline getirmesini diliyorlar.

Uğruna tapınaklara kapanıp bunca dualar ettikleri barış için, dua ettikleri yerin 3-4 adım ötesindeki bir başka tapınakta bir başka dilde yakarılıyor.

Ne var ki onlar birbirleriyle değil, Tanrı’yla konuşmayı tercih ediyorlar.

Toprağa gömülmüş mektuplar, adresi bulmuyor.

Kudüs, çok görmüş geçirmiş bir yorgun kadın gibi, yaralarından ışıklar saçarak ve eteğinde dua edenleri alınlarından öperek barışı bekliyor.

Yeli tutmaya çalışmak

Pazar, Ocak 17th, 2010

Yeli tutmaya çalışmak

Masada/İsrail

Arabanın iki camından Necef Çölü akıp gidiyor sessiz sedasız, uçsuz bucaksız…

Volkanik engebelerle bezeli dev bir ovada art arda dizilmiş kanyonlar, bin yıldan arta kalmış putlar gibi bizi süzüyor uzaktan…

Yahudilerce kutsal sayılan bir Cumartesi günü, İsrail’in en güneyinde palmiyelerle süslü tropikal iklimi geride bırakıp Mısır’la Ürdün arasında bir pergel gibi açılan sınır boyunca kuzeye tırmanıyoruz.

500 bin yıllık bir tarihin üzerinde yol alıyoruz; insanlığın en eski açık hava müzesinde gezer gibi…

Çölü geçerken kılavuzumuz, her adım başı kutsal kitaplara atıf yaparak bir başka efsane fısıldıyor kulağımıza…

Kimler geçmemiş ki bizden önce: Filistinliler, Yahudiler, Romalılar, Haçlılar, Memlükler, Osmanlılar, İngilizler…

Herkül’ün ve Kleopatra’nın toprağındayız, Saba Melikesi’nin, Büyük İskender’in, Aslan Yürekli Richard’ın, Salahaddin’in, Napolyon’un Kanuni Sultan Süleyman’ın arşınladığı yollarda, peygamberlerin izini sürüyoruz.

Kim bilir kaç kez yıkılıp, yeniden kurulmuş kentlerin, dirilip yok olmuş uygarlıkların, sürülüp katledilmiş halkların çöle dağılmış kalıntıları, toprağa karışmış acıları üzerinden geçiyoruz arabayla…

Destanlar, efsaneler, hurafeler uçuşuyor peşimiz sıra; her biri bu topraklar üzerinde yeşermiş kinleri, yaşanmış katliamları, soykırımları, sürgünleri anlatan…

Onca acıdan geriye kalan ne?

Gözyaşı ve kanla sulanmış bir çölü aşarken bu soruyu Süleyman peygamber yanıtlıyor:

“Yeruşalim’de kraldım” diyor Tevrat’ta Hazreti Davud’un oğlu:

“Büyük işler yaptım. Benden evvel Yeruşalim’de olanların hepsinden daha büyük oldum. Güneş altında yapılan bütün işleri gördüm. Sonunda ellerimin yapmış olduğu bütün işlere ve yapmak için çektiğim emeğe dönüp baktım: İşte, hepsi boştu ve yeli tutmaya çalışmaktan ibaretti”.

* * *

Çöl, bir süre sonra yorulup, bir su kenarında mola veriyor.

Lut Gölü’nün sathına dağların sureti vuruyor.

Dünyanın deniz seviyesine göre en düşük noktası burası; yeryüzünün tabanı…

Gölün belinin en inceldiği noktada sarp fay bayırları büyük bir kalyona sürüklüyor bizi… Lut gölüne bakan bu dev kalyonun ancak teleferikle tırmanılan zirvesinde karşımıza yeni bir efsane çıkıyor.

Milattan önce kurulmuş olmasına rağmen bugünkü İsrail’in sembolüne dönüşen Masada, tarihe geçmiş bir direnişin başkenti…

Çölün ortasındaki bu kalyonun tepesinde kurulan kale, milattan sonra 66′da Romanlılar’a karşı ayaklanan Yahudiler’in sığınağı haline gelmiş. Romanlılar 4 yıl süren bu isyanı bastırdıktan sonra, Masada’ya sığınan Yahudiler’i teslim almak için kanyonu kuşatmışlar. Tarihçilere göre 15 bin Romalı asker dağın eteklerine kamp kurmuş ve kanyona tırmanan bir rampa inşa ettirmeye başlamışlar. Rampanın yükseldiğini gören Yahudiler, sonlarının yaklaştığını anlayınca, tarihe geçecek bir karar almışlar. Saldırının başlamasına yakın, kaledeki kadın, erkek ve çocuklardan oluşan 967 Yahudi, önce evlerini ve mallarını ateşe vermişler, sonra da aralarında 10 kişiyi, kalanları öldürmekle görevlendirmişler. 10 kişi, diğer 957′yi tek tek öldürmüş. Sonra 10 kişiden biri, diğer 9′u öldürmüş. Son kalan Yahudi ise intihar etmiş. Romalılar kaleye girdiklerinde bu inanılmaz manzarayla karşılaşmışlar. “Esir olmaktansa ölmeyi seçen”lerin yaşadıklarını tarihe, bu toplu intihardan sağ kurtulmayı başaran iki kadın anlatmış.

Bugün hemen her İsrailli çocuk Masada’yı okul çağında ziyaret ediyor, her İsrailli asker, eğitimini tamamladıktan sonra yemin törenini Masada’da yapıp, oradaki direnişin anısıyla silah kuşanıyor.

Masada, İsrail’in savaşçı ruhunu simgeliyor.

* * *

Bitmeyen kinlerin diyarında efsanelerden miras kalan öfke hâlâ ayakta…

Tarihten o acıları devralan çocuklar, nesillerdir yeni savaşlar, yeni acılar miras bırakıyorlar torunlarına…

Tarih bu toprakta hep aynı kanlı kapıya açılıyor.

Oysa kapının ardındakini Tevrat’ta Hazreti Süleyman söylüyor:

“Her şey boş…” diyor Davut Peygamber’in oğlu ve soruyor: “Güneş altında döktüğü bütün terden insanın kazancı nedir? Bir nesil gidiyor, bir nesil geliyor; fakat dünya ebediyen duruyor. Güneş doğuyor, batıyor ve yine yerine, doğduğu yere koşuyor. Yel, cenuba gidiyor, şimale dönüyor ve döne döne bunu tekrar ediyor. Bütün ırmaklar denize akıyor, fakat deniz dolmuyor.”

O halde…?

“Ne var idi ise, olacak odur ve ne yapıldı ise yapılacak odur. Güneş altında yeni bir şey yok. Hepsi boş ve yeli tutmaya çalışmaktan ibaret…”

Bir kale dolusu insanın kendi ölüm fermanını imzaladığı Masada’nın doruğundan Lut gölünü izlerken, bugün aynı topraklarda yaşanan acıları, sürüp giden savaşları, dökülen kanları düşünüyor ve çölden şimale doğru esen yeli tutmaya çalışıyoruz.

Tevrat’ın sözleri çınlıyor kulağımızda:

“Güneş altında yeni bir şey yok.”

Kızıldeniz’de bayram

Pazar, Ocak 17th, 2010

Kızıldeniz’de bayram

El-at/İsrail- Bir denizin bittiği yerde durdum geçen gün…

Ve kainatın ateşle dansını izledim.

Güneş, çöl dağlarının ardından lavlar püskürterek battı ve tepelerdeki yangının közü saatlerce dağılmadı.

Önce pembeleşti dağlar, sonra çıplak doruklarından yamaçlara inen gölgeli damarlar boyunca kızıla kesti. O kızıllık, dağ eteklerinin suyla buluştuğu yerde denizi tutuşturdu.

Saatlerdir çivit mavisiyle cam göbeği arasında dalgalanıp duran deniz, kiremit rengi bir ışıkla alev aldı birden… Dağın rengi denize aktı; sanki kızıl bir dev nasırlı ellerini suya sokmuş gibi…

Gün boyu çölün harını serin yamaçlara taşıyan rüzgâr durulur gibi oldu.

Sakinleşen denize samanyolundan bir taç yaktı yıldızlar…

Günbatımının, suyu, toprağı ve gökkubbeyi nasıl kavurduğunu izleyince anladım “Kızıldeniz”in anlamını…

Çölün denize kavuştuğu yerdeydik ve doğa, bu buluşmayı her akşam, alevi göğe vuran dev bir ateş yakarak kutluyordu.

* * *

Akabe Körfezi’ndeyiz.

İsrail’in en ucunda… Çölün mola verdiği bir vahada…

Karlar içindeki Ankara’ya 2 saat mesafedeki El-at kasabasında 21 derecelik yaz sıcağı ve ılık bir deniz karşılıyor bizi…

Geçen yıl, kuruluşunun 50. yıldönümünü kutlayan İsrail, çölü terbiye edip kumsala dönüştürmüş ve Yahudi topraklarının Ürdün ve Mısır’la buluştuğu bu kavşakta bir turizm merkezi oluşturmuş.

Sahilden bakınca karşıda Akabe’nin ışıkları parlıyor.

1994 İsrail-Ürdün anlaşması ile Ürdün’e geçen bu küçük kasaba, 1917′de Albay Lawrence komutasındaki Arap ordularının ele geçirdiği ilk merkez olarak biliniyor. Sir Lawrence bu körfezi Mısır’dan silah sevkiyatı için kullanmıştı.

O silahlarla bir İngiliz kumandasındaki Müslüman Arap askerleri, Müslüman Osmanlı ordusuna karşı savaştılar.

Sina Cephesi’nin Şam’daki karargâhında Mareşal Falkenhayn’ın komutasındaki Mustafa Kemal ve İsmet Bey gibi kumandanlar, 30 bin yorgun asker ve 21 bin tüfekle, tam techizatlı 130 bin kişilik bir orduya karşı tutunmaya çalışıyorlardı.

Sonrası malum:

Osmanlı’nın Araplar’ı, Araplar’a rağmen savunma çabası büyük bir hayalkırıklığı ve şu meşhur “Araplarca ardından hançerlenme” finaliyle sona erdi.

Can çekişen bir imparatorluğun uzak köşelerinde çaresizce direnen bir avuç komutan, ulusal sınırlara çekilip kendilerine yeni bir yurt kurdular. İngilizler’le el ele vererek Osmanlı ordusunu gerileten Araplar ise, aynı İngilizler’in çok geçmeden bu topraklarda İsrailliler’e bir yurt verilmesi çağrısı ile “u dönüş” yapışını görüp elbet çok şaşıracaklardı.

Osmanlı’nın nice oğullar gömerek çekildiği Ortadoğu’nun o kaygan zemini üzerinde 2. Dünya Savaşı’ndan sonra bir İsrail devleti kuruldu.

Arap dünyası yarım asırdır onunla başetmeye çalışıyor ve biz El-at’tan karşı sahile baktıkça Sir Lawrence’ın peşine takılan Araplar’ı ve Kızıldeniz üzerinden sevkedilen silahları hatırlayıp acı acı gülüyoruz.

* * *

Birkaç güne sığan kısa bir İsrail gezisinin ilk durağından notları tamamlarken güneş, kızıl saçlarıyla çöl dağlarının ardından doğuyor yine…

Sular, o saçları dalga dalga sahile taşıyor.

Denizin bittiği yerdekiler, suya dokunup güneşin ıslak saçlarını okşuyorlar.

Kızıldeniz uyanıyor.

Hakan Türkiye’dir, Türkiye Hakan…

Pazar, Ocak 17th, 2010

Hakan Türkiye’dir, Türkiye Hakan…

Bu yazı tek bir cümledir; cümle alemi o cümleye sığdırma telaşında…

Hakan Şükür’ün Juventus macerasının bizim topyekün yaşayageldiğimiz hayatla ne kadar benzeştiğini düşündüm de, baktım, bütün kişilik özelliklerimiz o aynadaydı; yeteneklerimizi aşan hırslarımız, “Bir Türk cihana bedeldir” dayılanmalarımız, “Avrupa’da aşağılanan Türk­lerin intikamını alacak yiğit” dolduruşlarımız, Viyana kuşatmasını anımsatan mehter kıyafetiyle top başında ka­barmalarımız, “İtalyan kız­ları Hakan’ın yolunu gözlü­yor” palavralarımız, “Aman, git istikbalini kur­tar” teşvikiyle kuyruğa giren­lerin genellikle onun başarı­sından ilk sebepleneceklerden oluşması, Apo işiyle bu işi karış­tırmalarımız, “Verin Apo’yu, alın Hakan’ı” türünden taşra uyanıklıklarımız, dün ihraç mallarının üzerinde tek tek tepindiğimiz ülkeye şimdi Hakan’ı satabilmek için çırpınmalarımız, kazanılamamış onca Eurovision yarışmasının, verilmemiş bunca vizenin, yazılmış o kadar insan hakları raporunun, Sevr’in “sözde Kürt parlamentosu”nun, içişlerimize müdahalenin, “küstah Avrupalı”nın haddini bildirmesini 20′li yaşlarında bir çocuktan beklemelerimiz, o “kan davası” taktik­lerimiz, sonra gönülsüzlüğümüz, kararsızlığımız, yabancılığımız, “Hem ağlarım, hem giderim” mıymıylığımız, kompklekslerimiz, gizli korkularımız, o korkularımı­zı gizlemek için peydahladığımız şark kurnazlıklarımız, bir cep te­lefonu verirlerken ve aslında iki­ye razıyken pazarlığı “üç”ten aç­malarımız, pazarlığa giderken ya­nımızda aileden ya da mahalleden “işi iyi bilen” bir ağabey bu­lundurmalarımız, bütün bir ülkenin namusunu veya mahalle­nin istikbalini kurtarma misyonu altında ezilmelerimiz, bize bi­çilen ve çapımızı aşan kaftanların içini doldurmaya çalışırken hepten ezilip küçülmelerimiz, kan tükürüp “kızılcık şerbeti iç­tim” demelerimiz, içimize attıklarımızı halletmesi için hacı -hocalara yazılmalarımız, maddi beceriksizliklerimize manevi desteklerle çözüm aramalarımız, pizza cennetine gidip lahma­cun özlemelerimiz. memleketten uçakla kebap – baklava getirtmelerimiz, gurbet elde yalnız kalmamak için baş-göz edilmeyi beklemelerimiz, acele gerdeğe girmelerimiz, görücüye güçlü bir “hamil -i kart,” mesela bir başbakan yollamala­rımız, sıkışınca yine ona koşmaları­mız, konuyu ulusal mesele haline sokmalarımız, yedi düveli ayaklan­dırmalarımız, kararsızlığımızla muhataplarımızı çıldırtmalarımız, her cümleye “profesyonelliğin ge­reği” diye başlayıp sapına kadar amatörce iş yapmalarımız, Avru­pa’ya gidersek rekabete dayanıp dayanamayacağımızı ölçüp biçmek ve bunun gerektirdiği psikolojik ve teknik hazırlığı yapmak yerine “Adamları nasıl kazıklarım”a kafa yormalarımız, “Nas’olsa benden vazgeçemezler” sanmalarımız, vazgeçilince de küsüp “Size mi kaldık” efelenmelerimiz, burun bükmelerimiz, kıskançlıkla karı­şık “Şımardı bu şımardı… Daha düne kadar açlıktan ağzı koku­yordu” çekiştirmelerimiz, “O pa­rayı bana vereceklerdi ki” heze­yanlarımız, Dimyat’a pirince gi­derken evdeki bulgurdan olma­larımız, yenilince yenenleri adam yerine koymamalarımız, “Za­ten onlarda insanlık yoktu” avunmalarımız, desteksiz meydan okumalarımız, okuduğumuz meydanların boşa çıkmasıyla hu­sule gelen hayal kırıklıklarımız, hayallerimiz kırıldıkça “Ben de seni tanımıyorum” efelenmelerimiz, oradan hızla “Kimse beni sevmiyor” melankolisine veya “Hiçbiriniz bana insanca yaklaş­madınız” halet – i ruhiyesine kaymalarımız, ne oralı ne buralı olabilmelerimiz, Batı’ya giden bir trenin içinde cümbür cemaat Doğu’ya koşuşturmalarımız, ait olmadığımız ya da en azından hazır olmadığımız bir dünyaya duhûl etmek için bir yandan ölesiye çırpınırken öte yandan endişeyle ayak diremelerimiz, önce “Duy sesimizi” tripleriyle kendimizi açındırırken en kü­çük eleştiri karşısında öfkelenip ilan – ı aşkı itibar görmemiş kabadayılar gibi bir anda hepten defterden silmelerimiz, eli boş dönülen her sefer sonrasında “Boşver bizim ülkemiz gibisi yok”tan “Kendileri kaybeder”e uzanan teselli yöntemlerimiz. lüzumsuz içe kapanmalarımız, önce uzanamadığımız ciğerleri mundar saymalarımız, sonra kaçan fırsatlara dövünmelerimiz ve bir süre sonra da bütün bunlara hiçbir sev olmamış gibi. ye­niden ve en baştan başlamalarımız…

Herşey, ama herşey bizden izler taşımıyor muydu?

Güle oynaya kriz

Pazar, Ocak 17th, 2010

Güle oynaya kriz

Şimdi tatildesiniz…

…ya da televizyon karşısında eğlencede…

“Kriz var” diyorlar, “…bunalım yakın…”

Kaçıyorsunuz krizden…

Kaçın, hakkınız…

Sıkıldınız kriz haberlerinden, haklısınız.

Emekli kuyrukları uzadıkça uzuyor, maaş kuyruğunda ölümler moral bozuyor.

Grevler, işten çıkarmalar yaygınlaştıkça üzülüyor insan…

Komşunun oğlunu işten kovmuşlar geçenlerde… Son birkaç ayda işine son verilenlerin sayısının 250 bini aştığı söyleniyor. Demek aileleriyle hesaplandığında tam 1 milyon insan ortada, kış ortasında, bayram günü…

Acıyorsunuz, kaçıyorsunuz.

Başka ne yapabilirsiniz ki?

Kaçın hakkınız…

Devlet İstatistik Enstitüsü “Geçen yıl sanayi üretimi geriledi ama müzik seti ve video satışları arttı” diyor. Bir de rakı ve bira üretiminde artış olmuş.

Sanayinin neden durduğunu bilmiyorsunuz, çare bulamıyorsunuz; bulacak kimseyi de göremiyorsunuz.

Kasedi takıp, rakınızı içiyorsunuz.

Hakkınız; haklısınız.

Şans oyunlarında patlama var.

Geçen yıl lotoya, totoya, piyangoya 370 trilyon ödediğiniz söyleniyor.

Çalışmakla, okumakla zengin olacağınız yok.

Siz de talihe oynuyorsunuz ya da talih sizinle oynuyor.

* * *

Üniversitede bir genç vardı bildiğim… Çocukluğuna dair hiçbir şey hatırlamıyordu.

Psikoloğa götürdüler: “Amnezi” dedi doktor.

Meğer çok kötü bir şey geçmiş küçükken başından… Öylesine şok olmuş ki, utancından belleğinin en derinine gömmüş bu berbat anıyı… Öylesine bastırmış ki, kendini bile hatırlayamaz olmuş. Ama nedenini bilmeksizin, içten içe rahatsız olur, durduk yerde lüzumsuz kahkahalar atarmış.

Doktorlar “savunma mekanizması” demişlerdi. Bir sorunla başedemeyince bilinçaltına atarmış insanoğlu… Unutur, rahatlarmış.

Tedavisinde, o olayı hatırlattılar bizim gence ve başına gelenlerin sorumlusunun kendisi olmadığını anlattılar. Gerçek nedenlerini öğrettiler.

İyileşti şimdi…

* * *

Başınıza gelenlerin nedenlerini anlatacak kimse yok size…

Olsa da çok geç artık; resimsiz kitap okumuyorsunuz. Eğlencesiz haber dinlemiyorsunuz.

Bir emeklinin cesedi yatıyor bankanın önünde, kimsesiz…

Belki kendinizi suçluyorsunuz, gözyumduğunuz için… belki gelecekte onun yerinde olmaktan korkuyorsunuz.

Cesedin üstüne bir gazete örtüyorsunuz, korkularınızı en derine gömüp tatile çıkıyorsunuz.

Kasedi takıp, rakıyı açıyorsunuz; gerçeklerden kaçıyorsunuz.

Bıktınız işten atılanları dinlemekten, iftariyelik dağıtımında çıkan izdihamda ezilen çocukları görmekten, sabahı emekli maaşı kuyruğunda karşılayanları izlemekten, itilip kakılan analarla, vurulup dövülen evlatlarından…

Bunları unutturacak eğlenceli bir şeyler istiyorsunuz.

Ruhunuzun savunma mekanizması bu…

Klipsiz müzik dinlemiyorsunuz, eğlencesiz yarışmaya katılmıyorsunuz, güldürmeyen erkeği beğenmiyorsunuz, magazinsiz spor programı izlemiyorsunuz, dedikodusuz gazete almıyorsunuz.

Unutmak istiyorsunuz.

Haklısınız…

Merak etmeyin, koca bir eğlence endüstrisi hazır, sizi kollarında avutmak, dertlerinizi unutturmak, öfkenizi yatıştırmak için…

Bırakın kendinizi onların kollarına…

Partiye katılın.

İyi tatiller, iyi eğlenceler…

Psiko-politik

Pazar, Ocak 17th, 2010

Psiko-politik

Siyaset, bugünkü haliyle psikiyatristler için bulunmaz bir laboratuar görünümünde… Binbir çeşit kompleks, binbir çeşit davranış bozukluğuna dayalı siyasal bir çatışma, sadece ülkenin değil bizim de kaderimizi belirliyor.

Psikiyatride bir “Brütüs kompleksinden söz ediliyor. Yanında yetiştiği Sezar’ı bıçaklayan Brütüs’ün adıyla anılan bu kompleks, kendisini büyüten babaya yönelik saldırganlığı tanımlıyor.

Sezar’ın kanlar içinde yere devrilirken, başucunda elin­de bıçakla bekleyen katiline bakıp, “Sen de mi Brütüs” diye inlemesinin ilhamıyla psikiyatristler Brütüs’lerin kişilik ya­pılarındaki çarpıklıkların izini sürüyorlar.

Geçen hafta CHP lideri Deniz Baykal, ANAP ve DSP’nin hükümet kurma çalışmaları yapan Erez’den destekleri­ni çekerek onu “Brütüs gibi hançerlediklerini” söyleyince sözünü ettiğimiz kompleksin siyasal düzeydeki yansıması­nı ortaya koymuş oldu.

Aslında Türkiye siyasetindeki “Brütüs kompleksi” yeni görülen bir durum değil. Bugün Baykal’ın Ecevit’e yakıştırdığı ismi, zamanında Ecevit de ona yakıştırmış­tı. Belki daha önce İsmet İnönü’nün Ecevit’e yakıştır­dığı gibi…

Sağ cenahta ise Demirel’in talebesi Özal’ın onun yokluğunu fırsat bilip iktidara yerleşmesi, yine Baba sayesinde siyasete atılan Çiller’in Baba’ya rağmen DYP Genel Başkanlığı’na kurulması da Brütüs vak’aları olarak tarihe geçti.

Son örnekte Çiller Baba’yı devirirken, yanında suç ortağı olarak Yalım Erez

için bulunmaz bir vardı Gün oldu Erez karşı saflara geçip de merkez sa­ğın lider adayı olunca Çiller oyununu oynadı ve kendisini vareden adamı arkadan hançerledi.

Siyaset, kurallarıyla oynan­mayınca, mücadelede ilkeler yerine öfkeler ön plana çıkınca iktidar değişikliklerinde de uy­gar ülkelerde gördüğümüz tür­den devir teslim törenleri yeri­ne kanlı bıçaklı “Brütüs yöntemleri” hâkim oluyor. Lider kadrolar, yerlerine adam yetiştirmek yerine, yetişme olasılı­ğı olanları doğrayarak geleceklerini güvence altına almayı seçtiklerinden, Sezar’ların sonu, huzurlu bir emeklilik çağı değil ihanetin kanlı bıçağı oluyor. Çünkü “Brütüs”ler açısın­dan, liderin ömrüne endeksli iktidar koltuğunu boşaltmanın tek yolu kalıyor: İhanet…

Psikiyatrist Prof. Dr. Mehmet Ünal, birkaç yıl önce yazdığı bir makalede Brü­tüs kompleksini “iktidardaki kişilere karşı iktidarsız kişilerin ihaneti” olarak tanımla­mıştı. Prof. Ünal’a göre bu, içgüdüleriyle davranan, ilkel kişilerde rastlanan bir özel­lik… Kökeninde ise Freud’un tanımıyla Oidipus kompleksi yatıyor; yani kız çocukların babalarına, erkek çocukların da annelerine karşı duydukları aşkın, kızlarda bu aşka ortak olan anneye, oğlanlarda da babaya karşı bir saldırganlık ve öldürme dürtüsüne dönüşmesi…

Türkiye’de siyasetin neden cesaretten çok ihanet temelinde yürüdüğünü, şimdiye kadar oldu­ğu gibi ideolojik değil bu türden psikolojik kavramlarla açıklamanın daha iyi olacağına inanıyorum. Bu gözle bakıldığında Türkiye siyaseti­nin psikiyatristler açısından zengin bir laboratuar olduğu görülüyor. Bir kez kolları sıvayıp siyaset arenasının bi­linçaltında kazıya girişirlerse, lider kad­roların ruhsal yapılarından kaynaklanan başka kişilik bozukluklarına da rastla­yacaklardır:

Örneğin, melankoli: Sık sık ağlama nöbetleriyle gelen ruhsal çöküntü hal­leri…

veya narsizm; kendini aşırı önem­semeden kaynaklanan bir kendine aşık olma, her daim kendinden söz etme durumu…

ya da sadizm; başkalarına acı çektirerek cinsel bir zevk duyma yöntemi…

fetişizm; ancak (koltuk gibi) belli bir nesneye dokun­makla gerçekleşebilen cinsel tatmin…

halüsinasyon; gerçekte var olmayan bir şeyi var farzetmek.

Aslında hangi siyasi liderde hangi tür bir davranış bo­zukluğunun bulunduğunu teşhis etmek için psikoloji tahsil etmek de gerekmeyebilir, biraz televizyon seyretmek, ye­terli gözlem fırsatı verebilir.

Lakin tedavi için bir hayli mürekkep yalamış olmak şart. Sorunların kökenleri bir hayli derinlerde çünkü… ve çözülmedikçe daha pekçok liderin koltuğu terk ederken son sözü “Sen de mi Brütüs” olacak gibi görünüyor.

Genç cumhuriyet” mi?

Pazar, Ocak 17th, 2010

Genç cumhuriyet” mi?

Artık Türkiye’nin 74 yaşında bir başbakanı var. Cumhurbaşkanı 75, Meclis Başkanı ise 62 yaşında…

Biliyoruz ki üçü de gençleri cebinden çıkarır, üçüne de sağlıklı ve uzun ömürler diliyoruz, ancak yine de nüfusunun yüzde 60′ını 30 yaşın altındakilerin oluşturduğu bir ülkede, iktidarın ilk üç sırasının 70 yaş çıtasının üzerindekilerce paylaşılmasının, genç kuşaklar açısından ciddi bir temsil sorunu yarattığına inanıyoruz.

Bu tabloya muhalif olanların karşılaştıkları alternatif nedir:

Fazilet lideri Recai Kutan… 69 yaşında…

Ya “gençler?”

Deniz Baykal 61 yaşında,

Tansu Çiller, 53 yaşında,

Mesut Yılmaz 52 yaşında…

* * *

Oysa bu toprakların tarihi genç başarılarla doludur.

Fatih Sultan Mehmet İstanbul seferinde 21 yaşındaydı.

Mustafa Kemal 39 yaşında Meclis Başkanı seçildi.

İsmet Paşa 36’sında Genelkurmay Başkanı oldu.

Bayar 38 yaşında ilk meclisin iktisat vekiliydi.

Demirel, Devlet Su İşleri’ne Genel Müdür olduğunda 31′indeydi.

Ecevit 36 yaşında Çalışma Bakanlığı’na atanmıştı.

Sonra ne olduysa oldu ve gençlerin devri kapandı. Liderler ancak ölüm ya da darbeyle koltuğu bırakır oldular.

Ecevit CHP’yi İnönü’den devraldığında İsmet Paşa 88 yaşındaydı ve 47 yaşındaki Ecevit, “partinin genç kanadı”nın temsilcisiydi.

Demirel 40 yaşında “genç bir lider” olarak AP’nin başına geçtiğinde ise “demirkırat”ın eski süvarisi Bayar 80 yaşındaydı. Hiç şüphe yok ki, 27 Mayıs’la gelen yasaklar olmasa devam edecekti.

Ecevit, Demirel, Erbakan ve Türkeş dörtlüsü 40′larında aldıkları bayrağı, 70′lerine kadar taşıdılar, ama 10 yılda bir verdikleri aralar sonradan hizmet sürelerine eklendiğinden, misyonları bir hayli uzadı; Türkeş vefatla, Erbakan mahkeme kararıyla bıraktı koltuğu…

“ABD’nin gelmiş geçmiş en iyi başkanı” denilen Kennedy öldürüldüğünde 45 yaşındaydı.

Bugün ABD’de ve Avrupa’da liderler katında gençlik aşısının hızla yayıldığını gözlüyoruz.

Türkiye bu akıma ısrarla direniyor.

TBMM albümüne göre Meclis’teki milletvekillerinin yüzde 80′i 50 yaşın üstünde…

Denilebilir ki, “Genç olsa ne olacak? Hizmetin yaşla ilgisi yok ki…”

Doğrudur.

Nitekim Ecevit, kabinesini pek çok genç isimle besleyerek, bir denge kurmaya çalışıyor. Ancak yine de “tavandaki tıkanma”nın, gençleri parti politikasından soğuttuğu da bir gerçek. Liderin ebediyen başrol oynayacağı bu oyunda kendilerine sadece yardımcı oyuncu rolleri düşeceğini gören gençlerin ya buna razı olmak, ya itiraz edip kapı dışına konmak ya da liderin kapısında gün saymak dışında seçenekleri var mı?

Bu tablonun sonuçlarına bakalım şimdi de:

1995 seçimlerinde seçmen yaşı 18′e indirildi. İlk kez oy kullanma hakkı elde eden 8 milyon gençten yarısı bile seçmen listelerine kaydolmaya gitmedi. Zaten indirilen, “seçme yaşı”ydı, “seçilme yaşı” değil. Yani ak saçlıların “Gençler seçilmesinler, bizi seçsinler” diye bahşettikleri bir haktı. İşlemedi. Değişimden umudu kesen gençler de siyasete uzak durmayı tercih ettiler.

Toplumdaki yenilenme özlemi hepten budanmış oldu.

Daha önce ülkenin geleceğiyle ilgilenip, bu ilginin bedelini ağır ödeyenlerin yerine gelen kuşak, şimdi hem ağabeylerinin başına gelenlerin yarattığı ürkeklikle, hem de bir yaşlılar kulubünü andıran siyaset arenasının kapısında asılı duran “Gençler giremez” uyarısıyla başa çıkmaya çalışıyor.

Siyasal partiler yasası, bir liderin canı istemedikçe koltuktan uzaklaştırılmasını neredeyse imkansız kılıyor.

O yüzden de cumhuriyeti yönetenler cumhuriyetle yaşıt hale geliyorlar. “Cumhuriyet sizlere emanettir” denilen gençler ise emanete el sürmeden yaşlanıp gidiyorlar.

Anlaşılan, bu partiler sistemi sürdükçe, bu rejime daha çok saç boyası gidecek.

“Biz unuttuk bağışlamayı”

Pazar, Ocak 17th, 2010

“Biz unuttuk bağışlamayı”

Haluk Kırcı “susma hakkı”nı kullanıyor.

Lakin bizim susmaya hakkımız yok.

Bursa Yenişehir’de, Kırcı’nın 20 yıl önce katlettiği 7 TİP’li gencin aileleriyle görüştüm geçen gün…

Son bir haftayı yarı koma halinde geçirmişlerdi. Oğullarının katili ekrandaydı ve 20 yıldır hiç kapanmayan yaraları yeniden kanamaya başlamıştı oluk oluk… O görüşmeler ışığında “Kırcı’nın bir işgünü”nden geriye ne kaldığını iki örnekle özetlemek istiyorum burada:

* * *

İbrahim Uzunlar küçük oğlu Nuri daha çocuk yaştayken, eşini kaybetmiş. Sonra büyük oğlu da evi terkedince, bütün hayatını Nuri’nin üzerine kurmuş. Hacettepe’de okuyormuş Nuri… Son bir dersi kalmış. O dersi de verdi mi, gelip babasının elini öpecek ve İngiltere’ye master yapmaya gidecekmiş. “O son dersin sınavına gitti Ankara’ya, bir daha da dönmedi” diye dövünüyor babası… Konuşurken sabit duramıyor; hep bir şey aranırmış gibi, her an kapıdan biri giriverecekmiş gibi huzursuz…

Mübadil aksanıyla “kızanına” yapılanları anlatırken “Alah kimseye böyle evlat acısı vermesin” diyor. Haluk Kırcı, hayatında ilk kez o evde gördüğü Nuri’yi eterle bayıltmış. Mutfağa götürüp bir telle boğmaya çalışmış önce… Öldürememiş. Sonra banyodan getirdiği bir havluyu yüzüne bastırarak nefessiz bırakmış. Dakikalarca can çekişerek can vermişti Nuri…

20 yaşındaki oğlunu yitiren İbrahim Bey, “Artık yaşayamam” diye düşünürken yeni bir acıyla sarsılmış: 19 yaşındaki torunu Özgür’ü bir trafik kazasında kaybetmiş…

Bir eş… bir oğul… bir torun…

20 yıl içinde kalbinin üç parçası koparılan bir adam nasıl ayakta kalır?

Kalmış İbrahim Bey…

Bunun sırrı yeni torunda… Nuri’nin ölümünden sonra kızı, yeni bir oğul getirmiş dünyaya… Adını Nuri koymuşlar.

Üniversiteye göndermemişler.

* * *

Latif Can’ın fotoğrafı hâlâ evinin başköşesinde asılı… Mektupları sararmış bir zarfta bekliyor. Baba İhsan Can, bu hasret kokulu oğul mektuplarından birini çekip okuyor. “Sevgili Babacığım” diye başlıyor mektup: “Benim için endişelenmeyin. Ben macera peşinde değilim. Ben, anamın ve senin, daha doğrusu bu ülkedeki tüm ana babaların geleceklerine güvenle bakmalarını, kardeşlerimin ve tüm dünyadaki kardeşlerin dünyada bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçe yaşamalarını istiyorum.”

Okurken gözleri bulutlanıyor İhsan Can’ın… Kuruşu kuruşa denkleştirip okuttukları oğullarının ölüm haberinin geldiği o korkunç geceyi anımsadıkça kahroluyor. Yine de oğlunun akciğerini parçalayan o iki kurşunu sıkan parmağa lanet sözcüğü çıkmıyor ağzından… CİA’dan, kontrgerilladan, Türkiye’yi istikrarsızlaştırma çabalarından, silahsız mücadeleyi savunan TİP’i eylemin içine çekme planlarından sözediyor.

Latif’in annesi Meryem, ölümün öcünü yaşamla almış.

Tam 43 yaşında iken inadına yeni bir oğul doğurmuş. Meryem ana…

“Latif” koymuşlar adını ve her şeye yeniden başlamışlar.

Latif, doğumunu borçlu olduğu ağabeyinin öldürüldüğü yaşta şimdi…

Hayat, budanan kollarının yerine yeni sürgünler vererek yeşeriyor, tam da Latif’in istediği gibi: “Tek bir ağaç gibi hür ve bir orman gibi kardeşcesine…”

* * *

Ecevit’in “Konuşursa belki bazı suçlarını bağışlatır” sözü gelince gündeme, Latif’in fotoğraf albümü çıkıyor dolaptan… İlk sayfada üç fidan yanyana gülümsüyorlar. Fotoğrafların altındaki bir kaç mısra, dün yaşgününü kutladığımız Nazım Hikmet’ten alınmış ve adeta bugünlere mesaj diye yazılmış:

“Günler ağır

günler ölüm haberleriyle geliyor

En güzel günleri yaktık ellerimizle

Ve gözümüzde kaybettik ağlamayı

ve bundan dolayı

biz unuttuk bağışlamayı…”

Nadide Sultan’ın göğüsleri

Pazar, Ocak 17th, 2010

Nadide Sultan’ın göğüsleri

Saat sabahın üçüne geliyordu ve bu Cuma gecesini “Magazin patlaması” konusuna ayırmış olan Siyaset Meydanı’nda nihayet söz alabilen Nadide Sultan, medyanın sanatını bırakıp, hep göğüsleriyle ilgilenmesinden yakınıyordu. Saatlerdir magazine yönelişin altyapısal nedenlerini izaha çalışan Prof. Ünsal Oskay sonunda dayanamadı ve espriyi patlattı:

” – Gördüğünüz gibi üstyapıyı da ihmal etmemek gerek”.

“Bol yıldızlı” gecenin gerçek yıldızı olan Ünsal Hoca, “Yanlış bir hayatın içinde yaşarken onu paylaşmazsam çatlarım” diye açıkladı bu “magaziner” yaklaşımını…

“Yanlış hayat” konusunda gecenin akademisyenleri ile kimi magazinciler aşağı yukarı şöyle bir teşhiste birleştiler:

“Hayat koşullarının ağırlaştığı, sorunlara çözümler üretmesi beklenen siyasetin tükendiği, çıkış kapılarının tümüyle kapandığı noktada magazin, isyanın eşiğine gelmiş topluma sunulan bir müsekkin hapıdır. Çaresiz insan, o parıltılı dünyaya gözünü dikerek yaşadığı sıkıntıları bir nebze unutur, rahatlar.”

Ancak iş bununla kalmıyor. Magazin basını -ki gece boyunca gazetelerin hafta sonu ekleri ve paparazzi programları anlamında kullanıldı-, kimin, kiminle, nerede, ne yaptığını anlatırken bize (bize ait olmayan) bir yaşam biçimini de pazarlıyor. Nasıl giyinmemiz gerektiğini, yaşgünümüzü nerede kutlayacağımızı, sevgilimize ne hediye alacağımızı, verirken hangi sevgi sözcüklerimizi kullanacağımızı, yatakta önsevişmeye nereden başlayacağımızı anlatıyor. Bu dergilere birbiri peşisıra baktığımızda poz verişleri, objektiflere gülümseyişleri, yasak aşkları, küçük kaçamakları, “sadece arkadaşız”ları ile bir “basmakalıp haller kulübü”ne girdiğinizi hissediyorsunuz.

Bütün bunlar okur açısından bir “Hayatı kullanma kılavuzu”na dönüşüyor ve o kılavuz, prototip hayatlar ve hayaller yaratıyor.

Ünsal Hoca bu biçimiyle magazinin, dünyayı doğru algılamamızı engelleyen bir “hayatı tasvir biçimi” olduğunu anlattı uzun uzun…

Belki biraz teorik kaçan bu tanımlamayı, programa katılan bir üniversite öğrencisi harika bir örnekle açıkladı:

Okulda gazetecilik dersinde hocaları bir düğün haberi yazmalarını istemiş. Sınıfın neredeyse tamamı, dolarların havada uçuştuğu, şampanyaların birbiri ardına patlatıldığı bir Çırağan düğünü yazmış. Sonra tartışmaya geçildiğinde, hiçbirinin aslında böyle bir düğünde bulunmadığı anlaşılmış. Meğer, televizyonda görüp özendikleri sahneleri yazmışlar haber diye…

Gidemediğimiz düğünleri, kendi düğünlerimiz gibi yaşıyoruz, magazin sayesinde…

Kendi hayatımızın efendisi olamayınca, başkalarınınkine köle olarak idare ediyor, ikame hayatlar yaşıyoruz.

Yoksa trafik kazalarında her yıl onbinleri toprağa gömerken kılı kıpırdamayan, kendi çocuklarının yasak aşklarına karşı bunca hoşgörüsüz bir toplumun, Prenses Diana’nın ardından onca gözyaşı dökmesini nasıl izah ederiz?

* * *

Programda bir gazeteci, magazinin “çağımızın mitolojik tanrı ve tanrıçaları”nı yarattığını söyledi. Gücü, cinselliği, aşkı singeleyen, alkışlarken tapınabileceğimiz, özenirken özdeşleşebileceğimiz, acılarına üzülürken acılarımızı unutabileceğimiz medyatik çağın yeni tanrıları…

Tabii çağımızın Homeros’unun bir magazinci kılığında çıkagelmesine şaşmamak elde değil. Üstelik medyatik çağın tanrıları, mitolojik çağınkine göre son derece sıradan ve gelip geçiciler.

Gerçi Homeros’un tanrılarının da zayıflıkları ve kusurları vardı, ama ölümsüzdüler. Bir “göster-i toplumu” sayılan modern çağın ikon ve ikonaları ise, yine modern çağın kağıt peçeteleri, plastik lensleri, depozitosuz şişeleri gibi hızla tüketilip atılıyorlar. Ne iş yaptıklarını bilmediğimiz ancak kimlerle düşüp kalktığını pek iyi bildiğimiz, milyonların göz banyosunda duş almaktan tuhaf bir zevk alan ve bedenlerini gönüllü olarak kamuyla paylaşan bu yeni “yanıp sönen” yıldızlar için ölümsüz demek mümkün mü?

Onlar bu kadar üstünkörü iken, geçen gün bir İngiliz müzik dergisinin seçtiği “yüzyılın en iyi yüz şarkısı”nın hep klasikler arasından çıkması, insanoğlunun mitolojik tanrıları özleyişinin göstergesi mi?

Türkiye’de de müzik listelerinin zirvesine mazinin klasiklerinin yerleşmesi, nostaljinin bu kadar çok satması ondan mı?

Yoksa klasiklere duyulan bu özlem, ayağının altındaki zemini hızla yitiren bir toplumun, bu kaypak dünya karşısında teselliyi geçmişin hoş namelerinde aramasının çaresizliği mi…?

* * *

Başlıktaki mevzuya gelince…

Meraklılarından özür diliyorum ama, o, sadece bu yazının okur sayısını artırmayı amaçlayan bir oyundu.

Magazin çağında yazı okutmanın başka yolu kaldı mı ki…?

YAZI

Pazar, Ocak 17th, 2010

Yazı…

Bir yazı nedir ki aslında…

İki piyango bileti boyunda bir köşe yazısının ne ağırlığı olabilir ki?

Bir çeyrek bilet peşinde çaresizce umut kovalayan milyonların karşısına dikilip “Durun bir de beni dinleyin. Ben de hayatınızı değiştirebilirim” diyebilir mi yazı?

Onlara bir çeyrek biletten göz kırpan serveti vaat edebilir mi?

Yoksulluğun acı nefesiyle uzandıkları bir yastıktan, servete boğulmuş olarak uyanma hayalinin yerine geçebilir mi?

Hayatı değiştirebilir mi?

Her yazı, bu iddiayı değilse bile, bu umudu barındırır satır aralarında…

* * *

Her bilete vuran bir ikramiyedir yazı…

Harflerle ilmeklenmiş uçan halısına bindiğinizde, birkaç dakikalık yolculuk boyunca, umudun başka adreslerini de gösterebilir sizlere -ki o da az zenginlik- değildir.

Kelimeler öyle bir araya toplaşır ki bazen, rüzgarlar doğuran bir ormana dönüşür yazı…

…kramp olup saplanır yüreğinize…

Karanlık bir gecenin ardından, sabahla kapınızı çalan sessiz bir dosttur; kendinizi en yalnız sandığınız anda beklenmedik bir köşeden gülümseyen, sizi sizden iyi bilen ya da sizi size şikayet eden..

…bir dildir, dilinizdekini yazan; bir tutam saç, omzunuza yaslanan…

Gözbebeklerinize tutunup, beyninize sızar, kalbinize işler; “İşte ben de tam bunları hissediyordum” dedirtir size bazen; gözyaşlarınızla tuzlanır.

Silkeler ruhunuzun tozlarını, en derine gömdüğünüz yaralarınızı kanatır, tutup kelimelerle kabuklarından…

Kesip asarsınız duvarınıza; buruşup bekler orada, benzi solgun bir tercümanı gibi söyleyemediklerinizin…

Yazan eli tutacak kadar yakınlaşırsınız okudukça;

…o el bazen bir tokattır, sözcük sözcük kırbaçlaşan; bazen şevkatli bir dokunuş, saçınızı okşayan…

* * *

Yazan açısından ise nadiren bir cennettir yazı; çoğu zaman cehhenem…

…bir iç dökme seansıdır, konuşma özürlülerin…

Satırlar uzadıkça siz yazıyı yazmazsınız artık, yazı sizi yazar.

Mürekkepten bir banyoda şefaflaşır cildiniz. Ruhunuz her sözcükte biraz daha soyunur. Her cümle, yeni bir düğümünü çözer yüreğinizin…

…ve yazı, ele verir yazarını…

Bazen de bir silah olur öfke kusan; doğrar satırlarla zulmün askerlerini…

…ustasının elinde öyle yaman bir kılıç ki, bin söze değişmem.

İdam fermanıdır yazarının; celladı, darağacı…

Kah yangına dökülen bir tas benzindir, kah yaraya basılan bir tutam tütün…

Bazen yazdıkça bilenirsiniz: kalemin sivri ucu, biley taşında alev alev keskinleşen bir bıçağa döner; sürtündükçe kağıda…

…lakin zamanla, yazdıkça ucu kütleşen sivri uçlu bir kalem gibi törpülenir yazarın da sivirilikleri, kalemle birlikte olgunlaşır sahibi de…

* * *

Bu yıl tam 20. yılı yazıyla flörtümün…

Yeni yetme bir üniversite öğrencisi olarak Yankı Dergisi’nin kapısından girip ilk ustam Mehmet Ali Kışlalı’nın ellerine teslim edildiğimde 1979′du sene…

20 yıl boyunca, ben yazılarımı yazdım, yazılarım beni…

Kah yazının güvenli omzuna dayadım başımı, kah omuz vermeye çalıştım, başını dayayacak yazı arayanlara..

Şimdi eskiyen bir yüzyılın sonunda, bir yeni yılın sabahında sizinle buluşup harflerle ilmeklenmiş bir uçan halıyla yolculuğa çıkıyorum yeniden…

…milyonların bir çeyrek bilette aradığı umudun başka adreslerini keşfedebilmek için…

“Bir yazı bunu yapabilir mi?”

Yapabilir; çünkü her yazı, bir hayattır.

Kimdi o bakan?

Pazar, Ocak 17th, 2010

Kimdi o bakan?

Tansu Çiller’in Yalım Erez’e yönelik kaba tavrı, siyasette nezaketin önemini bir kez daha hatırlattı, Çiller’i kınarken, rakiplerine “Kasımpaşa dilberi” ya da “Gel yavrum kucağıma otur” diyen politikacı tipinin Erez’le birlikte son bulmasını diliyoruz.

Yola çıkarken herkes Yalım Erez’e aynı şeyi soruyordu: “Bu çok bilinmeyenli denklemi nasıl çözeceksiniz? Liderleri nasıl ikna edeceksiniz?”

Erez hep aynı yanıtı veriyordu:

“- Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır.”

Ancak bu atasözü, liderler turunun Çiller durağında duvara tosladı. Çiller, “kendisini ya­ratan adam”ı, tatlı dilini çıkarmasına bile fırsat vermeden “delik”in önüne koydu ve bu kabalık siyasî çevrelerde haklı bir infial yarattı. Özellik­le siyasete atıldığı yıllarda “demir lady”nin to­puk seslerini siyasette özlediğimiz zarafetin bir işareti sayanlar, şimdi onun gerçek yüzünü gör­müş olmanın hayâl kırıklığıyla dolu yazılar yazdılar.

Nedense siyasette nezaket maskesi, daha çok iktidarın balayı döneminde kullanılan bir aksesuar oluyor; işler sar­pa sarmaya başlayınca o “tatlı dil”lerin, güler yüzlerin yeri­ni saldırgan bir asabiyet alıveriyor. Ya da tersine, hırçın üslu­buyla nam yapmış bazı siyaset erbabı, iktidar erosunun okunu yiyince diline şerbet döktürmüş evliyaya dönüşebiliyor.

Mesela iki yıl kadar önce bir sayın bakan, arkadaşı İmren Aykut’a “Kasımpaşa dilberi” diye lâf atmıştı. O lâf da epey yakışıksızdı, ama nedense o zaman bu kadar eleştiri konusu olmamıştı.

Sahi hatırlayan var mı, kim­di o bakan?..

Yine hiç unutmam, 1,5 sene kadar önce yine sivri dilli bir bakan, gazetecilerle politikacı­ların konuk olduğu bir sofrada içkiyi biraz fazla kaçırınca, ya­nındaki Çiller muhalifi bakan arkadaşına sataşmış ve o zaman Çiller’e toz kondurulmasına bi­le izin vermediğinden öfkesini pek maço bir söyleme döküp şu cümleleri fısıldamıştı:

“- Sen ne güzel çocuksun. Ya sen benim kucağıma otur ya da ben seninkine…”

Zavallı bakan ne diyeceğini şaşırmış, başta “Terbiyesiz adam” filan diye söylenmiş, sonra da bağırmaya başlamıştı: “- Babam yaşında adamsın. Senin hakkında pekçok dedikodu vardı. Demek bunlar gerçekmiş.”

Ne dedikodusu vardı ki? Kimdi ki o bakan?..

Şimdi hatırlayabildiğim kadarıyla o sofrada kim varsa hepsi bu hakaret yağmurun­dan payını almıştı. Kimlere sataşmamıştı ki:

Cefi Kamhi’ye; “Sen ve baban silah kaçakçılığından komisyon alıyorsunuz” diye lâf attığı yazılmıştı.

Sedat Aloğlu’na: “Batan şirketini biz kurtarmadık mı?”

Mehmet Köstepen’e: “Her tarafın oynamasın. Tarafını belirle!”

Cavit Çağlar’a: “Kendisine banka izni verilirse iyi, verilmezse kötü. Krediyi kim erteletti?”

Rıfat Serdaroğlu’na: “Sağlık Bakanlığı sırasında yaptıklarının hesabını versin. Elimizde dosyalar var.”

Mehmet Batallı’ya: “Sen Eximbank’ı hortumladın.”

Bahattin Şeker’e: “Usulsüz ödemeler yaptın.”

Tevfik Diker’e: “Seçim sırasında icat ettiği Mesudin haplarını kime yaptırmış, partinin kaç milyarı harcanmış, ortaya çıksın.”

Tabii “tatlı dil” bir kez döküldü mü, herkes demliğin­den çıkmış ve konuşmaya başlamıştı:

Tevfik Diker cevabi konuşmasında “Benim ailemde İnterpol’ün kırmızı bültenle aradığı kimse yok. İnterpol’ü bir arasanıza” demişti meselâ…

Cavit Çağlar “Biri de çıkar, onun birlik başkanlığı sıra­sındaki harcamalarına bakar. Bunu da unutmasın” diye gürlemişti.

Mehmet Batallı ise “Herkesi kendiniz gibi hırsız mı sa­nıyorsunuz” diye bağırmıştı.

Görüldüğü gibi yalnız tatlı dil değil, sivri dil de yılanı deli­ğinden çıkarabiliyor ve keskin sirke küpüne zarar verebiliyor.

Neyse, herkes şimdi pek umutlu bir yeni yıla girerken eski dosyaları karıştırmanın ve “Hangi bakandı o” diye sormanın alemi yok. En iyisi kendimizi yeni yıla ve yeni hükümete iliş­kin iyimserlik dalgasının kollarına terketmek ve beklemek…

Ben bu yazıyı yazarken Erez kabinesi henüz açıklanma­mıştı. Sadece bir televizyon kanalında muhtemel isimleri gördüm: imren Aykut vardı listede, Yıldırım Aktuna vardı, Bahattin Yücel vardı.

“Tatlı dil” temeli üzerine kurulan yeni hükümete başa­rılar diliyoruz. Tabii Erez hükümetinden ilk beklentimiz yukarıda sözünü ettiğimiz bakanın iddiaları ile ona yönelik suçlamaları soruşturması…

Eminim yeni kabine üyeleri daha kolay hatırlayacaklar­dır.

“Kimdi o bakan” sorusunun cevabını…

Minic.Gen.TR | Özlü Sözler, Güzel Sözler, Etkileyici Sözler, Anlamlı Sözler, Şiirler, Şifalı Bitkiler | canlı sohbet MyNet MyNet sohbet Mynet mirc sohbet Minic mirc Anlamlı SözlerAyrılık MesajlarıŞifalı BitkilerKomik Mesajlar Minic
İNTERNET HİZMETLERİ Geri bildirimi takip listeme ekle ( RSS )